15 Kasım 2012 Perşembe

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#3

Karıncalar var... Her yerdeler. Arabam ağacın üzerinde kaldı ve üstü açık olduğu için hiç bir dala takılmadan inebildim aşağıya. Ama o son dal. O son dala basmayacaktım. Tüm dünyam tepetaklak oldu ve bir karınca yuvasına düştüm. Özür dilerim hala düşüyorum. İşçi karıncaların meraklı bakışları altında tabiri caizse yuvalarını tarumar ederek ilerlerken gözlerimde bir ışık beliriyor ve dört bir yana kaçışıyorlar...

Saat gecenin 3'ü. Televizyonun karşısındaki kanepe ve burada sızma fikri her zamanki gibi Amerika'nın bir oyunu olsa da bizde de geçerli. Yastığı ortadan katlayarak kullanma fikrininse patentini almak üzereyim bu gece. Dudağıma denk gelen yerdeki küçük salya birikintisi sızalı çok olmadığını işaret ediyor. Henüz kurumamış. Fazla uzağa kaçmış olamam. Ya da uykum, olamaz...

Şuan sadece karıncalı ekranın aydınlattığı salonun ortasında uyku sersemliğiyle oturmuş, beş kardeşin ilgi yoksunu en küçükleri gibi hissediyırum kendimi. Abime bisiklet alınırken bana karne hediyesi olarak kauçuk top alınmış. Açlık. Bu sözcük hem midemdeki konseri hem de mutfaktaki kara deliği ifade ediyor. Cern'dekiler boşuna uğraşıyor. Kara delik diye bir şey var. Ama benim mutfağımda o aranılan "Tanrı Parçacığı" kadar bir parça ekmek bile yok. İlaç için yok denir ya... İlacımı da almadım. 13 gün sonra ilk defa istemsizce sızmışım. Şimdi şu kapı korku filminden fırlamışçasına gıcırdayarak aralanacak ve annem kafasını uzatıp "Antibiyotiğini saatinde almazsan hiç bir işe yaramaz" diyecekmiş gibi geliyor. Biliyorum annem bunu hobi olarak yapıyor.

Süt ve süt ürünlerinin uyku getirme iddiası benim özelimde zor günler geçiriyor. Dava açsam tazminat alabilir miyim diye düşünüyor, adamların böyle bir iddiası olmadığını, bunun da ya bir şehir efsanesi ya da yine bir anne söylemi olduğunun farkına varıyorum. Ayran yok ama düşünmek işe yarar mı ki? Gözlerim ağırlaşıyor. Hayır bu kez değil.

Uyumuyorum.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder