20 Aralık 2013 Cuma

Yazımızı Okumadan Yılbaşı Alışverişine Çıkmayın!

Yeni yıl heyecanının hepimizi iyiden iyiye sardığı bugünlerde, bir yandan yılbaşı akşamı için planlar yaparken bir yandan da “ne hediye alacağım?” endişesi içerisine giriyoruz. Yılbaşına kısa bir zaman kala alışveriş merkezlerinde telaşla gezmek yerine sizin için hazırladığımız alternatif hediye ve kampanya önerilerine mutlaka göz atın derim!

Sizin için ilk seçtiğim hediye alternatifi moda ile teknolojiyi bir araya getiren Samsung Galaxy Gear! Çarpıcı renk seçenekleri, ince ve zarif tasarımı ile giyilebilir teknolojileri günlük yaşama daha da entegre eden Samsung Galaxy Gear alan herkese, 32GB microSD kart hediye ediliyor. 31 Aralık’a kadar geçerli olan kampanya ile hem yeni yılın en şık hediyesi olmaya aday Galaxy Gear’a, hem de yeni yılda en güzel anılarınızı rahatça saklayabileceğiniz 32GB microSD karta sahip olabilirsiniz.


Yenilikçi ve modaya önem veren kullanıcılara siyah, beyaz, gri, turuncu, sarı ve roze gibi çarpıcı renk seçenekleri sunan Galaxy Gear, 1.9 megapiksel BSI sensörlü kamerası ve 1.63 inç Super AMOLED ekranı ile kullanıcıları cezbediyor.

Telefonunuz cebinizdeyken bile bağlantıda kalmanızı sağlayan Galaxy Gear’da bulunan dahili hoparlör sayesinde telefonsuz konuşma deneyimini sunuyor. Örneğin, bir yandan yılbaşı partiniz için hazırlanırken, diğer taraftan telefon konuşmalarınızı yapabilir, alarmınızı kurabilir, mesaj yazabilir ya da takvim girişlerinizi oluşturabilirsiniz.

Kampanya hakkında detaylı bilgi için buraya tıklayın: http://www.samsung.com/tr/campaigns/galaksidenhediye

Yeni yıl, yeni umutlar, yeni hediyeler… Peki 2014 için dileğiniz hazır mı?

Siz sevdiklerinizi unutmayıp yeni yıl hediyeleri alırken Garanti de sizi unutmamış!
2013 yılını geride bırakırken yeni yıldan yeni dilekler eksik olmuyor. Yeni yıla girerken Garanti Bankası bazılarımızın dileklerini duymuş gibi sosyal medya takipçilerini sevindirecek bir kampanya yapmış!

Yeni yıl hediyeniz Garanti Link’ten!

Yıl boyunca farklı kampanyalarla fırsatlar sunan Garanti Link, 2014’e girerken çuvalını hediyelerle doldurmuş bir Noel Baba gibi bacanızdan inmeye hazırlanıyor. Günde en az 10 kere kontrol ettiğimiz sosyal medya hesaplarımızı Garanti Link ile Link’leyerek 14 şahane hediyeden birini kazanmaya hak kazanıyoruz. Televizyondan tablet bilgisayara, telefondan fotoğraf makinasına kadar birbirinden değerli hediyelerden birine sahip olmak çok da kolay. Benim dileğim yeni yılda sevdiklerimle her anımı ölümsüzleştirebileceğim bir fotoğraf makinası. Sizin dileğiniz ne?


Siz de buradan sosyal medya hesaplarınızı Link’leyin, 14 şahane hediyeden birini kazanma şansı yakalayın!

Şimdiki önerim ise özellikle ev hediyesi almayı düşünenlerin oldukça ilgisini çekecek!


2014'ün en güzel kahvaltıları, en hoş sohbetleri için Vestel’in sunduğu kahvaltı setlerine mutlaka göz atın derim!

Vestel yılbaşına özel hazırladığı kahvaltı setleri ile hediye alışverişini kolaylaştırıyor. Kırmızı, Inox ve Siyah Kahvaltı Setleri hem şıklığı ile göz dolduracak, hem de sevdiklerinizi çok mutlu edecek. “Hediyem yılbaşı ruhuna uygun olsun!” diyenler için kırmızı set ideal bir seçim.

Vestel Inox Su Isıtıcı, Dijital Tost Makinesi, Türk Kahve Makinesi'nden oluşan Inox set de çok şık ve pratik bir alternatif. Bu setin farkı ızgara olarak da kullanılabilen Vestel Dijital Inox Tost Makinesi.

Modern ve şık bir hediye arayanlar içinse önerimiz Siyah Set. Vestel Siyah Su Isıtıcı, Ekmek Kızartma Makinesi ve Filtre Kahve Makinesi içeren bu set farklı tasarımı ile benzersiz bir hediye olmaya aday.

Setler için buradan online sipariş verebilir, ücretsiz kargoyla hemen hediyelerinize kavuşabilirsiniz! Unutmadan, Vestel Kahvaltı Setleri 2014 yeni yıla özel hazırlandı. Yılbaşı’ndan sonra bu şekilde set olarak bu fiyatlarda bulmanız pek mümkün değil.

Özel, başka hiçbir yerde olmayan bir hediye arıyorsanız Vestel'de harika bir öneri daha var: Yılbaşı özel tasarımlı Türk Kahvesi Makinesi yeni yıla özel indirimli sadece 59 TL!

Bir boomads advertorial içeriğidir.

21 Kasım 2013 Perşembe

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#23

Herkesin en az diğeri kadar kendini horoz hissettiği bir çöplükte ne kadar doyurabilirse insan kendini, o denli yatıştırıyorum karnımdaki ayaklanmayı.. Sevin ya da sevmeyin, tercihe göre nefret edip kin de besleseniz; genlerinize ya da zihninizin küçük odacıklarına sıkışan babanızdan kalma nasihatler insanın ruhundaki ur gibi zamanla yayılıyor.

"Önce pencereleri açmalısın. Önce temiz hava.."

Kendimi kendi çöplüğüme hapsettiğim ve apartmandan başlayıp bir ses röntgencisi gibi etrafımı dinleyerek çürümeye bıraktığım dönemde de bu nasihat vardı kulağımda. "İçimizi de havalandırmalıyız.." diyerek banyonun serin zeminine oturduğumda tek beklediğim; babamdan "aferin" ya da "işte benim oğlum" dercesine bir göz kırpma ya da yerinde olup olmadığına emin bile olmadığım kafasıyla küçük bir onaylama hareketiydi. Bunlar olmayınca rüzgar çok sert esiyor.

Hayatın bizimle dalga geçme şekli bazen çok tuhaf. Lunaparkta geceleri kendini mutlu zanneden insanlardan kalma eğlence kırıntılarını toplarken, hiç bilmediğiniz bir şehirde sadece hayatta kalabilmek ve intikamınızı alabilmek için restorantların arkalarındaki yemek kırıntılarını toplamaya muhtaç olmak..

Buraya neden geldiğimi bilmiyorum. Nasıl geldiğimiyse kısmen hatırlıyorum. Eskişehir'in yerel evsizlerinin akşam yemeğine salça olduktan sonra az da olsa yoluma devam edebilecek kudreti elde edebiliyorum. Ama şu sıralar alışık olmadığım bir şey var. Dönme dolapta gözlerim kapalı tek başıma dönerken yaşadığım huzurun ufacık bir parçasını bile içimde hissetsem ya da annemim bana son bakışı aklıma gelse gözlerim yaşarıyor. Duygularımı üşüttüm ya da kendim haricinde biriyle dertleşmeye ihtiyacım var.. ilki daha samimi geliyor..

Beni seferi olarak gören bir çoğu gibi; yol kenarındaki taşın üzerine bağdaş kurup otostop çektiğim insanların da, yanımda üstümdeki kıyafetlerden hariç bir şey göremediklerinden fazla yüküm olmadığını düşünmeleri için dua ediyorum. Dua dediğime bakmayın. İnancını kaybetmişin umudunu ya da küçük bir çocuğun annesiyle ilgili hatırladığı tek ninniyi mırıldanıyorum. Aklımda taşıdığım hikayemin ağırlığından habersiz yanımdan legal hızdaki kilometrelerle geçen hayatlar.. Herhangi birinin bile benim görünüşümdeki birini bir kaç saatliğine de olsa kendi hayatına misafir etme ihtimalini düşünmek, haşlanmış yumurtadan civciv çıkmasını beklemek gibi..

Kaybettiği halde küstahça bayrağını kaldıran son asker gibi baş parmağımı uzattığım elimi kaldırıyorum..

İşte geliyor…

10 Kasım 2013 Pazar

Ölümsüzlüğü Bulan Adam...

Neler neler var söylenecek.. Yine senenin en hüzünlü günü geldi çattı. Sabah erkenden kalkıp o siren sesiyle farkındalıkların arttığı, saygının sevginin tavan yaptığı gün bugün. Her yıl Atamızı daha çok özlüyor ve arıyor olmamız ülkenin daha kötüye gittiğini gösterir yalnızca.

Atamızın bize miras bıraktığı ülkenin ne hale geldiğini hepimiz biliyoruz, görüyoruz. Cumhuriyet Beyfendisi bir liderin kurduğu ülke, badem bıyıklı yobazların eline kaldı. Ama bırakmayacağız. Yedirmeyeceğiz! Sabah kalkıp tv'yi açtığımda Anıtkabir'den canlı yayın vardır. Arslanlı yol'da yürüyordu meclis heyeti. Öyle bir tavırları vardı ki, "Bitse de gitsek", "Ulan yine geldik" der gibi. Yüzlerinden ve hareketlerinden okunuyordu. Yazıklar olsun hepinize..

Ama ne yaparsanız yapın.. ENGELLEYEMEYECEKSİNİZ!..

Okullardan Atatürk posterlerini kaldırırsınız, kurumların başından T.C ifadesini kaldırırsınız, sabahları okunan andımızı yasaklarsınız belki.. Ama sonra ne olur?

10 Kasım'da yüreğinden Atatürk sevgisini kaldıramadığınız ve kaldıramayacağınız o halk gelir, Ata'sının huzurunda o andı tek yürek hep bir ağızdan okur!

Tam 75 yıl önce bulundu ÖLÜMSÜZLÜK! 10 Kasım 1938'de saat 09:05'te…

Olmasaydın.. Olmazdık ATAM.


9 Kasım 2013 Cumartesi

"Dünya Nüfusu'nun %98'i Bunu Çözemez."


Başlık tamamen Einstein'a ait. Bu önerme doğrulanmış mıdır ya da doğrulanabilir mi bilemem. Ben sadece elçiyim :) Einstein, zamanında bir soru yaratmış ve başlıkta da yazdığı üzre bu soruyu dünya nufusunun %98'inin çözemeyeceğini iddia etmiş. Denemek isteyene kolay gelsin :)

Önce soruyla ilgili ipuçları;

1- 5 tane ev var ve hepsi farklı renklerde.
2- Her evde oturanın ayrı bir uyruğu var.
3- Hepsi de farklı bir içecek içiyor, farklı bir hayvan besliyor ve farklı marka sigara kullanıyor.
4- Bu 5 insandan hiç biri diğerinin yaptığını yapmıyor.

Ve sorunun maddeleri;

1- İngiliz kırmızı evde oturuyor.
2- İsveç'linin köpeği var.
3- Danimarka'lı çay içiyor.
4- Yeşil ev, beyaz ev'in tam solunda duruyor.
5- Yeşil evin sahibi kahve içmeyi seviyor.
6- "Palmall" marka sigara içen kuş besliyor.
7- Ortadaki evde oturan süt içmeyi seviyor.
8- Sarı evde oturan "Dunhill" sigarası içiyor.
9- Norveçli 1. evde oturuyor.
10- "Marlboro" içen, kedisi olanın yanındaki evde oturuyor.
11- At'ı olan, "Dunhill" sigarası içenin yanındaki evde oturuyor.
12- "Winfield" sigarası içen bira'yı seviyor.
13- Mavi evin yanında Norveç'li oturuyor.
14- Alman, "Rothmanns" sigarası içiyor.
15- "Marlboro" içenin komşusu sadece su içiyor.

SORU: BALIK KİME AİT?

Siz yüzde kaçlık dilimdesiniz?

1 Kasım 2013 Cuma

Twitter'dan Takipleşelim...

Herkese yaklaşık 1 haftalık aranın ardından merhabalar. İş dolayısıyla bu aralar çok ilgilenemediğimi düşündüğüm için en azından twitter'dan haberleşebiliriz diye düşündüm. @serkanyanik olarak arattığınızda bulabilirsiniz. Ben de şuan için sayfaya girme fırsatını çok bulamıyorum. Benim için de yazılarınızı takip açısından süper olur..:)

9 Ekim 2013 Çarşamba

Day & Night - Gece & Gündüz (Pixar Short Film)


Gece ve gündüz arasındaki çekişmeyi bu kadar eğlenceli hiç bir yerde izlememişsinizdir. Benim gibi Pixar aşıkları için bu kısa film ilaç gibi gelecektir. Daha önce bir öğretmen okur öğrencilerine izletecek film aradığından bahsetmişti bir yorumunda. Bu gayet güzel bir seçenek olabilir. Umarım beğenirsiniz.



Eve Düşen Balyoz...

Bugün Balyoz davasının karar günüydü. Sanırım artık karar verildiği için dilediğimiz gibi, rahatlıkla düşüncelerimizi dile getirebiliriz? Hani paket de açıldı, hani daha demokratik bir ülkeyiz ya artık?(!)

Bugün birçok ev gibi yakınımda bir eve de balyoz düştü... Bir aileyi paramparça etti. Ben inanıyorum ki dünyanın hiç bir yerinde böylesine küflenmiş bir adalet sistemi ve yaşanmışlıklar yoktur. Üzerine hiç bir yorum yapmadan Bugün cezası onanan askerlerimizden birinin eşinin yazdığı yazıyı paylaşmak istiyorum sizlerle. Ata'mızın kemiklerinin sızlamadığı, daha aydınlık günler umarım bekliyordur bizi...

"Öncelikle dualarıyla beni yalnız bırakmayan, arayan, mesaj bırakan arkadaşlarıma sonsuz teşekkür ederim.. 

Bugün eşimin sırtında lekesizce taşıdığı ünüformasını çaldılar, ekmeğini çaldılar, çocuğumuzun geleceğini çaldılar. 50 kuruşluk bir cd de sırf adı geçiyor diye 13 yıl 4 ay cezasını onadılar suçsuz yere.. Öğrendik ki bu ülkede aslında adalet hiç yokmuş.. Kırmızı ışıkta bile duran, yıllarca Doğu batı demeden çalışan bizim, bütün değerlerimizi, inançlarımızı çaldılar.. Kızımdan babasını, ablalarından kardeşlerini, annesinden evladını çaldılar.. 

Ilk yapacağım işlerin başında bir kutuya doldurduğum eşimin üniformalarını, rozetlerini takdirlerini en üste de kızımla babasının resmini koyarak Genelkurmay başkanı olan kişiye kargoya göndermek olacak.. Bunları yaşatanların hepsi nefes aldıkları her gün vicdan azabından can veremesinler.. Ergün Saygun'un dediği gibi " şimdi güç onlarda ama hak hep bizimledir" biz o haksız yere verilen cezayı boynumuza madalya yaptık. Ne mutlu bana gerçek bir Kahraman eşi olmuşum.. Koltuklarında rahat oturan Necdet Özel'e de diyorum ki suçsuz yere ordudan atılan gencecik subaylarının vebali yüreğine taş gibi otursun.. Bugün telefonlarıma bakmak istemiyorum, beni affedin.. 

Ne olursa olsun biz dimdik ayaktayız ve herşeye rağmen direniyoruz..Ziyaret yerimiz artık Hasdal yerine Silivri olacak sadece.. Sevgiler herkese."

Allah Belanı Versin Senin!

Bugün hürriyet gazetesinde gördüğüm haber günümü resmen mahvetti. Ben böyle insanlık dışı şeyler görmeye artık dayanamyorum. Suudi Arabistan'da hayvanın teki 5 yaşındaki kızına tecavüz edip öldürüyor. Gerekçe olarak da "Kızlığından şüphe ediyordum" diyor. Allah belanı versin senin.. Verilen ceza da 8 yıl hapis ve 800 kırbaç.. Kimse kusura bakmasın ama madem şeriat hükümlerine uyan bir ülke orası, aynı şekilde sana da tecavüz edilmesini o kadar isterdim ki! Sonra da öldürülmeni!!! İnsan olmandan şüpheleniyorduk derdik sonra da.. Bahanemiz de hazır olurdu.. Bu orospu çocuğunun idam cezasına ya da daha ağır bir cezaya çarptırılmamasının sebebi de ne biliyor musunuz? Kızı öldürmüş olması. Yani onu o utançla yaşamaktan kurtarmış olması.. Tipine sıçtığım!!.. Allah hepinizin belasını versin!!!

7 Ekim 2013 Pazartesi

Farmville Gerçek Oldu..:)

Haberi gördüğümde "Bu ne lan"dedim. Net. Ama merak edip okuyunca acayip sevdim fikri. Ben köyde tarlaların arasında büyüdüm. Ama günümüzde bu muhteşem hayat koşuşturmasında, oturduğumuz apartmanların altında bahçe imkanımız olamayabiliyor :)

Semih Salnur adlı Su ürünleri Mühendisi vatandaşımız böyle bir proje gerçekleştirmiş. Tübitak'ın da destek verdiği olay İzmir-Menderes'teymiş. Farmville'in gerçek versiyonunu düşünün. Bir tarlanız oluyor. Evden doğru onu suluyor bakımını yapıyorsunuz. Yani siz bilgisayarınızdaki program vasıtasıyla "sula" dediğinizde tarlanızdaki gerçek görevliler gidip suluyor, hasatı toplayıp kargoyla evinize yolluyorlar. Kendi domates, salatalık, çileğinizi yiyorsunuz :)

İlerde hayvan de eklenecekmiş. Yalnız şuan sadece 650 tarla varmış. Tarlaların aylık masrafı da 10-15 lira arasında değişiyor. Bence çok eğlenceli olur, aklınızda bulunsun..

28 Eylül 2013 Cumartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#22

Ay ışığı.

Yağmur; intihar süsü verdiğim odamda, annemin oda sıcaklığındaki gözyaşı gibi yüzüme damlıyor yine. Önceleri yoklar gibi ve sonra tüm iştahıyla. Ve ay ışığı. Sahnenin en arkasındaki önemsiz bir figüranın bozuk spotu kadar ilgi gösteriyor bana. O da farkında. Ölüyorum.

Vücudumda direnç namına kalan ya da hala yaşayabilmek için umut besleyen son hücreler, dudaklarıma denk gelen suyun gerçekçiliğiyle tekrar umutlanıyor. Yılların nefretinden daha büyük bir his var artık içimde. Açlık...

Son kez bayılmadan önce Eskişehirde olduğumu anımsıyorum. Bulanık rüyaların arkasında saatten ne kadar kum aktı yada kırılan kum saatinin parçaları nereye saçıldı bilmiyorum. Ama tepenin ardından süzülen sarılık ve notalara karışan yemek kokusu kumların hala yanıbaşımda olduğunu gösteriyor. Sanırım artık dibe ulaştım. O'nun istediği de buydu ve oldu işte. Beni izliyor mu yine bilmiyorum. Ama etrafımda duyduğum onca karganın arasında Maça'nın da olmadığının garantisini kimse veremez..

Artık kalan enerjimi dipteki sıçramaya saklamalı ve şehre ulaşıp bir şeyler yemeliyim. Bilmediğim sokaklarda tanımadığım insanların arasında açık yaralarımla dolaşmak hiç kolay olmayacak. Ama bu ders olsun bize. Bir intikam için öncelikli olan güzel bir kostüm ve amacından sapmayan bir maskeymiş. Gözlerinize kadar görevini yerine getirmesi yeterli. Ancak şuan üstü başı yırtılmış ve hala kanayan yaraları olan bir serserinin önce gözlerine bakılacağını düşünmediğimden telaşlanmıyorum.

İnsanın annesi onu en olmadık zamanlarda arıyor ve insan annesini en olmadık zamanlarda özlüyor. Ben onu hep son bakışıyla hatırlıyorum. Aklımda daima onun gözlerindeki ışığın sönüşü ve babamdan alana kadar her günün kıvılcımıyla büyüyen intikam duygusu..

Babam.. Benden çocukluğumu, annemi ve uykularımı çalıp yerine mum alevinin ışığında sürdürmeye çalıştığım yolculuğu bahşeden adam..

Seni bulmadan uyumayacağım.

13 Eylül 2013 Cuma

Açık Mektup..

Kadınım..

Bu yazıyı biraz geç yazabiliyorum sana. Affet. Ne benim için önemsiz olduğundan ne de başka sebepten.. Gerçekten aradığım vakti anca bulabildim. Tam bir hafta önce belki de en önemli sorumluluklardan birini aldın omuzlarına. Hem de 26 adet, sevimli, şapşal tatlılığında...

Bu sene 1. sınıfları okutuyorsun. Hayatlarında annelerinden başka kimseye güvenmeyi bilmeyen bıdıklara ikinci anne olup, ana koynundan başka sığınak bilmeyen kuzulara yuva yapıyorsun sınıfını, evini. O kadar önemli ki yaptıkların, yapacakların.. Çocuklarının, bu ülkenin zihin olarak parlayacak başarı elçisi olması da, tecavüzcü ya da katil olması da senin ellerinde..

En önemlisi düzgün birer insan olmaları.. Senin dokunuşlarında saklı her şey. Şimdiden değeri anlaşılan ve paylaşaılamayan..


Senden eşin olarak can-ı gönülden tek bir isteğim var;

Öyle güzel dokun ki onlara, Sen ne yazarsan onun okunacağı tertemiz zihinlerine öyle güzel işle ki insan olmanın ve iyi olmanın inceliklerini, şuan ki karanlığımızda en azından ileride bir ışık olabileceğine dair umudumuz olsun. Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK sevgisini, onun çizdiği yolu ve doğrularını öylesine kazı ki o ufacık kalplerine, ateş böcekleri gibi parlayarak yol göstersinler bizden sonrakilere.. Biz ki bir ağaç uğruna zannedilen haklı mücadelemizde sonuna kadar veriyoruz savaşımızı, başta Gezi Parkı olmak üzere sökülen her ağaç ve karartılan her yaşam için yeni fidanlar yetiştirmek senin görevin.. Bizim görevimiz.. Ali İsmail Korkmaz'lar, Ethem Sarısülükler izliyor bizi biliyorsun. Bir parça huzura ermeleri için bile daha özenli yetiştir onları.. Temellerini sarsamayacakları yeni bir orman yaratacağız birlikte. Ve her şey bir ağaç için olacak..

Evet, belki biz göremeyiz, ama bu değil mi zaten yaşama amacımız? Hep daha iyiye, daha güzele gitmek?

En ufak kuşkum yok bunları yapacağına dair. Sana sonsuz güveniyorum. Ve tüm bunların ardından sana ışık dolu güzel bir eğitim yılı diliyor ve öğrencilerinin teker teker gözlerinden öpüyorum.

Kocan.

30 Ağustos 2013 Cuma

Yarın Çok Geç Olabilir...

Oldum olası gri renkten nefret etmişimdir. Nereye nüfuz etmiş olursa olsun. Bu ister bir obje olabilir, ister bir kıyafet ya da beyin hücresi...

Ama bugün bir kere daha gördüm ki asıl zararlı olan hücre olanıymış. Bu sabah bir yandan bunu düşünürken bir yandan da şansıma üzüldüm. Okkalı küfürler savurdum içimden. Çünkü daha dün tramvayla bu güzel merdivenin önünden geçerken etkilenip tekrar gelmeyi ve fotoğrafını çekmeyi düşünmüştüm. Görür görmez bir çok kişi gibi beni de gülümsetmişti. Bu tarz hayata "renk" katan şeyler, hareketler, insanlara moral verir ve ekstra hiç bir gereksinim duymadan insanların motivasyonunu yükseltir. Bunu yapmadı mı? En olmadı şu renkleri aniden gören insanın bir anlık gülümsemesi bile gün içinde parayla satın alamayacağınız cinsten değerli ve lükstür.

Bugün sabah haberleri bir açtım ki belediye, emekli orman çalışanının 4 gün emek vererek boyadığı merdiveni tekrar "gri"'ye boyamış. Bu nasıl olabiliyor gerçekten anlamıyorum! Yani nesinden rahatsız oldunuz ki bunun? Renklerden de mi korktunuz? Farklı düşüncelerden, farklı seslerden köpek gibi korkan bir yönetim olduğunuzu zaten biliyoruz ama bu kadar mı ödünüz kopuyor? Bu kadar mı acizsiniz? İnsanların mutluluğuna sebebiyet verebilecek böylesine güzel bir hareketi bile kabullenemeyip düşüncelerinizin rengine buluyorsunuz..

Bugün bir kere daha anladım ki, hiç bir şeyi, hayatınızdaki hiç bir güzelliği ertelemeyin.. Hele ki bu ülkede.. Karşınıza çıkan, sizi etkileyen ilk güzelliği yaşayın.. Ve bırakmayın.. Ben öyle yaptım ve hayatımın en güzel varlığını görür görmez onunla evlendim.. Gelip bizi gri'ye boyayamasınlar diye..

1 Ağustos 2013 Perşembe

Düşünüyorum, Öyleyse Yokum..

Ne denir bilemedim.. Seversiniz sevmezsiniz, düşünceleri size yakındır ya da kenarından kıyısından dahi geçmez. Ne olursa olsun bir kalemi susturamazsınız. Bir düşüncenin ifade edilme özgürlüğünü kısıtlayamaz, buna müdehale edemezsiniz!

Bugün Can Dündar'ın Milliyet Gazetesinden "Kovulduğu" haberi düştü. Ki böylesine anti-demokratik bir hareketin yanında, durumu basına bildirirken kullanılan kelimenin acizliğine girmiyorum bile. Söylentiler üzerinden gidersek bu ayrılığın sebebinin Can Dündar'ın "Gezi Olayları" ile ilgili yazdıkları ve Mursi konusunda hükümetinkinin aksine bir tavır takınması gösteriliyor. Ne kadar doğru ne kadar yanlış gerçekten bilmesem de ben doğru olduğunu düşünenlerin arasındayım.

Dediğim gibi seversiniz ya da sevmezsiniz, ama bir insanı düşüncelerini ifade ettiği için, bu düşünceler sizinkiyle uyuşmadığı için, topluma ulaşabileceği mecradan uzaklaştıramazsınız. Ki bu semboliktir aslında. Bunu zaten isteseniz de yapamazsınız. Çok mu zor Can Dündar'ın bir web sitesi kurup buradan yazılarını paylaşması? Ama konu bu değil. Konu fikir özgürlüğüne vurulmaya çalışılan pranga..

Umarım daha güzel günler bekliyordur bizi...

30 Temmuz 2013 Salı

Senede Bir Gün...

Kadınım...

Bugün tam 1 ay oldu. Nelerden geçtik seninle, nerelerden geldik.. Bugün eserimizin üzerinden tam 1 ay geçti. Kısa gibi görünebilir ama aslında mücadelelerle dolu tam 2 yıl + 1 ay.. 

Bunca zaman neredeymişsin ya da nasıl sensiz geçmiş ben de bilmiyorum. Ama bu alışkanlık değil. Kesinlikle değil. Daha 1 gün oldu senden ayrı.. Ama geçmedi. Geçmiyor..

Annemden bana kalandı göbeğimdeki çukur, alışkındım.. Ama senden kalan yastığın çukuru çok derinmiş. Ben bunu gördüm. Şairin de dediği gibi ben ölünce gömsünler beni diyeceğim yer de gülüşünle oluşan çukur olur ancak. Başka da bir şey istemem zaten..

O kadar aksilik yaşadık ki, ne kadar anlatsak da çoğu insana az gelir. 13 gün sonra tam 2 yıl olacak aşkım. Senin gözlerine bakıp "Acaba olur mu?" sorusunun cevabını arayan bu adamdan, ayrı geçen 1 günün ardından, yatağa uzanınca boş kalan koluna bakıp gözleri dolan bir adam yarattın sen. işten gelebilmeyi iple çeken, sırf senin gözlerinin içinin gülüşünü bir an önce görebilmek, sana sarılabilmek için eve koşarak gelen bir adam..

Bitanem.. Gülüşüyle içimde güneş açtıran güzel gözlü karım.. Kutlu olsun şimdiden 2. yılımız ve 1. ayımız..

Seni tüm kalbiyle seven kocan.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Omurgasızlık Zor Zanaat...

Geçtiğimiz günlerde Yiğit Bulutûn ardından son zamanların en büyük yalakalığına imza attı Şafak Sezer. Tayyip Erdoğan'ın katıldığı bir yemeğe katılarak, yanına gidip, dizlerinin üzerine çöküp, gezi parkı olaylarına verdiği destekten ötürü "Özür Diledi." Madem özür dileyecektin, benimsemediğin bir düşünceyi neden savunuyormuş gibi yapıyorsun? Neden kendini olmadığın gibi gösetermeye çalışıyorsun? Ama noldu sonra? Tam da kendine yakışır biçimde özüne döndün. Olman gereken yere indin. Zaten iner misin? Çıkar mısın yarışması değil miydi seni bu millete tanıtan.. Senin akıbetin açısından iner misin? çıkar mısın? sorusunun cevabını tüm Türkiye gördü sayende. Erdal Beşikçioğlu'nun da çok güzel belirttiği gibi, Şafak sezer para'dan ve güç'ten özür diledi aslında. Bu nasıl bir nemalanma, para kazanma çabası ya da bundan sonra para kazanamam kaygısıysa..

Bu yetmiyormuş gibi bir de çıkıp, Mehmet Ali Alabora gibi düzgün bir adama laf söylemeye kalkıyor. "Dünya'nın en korkak adamı" diyor onun için. Doğrudur Şafak Bey. Korkuyor. Ama siz ve sizin gibi omurgasızlar bu korkuya aşina değilsiniz. O korkak dediğiniz adam Gezi Eylemi'nin ilk gününden itibaren haklı direnişin yanında oldu ve destek verdi. Orantısız güç uygulayarak halkı sindirmeye çalışanlardan korkmadı. O adamın korkusu sadece ve sadece ülkesi adına gelecek korkusu ya da çocuğunun hak ettiği gibi daha demokratik, daha özgür, daha güzel bir dünyada yaşayamama ihtimali korkusudur. Sizin gibi "Ya cebimi daha fazla dolduramazsam" "Ya çarkın dışında kalırsam" korkusu değildir. 

Ama iyi oldu.. Kutsal Damacana'yı gördük...

20 Haziran 2013 Perşembe

Biz Senden Sonra Çok Eksiğiz ATAM!




SUNAY AKIN ANLATIYOR:

Mustafa Kemal Atatürk'ün naşı İstanbul'dan ayrılıyor, Ankara'ya götürülecek.
İnsanlar üzüntülü, hüzün var her yerde...
Karaköy'den geçerken birdenbire,
'Çıt' diye bir ses...
Çıt! Çıt! Çıt!
Aaa!
Gökyüzünden düğme yağdı biliyor musunuz?
Düğme yağdı gökyüzünden!
Atatürk'ün o bayrağa sarılı tabutuna düğme yağdı...
Rengârenk düğmeler!
Düğme yağıyor! Çıt! Çıt! Düğme yağıyor!
Herkes yukarı baktı!
O caddedeki dükkânlarda, bürolarda
Türkiye Cumhuriyeti'nin Yahudi vatandaşları var pencerelerde...
Ve Yahudi kardeşlerimiz, ülkenin Yahudi vatandaşları, önderlerini, bu güzel insanı kendi (matem) geleneklerine göre "gömleklerinin ceketlerinin düğmelerini kopararak" uğurluyorlar...
Nasıl bir görüntü...
Atların çektiği top arabasında Mustafa Kemal Atatürk'ün tabutu ve üstüne rengârenk düğmeler yağıyor, pencerede gözüyaşlı insanlar...
Gömleklerin, ceketlerin düğmeleri kopartılarak uğurlama ne demekmiş biliyor musunuz?

"BEN SENDEN SONRA EKSİĞİM"

9 Haziran 2013 Pazar

Genel, Özel, En İçten Teşekkürdür...

Hiç haberim olmadan, beni takip eden diğer blog yazarları tarafından "2013 BlogStar Ödülleri"'ne aday gösterilmişim ve yine takipçilerimin oyu ve desteğiyle "En Duyarlı Blog" ödülüne layık görülmüşüm. Bu konuda emeği geçen, bunu düşünen, böyle gören herkese çok ama çok teşekkür ediyorum. Aynı duyarlılığı sizinde paylaştığınızı, cümlelerin suya yazılmadığını görmek beni anlatamayacağım kadar mutlu etti. İyi ki varsınız...

6 Haziran 2013 Perşembe

Tencere Tava, Hep Aynı Hava...

Başbakan'ın Gezi Parkı direnişi ile ilgili getirdiği "Tencere tava, hep aynı hava" yorumuna "Kardeş Türküler"'in getirdiği muhteşem yorumu izlemenizi şiddetle tavsiye ederim... Ağzınıza sağlık...


En Duygusal, Naif, Olmaz Olası Veda...


Zach Sobiech... Birkaç saniyeliğine düşünün..

Doktora gidiyorsunuz. Hatta o çok yoğun iş temponuzdan, ajandanızdaki boşluklardan çalarak, araya dereye sıkıştırarak.. Sonra doktorlar size, üzgün ama daha önce defalarca dile getirebildikleri için alışmış bir ifadeyle bir kaç haftalık ömrünüzün kaldığını söylüyorlar...

Ne yapasınız? Düşünsenize.. O an bir saat sonra gireceğiniz toplantı, dün akşam hiç yüzünden ettiğiniz kavga, bir kaç gün sonra gideceğiniz bir yerde "Ay ben ne giyeceğim" derdiniz.. Hangisi o an anlamlı geliyor? Düşünsenize, anneniz, babanız, kardeşiniz, eşiniz.. onları daha ne kadar görebileceksiniz belli değil... Hayatta her an çok değerli oyüzden ana koşuşturmadan bunu sürekli unutuyoruz.

Zack Sobiech daha 17 yaşında. Yaşındaydı. Doktorlar gençlerde çok nadiren görülen bir kemik kanseri türüne yakalandığını söylediler. Ama o belki de çoğu insanın yapacağı gibi umutsuzluğa kapılıp karalar bağlamak yerine hayata tutunmayı seçti ve yaşından beklenmeyecek olgunluk göstererek "Daha yapılacak şeyler" var diyerek müziğe tutundu. Bir beste yaptı. Arkadaşlarından bunu seslendirmelerini istedi. Bu bir çeşit vasiyetti onun için. Ve sonrasında bu duruma destek olmak isteyen ünlülerle birlikte arkadaşları bu şarkıyı seslendirdiler.

Zack yetişemedi, şarkısını dinleyemedi. Ama en içten, en güzel vedayı bu şekilde etmiş oldu..

R.I.P Zach Sobiech.


5 Haziran 2013 Çarşamba

Direniş'in Günlüğü... (Mutlaka Okuyun)

Öncelikle bu konuda yazmak için neden bu kadar beklediğimi açıklamalıyım. Direnişimizin ilk gününden beri facebook, twitter gibi diğer sosyal medya araçlarını olabilecek en etkin şekilde kullanmaya çalıştım ve tüm olayları, iktidarın tüm kahpeliğini aktarmaya çalıştım. Ama benim kendi alanım olan bloguma yazmak için elimde daha çok materyal birikmesini istedim. Tek ve kapsayan bir yazı yazabilmek için...

Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK ne güzel söylemiş; "Dahili ve harici düşmanların olacaktır" diye.. İşte bugün, bu "Dahili" düşmanların, hainlerin kimler olduğu günyüzüne çıkıyor teker teker. Gezi Parkı Direnişi'ni hala sadece ağaçların, doğanın tahribatıyla alakalı sanan insanlar var. Gezi parkı'ndaki ağaçların kesilmesine gösterilen tepki yalnızca bir kıvılcımdı. Hükümetin baskıcı politikasına, Tayyip'in diktatörlüğüne, her istediklerini yapabileceklerini düşünmelerine karşı oluşan bir tepkiydi zaten. Ama bunu anlamadılar. Anlayamazlar da zaten. Gezi Parkı direnişi başladığı gün içimizdeki İrlandalıları da fark etmiş olduk.

Bugüne kadar "Haber Kanalı" olarak gördüğümüz NTV, CNNTÜRK. HABERTÜRK vs.. hiçbirinin bir boka yaramadığını, hepsinin göt korkusundan dolayı gerçeği haber yapma cesaretine sahip olmadıklarını gördük. Star Tv hiç utanmadan ilk günün akşamı güzellik yarışması yayınladı. Başbakanın annesi öldüğünde programını yayından kaldıracak kadar duyarlı(!) olan Acun Ilıcalı, Türkiye tarihinde görülmemiş derecede büyük ve güzel direniş ve dayanışmanın olduğu, polisin orantısız güç kullanımıyla yaralı ve ölenlerin olduğu bu önemli tarihi dönemde aynı duyarlılığa sahip olamayıp "Survivor'ını yayınlamaya devam etti. Halk TV ve Ulusal Kanal haricinde kimsenin götü yemedi gerçekleri vatandaşla paylaşmaya. İşin özü budur arkadaş. Dedem daha dün arıyor beni; Oğlum İstanbul'da galiba olay varmış dikkat et karışma" diyor. Düşünün eylemin 6. günüde... Yurtdışı basını bile kendi medyamızdan daha duyarlı davranarak sürekli canlı yayınlarla aktardılar olayları. Ama bu çok iyi oldu. Kimin ne olduğu belli oldu. Sana çok teşekkürler Halk TV. Var ol!

Peki dün ne oldu? Yok efendim NTV'nin ceo'su çalışanlarından özür dilemiş, yok Fatih Altaylı "Çok heyecanlandım, o nedenle soru soramadım affedin" demiş.. Geçeceksiniz bunları. Halkın direndiğini, pes etmediğini gördükten sonra çark ederek özür dilemeniz sizin gerçek yüzünüzü gören halkın düşüncelerini değiştirmez. Aksine sizin riyakarlığınızı pekiştirir. Daha önce defalarca değindiğim bir konudur medya'nın sahip olduğu güç. Bugün buna tanıklık ediyoruz. Medya ilk günden itibaren tarafsız olarak, korkmadan gerçekleri haber yapabilseydi, bugün direnişimizde bambaşka bir yerde olurduk ve birçok insan yaralanmamış, ölmemiş olurdu.

Başbakan çıkıp biz "Muhafazakar Demokrat bir partiyiz" demeyi biliyor. Bu mu demokrasi anlayışınız? Anayasal haktır izinsiz, habersiz eylem yapabilmek. Sen insanların anayasal haklarını kullanmalarını engellemeye çalışıyorsun. Hatanı kendin de bildiğin halde yiğitliğe bok sürdürmemek için üstüne bir de çıkıp kameraların karşısına "AVM yetmez Camii'de yapacağız" diyerek daha da kışkırtıyorsun.. Ama olsun. Daha güzel oluyor biliyor musun? "Evlerinde zorla tuttuğumuz %50 var" diyor. Onlar senin malın mı? Uşağın mı? Türk polisi'ni bu şekilde kullandığını gördük ama. Dünya'nın hiç bir yerinde polis yetkisini bu kadar küstahça kullanmıyordur.  Ki bu kadar yetkisi yoktur da.

Polis'in gazdan etkilenen insana "Gel bir şey yapmayacağız" deyip sonra kafasına nişan alarak ateş ettiği görüntüler yayınlandı. Polis'in evin camını kırarak içeri biber gazı attığı görüntüler yayınlandı. Peki buna ne açıklama geldi? Ne gelebildi? Dünyanın neresinde böyle bir zulüm olabilir? Evde bebğiniz varken böyle bir şey yapıldığını düşünebiliyor musunuz? Beşiktaş'taki çatışmaya, eyleme tanık olmuş biri olarak bunu ilk ağızdan söyleyebilirim. Beşiktaş'ta ertesi gün doğumuyla birlikte ortaya çıkan manzara hiç de polisin orantılı güç kullandığını söylemiyordu. Özellikle yol kenarındaki biriken kanlar... Düşmana saldırır gibi saldırdığı ortadaydı polisin. İşine gücüne, evine gitmek isteyen insanlara bile sorgusuz sualsiz copla vurmak, gözaltına aldığı insanlara polis aracında işkence etmek.. Bunlar mı bizim güvenlik güçlerimizin görevi? Biz başımız sıkışınca bu güvenlik güçlerinde yardım istiyoruz öyle mi? Bence ortada inanılmaz büyük bir problem var bu konuda. Polis nasılsa bana kimse dokunamaz diye düşünerek yetkilerini haddinden fazla aşmış durumda. Ve asıl hükümeti korkutan da kurdukları korku imparatorluğunun sallandığını görmek sanırım. Hala bugün bile bir çok yandaşlarından kıvırmalar geliyor. Çark etmiş cevaplar geliyor. Şu an bile...

Polisin plastik mermi kullanmaya başlamasıyla yaralanan vatandaşlar camiilere sığındılar. Fakat AKP bunu bile "Din elden gidiyor!" propagandasına dönüştürerek sanki eylemciler camiilere zarar veriyormuş gibi göstermeye çalıştı. Yandaş medyası emrinde bekliyordu zaten. Gezi parkında, Gümüşsuyu'nda, Beşiktaş'ta, her nerede eylem olursa olsun her yere her şeye zarar veren polisti. Sivil kılığında dükkanlara taş atan, yakan yıkan polisti. Bunu zaten bakın eylemciler yaptı diyebilmek için yaptılar. Çünkü gerçek eylemcilerin öyle bir derdi yok. Onlar sadece tepkilerini göstermek, eylem yapma haklarını kullanmak istiyorlar. Herhangi bir şeye zarar vermek değil.

Ama tabi yandaş medya, kısacık değindiği haberlerinde bu durumda "Göstericiler", "Eylemciler", "Öfkeli kalabalık" şeklinde sanki haksız bir grupmuş gibi yaftaladığı için insanların bilinç altında sanki yanlış yapan halkmış gibi bir algı oluşturuldu. Oysa işin gerçek yüzünü bilenler hiç de öyle davranmadılar. İnsanlar camlarının önüne süt, limon, yiyecek koydular. isteyen, ihtiyacı olan alabilsin diye. Yaşını almış teyzeler bile eyleme destek verip sokaklara döküldüler. Canlarım onlar benim. Yoğun biber gazından etkilenen bir martı düştü yanımıza. Doğaya verdiğin zararın bilmem farkında mısın hükümet? Bu insanlar doğa için, özgürlükleri için mücadele veriyor seninle! Sen doğayı koruduğunu iddia ederken verdiğin zararın farkında mısın? Ellerinde ilaçlı sularla sokak hayvanlarının yüzünü gözünü silen insanlar.. Sizlere çok teşekkür ediyorum. Helal olsun!

İnsan doğası gereği toprak, yeşillik olan yerlere ihtiyaç duyar. Bu doğa'dır. Ne kadar gelişmiş olursa olsun medeniyet, bunu yapmak, muhafaza etmek zorundasın. Daha fazla nemalanacağım diye daha çok avm yapma heveslerin uğruna doğayı yok etmek katliamdan başka hiç bir şeyle açıklanamaz. Size çok güzel bir örnek;
Dünya metropollerinden biri olarak kabul edilen Londra'da Avm sayısı yalnızca "1". İstanbuldaysa tam "93".

"Sadelik gelişmişliğin en üst seviyesidir."

Sen reyhanlı'daki saldırıları açıklayama, alkolü yasakla, onu bunu yasakla, her şeye baskı yap, medyayı kısıtla.. Sonra diktatör değil de halkının hizmetkarı olduğunu iddia et.. Reyhanlı'daki saldırıların ardından reyhanlı'nın 40 kilometre yakınına kadar gidebilip, reyhanlı halkıymış gibi gösterilmek için Şanlı Urfa'dan getirilen halka konuşma yaptığı ortaya çıktı başbakanın. Hiç şaşırmadım. Noldu? Reyhanlı'ya gitmiş oldu değil mi?

Bu halk baskıya karşı direniyor! Bu halk özgürlüğünün kısıtlanmasına karşı direniyor! Kendi ülkesinde böyle bir ayaklanma varken bir başbakan yurtdışına gidip başka bir ülkeye demokrasi tavsiyelerinde bulunur mu? Böylesine komik ve ironik bir şey olabilir mi?

Başbakan'ın açıklamalarından biri de Twitter'ın bir bela olduğu. "Twitter diye bir bela var" dedi. Kendisi için bir bela niteliği taşıdığına inanıyorum evet. Çünkü insanlar gerçekleri oradan öğrenip tepkilerini gösterebildiler. Yandaş medyaya bağlı kalsalardı başbakanın arzuladığı gibi; hala mehmet amca'nın 53 yaşında olup şimdiye dek 1 evlilik yaptığını öğreneceklerdi izdivaç programından. İşine gelmesini beklemiyorduk tabi. Tabii ki bela Twitter!

Kabul etmeliyim ki ben de bu ülkeden artık bi bok olmaz, insanlar koyun gelmiş koyun gider, bu millet uyanmaz, çok apolitik bir gençlik yetişiyor diye düşünenlerdendim. Gerçek anlamda bu ülke insanına karşı inancımı yitirmiştim. Ama bana bunun ne kadar yanlış olduğunu gösterdiler. Şiddet uygulamaya koşan polisin önüne, işine son verilmesini göze alarak belediye otobüsünü çekip barikat kuran İETT şöförü. Adını bilmiyorum ama bu halk seni ve bu yaptığın onurlu hareketi hiç unutmayacak. Sana teşekkür ediyorum.

Yıllardır aralarında bir çok kez düşmanlık olduğu iddia edilen futbol taraftarları bile böyle bir şeyin olmadığını çok güzel ortaya koydular. Ben bir Beşiktaş'lı ve Çarşı'lı olarak bundan gurur duyuyorum. Beşiktaş'lısı, Galatasaray'lısı, Trabzonspor'lusu, Fenerbahçe'lisi.. Hepsi tek yürek olup direnişe katıldılar.

Ve sonunda ne oldu? Yağmalıyorlar, zarar veriyorlar diye yaftaladıkları direnişçiler; polisin, güvenlik güçlerinin müdehalesiyle darmadağın olan meydanı sokakları el birliğiyle temizleyip çöpleri topladılar. Ankara'da İ. Melih Gökçek'in direnişçiler taş atsın haksız konumuna düşsün diye sokaklara yığdığı taşları bile kimse atmayıp, poşetleyip yine kenara koyarak kapak gibi cevap verdiler. Demek ki neymiş? Gerçekten konu duyarlılıkmış.. Gezi parkı'ndan yayılan bu güzel toplumsal hareket ülkenin neredeyse tüm şehirlerine yayıldı. Hiç beklemediğim Kayseri bile inledi "Hükümet İstifa" sloganlarıyla. İşte bu, bu ülkenin bir olduğunda yapabileceklerini, gücünü ortaya koyuyor. Alman gazetesi bile şu başlığı attı;
"Barbar dediğimiz Türkler doğa için savaşıyor." Bu bile beni çok onurlandırdı.

Ulu Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK, bu ülkeyi boşuna siyasetçilere, bilmem kimlere değil de gençlere emanet etmemiş.. Ben daha özgür, daha demokratik, Atatürk ilkelerine bağlı bir ülkede yaşayabilmek, çocuğumu böyle bir ülkede yetiştirebilmek adına bu eyleme, bu direnişe sonsuz destek veriyorum. Diren gezi parkı! Güneşli güzel günler yakında!

30 Mayıs 2013 Perşembe

Artık Size, Bize Emanet...


Şarap Üreticileri Derneği son dönemdeki yasaklarla ilgili çok güzel bir metin hazırlamış. Bu yasakçı, örümcek kafalı zihniyete karşı bir şeyler yapmak istiyorsanız, tepki göstermek istiyorsanız sessiz kalmayın.. Çünkü böyle devam ederse insanlığınızı yasaklayacaklar!

29 Mayıs 2013 Çarşamba

İki Ayyaş'ın Yaptığı?


Ben Atatürk sevgisiyle büyüdüm. Ben onun düşüncelerini, onun mantığını bana aşılamaya çalışan öğretmenlerle büyüdüm. Anne-Baba sevgisi neyse benim için, kalbimde ona karşı da öyle bir sevgi var ve hiç bir çapulcu, milletin inancını sömürerek kendini kahraman olarak lanse eden hiçbir yaratık kalbimdeki bu sevgiyi söküp atamaz. Dün benim için son noktaydı. Defalarca burdan bir şeyler yazıp bu konuda düşüncelerimi söylemeye çalışıyorum ama dün duyduklarım karşısında küfürlerim buz kesti ağzımda. Sinirden televizyonu kıracak raddeye geldim. Dünkü grup toplantısında RTE şöyle bir tabir kullandı;

"İki ayyaş'ın yaptığı düzenlemeden rahatsız olmuyorsunuz da, dinin geretirdiği düzenlemeden mi rahatsız oluyorsunuz?"

Sorarlar adama kim bu iki ayyaş? Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK ve İsmet İNÖNÜ'mü? Sen kimsin ki böyle bir tabir kullanabiliyorsun bu insanlar hakkında? Bu nasıl bir saygısızlıktır? Sen nasıl o insanlar hakkında bu şekilde konuşma hakkını kendinde buluyorsun?

O insanlar halkıyla kucaklaşıp, onlardan çekinmeden her şeyi şeffaf yaparken, sen kendin vaad ettiğin halde korkundan dokunulmazlıkları kaldıramayansın. E tabi insanın hakkında bekleyen 300 küsür dava olunca zor oluyor biraz. Söylenecek o kadar çok şey var ki.. Ama benim midem bulanıyor..

Son olarak burdan şunu söylemek istiyorum; Kimse ama kimse Benim ATA'ma bu şekilde hitab edemez.

28 Mayıs 2013 Salı

Bizde bir ahlak var, kasıktan dize kadar!

İnsanların gözünün içine baka baka dalga geçmek ne kadar normalleşti.. Özellkle de bunu yapan devletse, hükümetse.. Hiç bir şeye ama hiç bir şeye tepki gösterilmez oldu.. İnsanları öyle korkuttular ki, Yüksek kapıların ardına kurdukları korku imparatorluklarından keyifle izliyorlar sömürgelerini, bizleri.. Modernleştirme, Özgürleştirme adı altında yığınla abuk sabuk yasak koyup insanların inançlarını sömürdükçe sömürüyorlar. Daha bir tane doğru düzgün bir iş yaptıklarını görmedim. Pahalı yatırımları söylemeyin çünkü onlar akrabanın geleceği için yatırım. Milletle bi ilgisi yok. Sakin olun. İçki, sigara, sokak ortasında öpüşmek, hatta dini nikahsız kadın ve erkeğin aynı ortamda bulunması haram, ama hocaları olarak gösterdikleri Hüseyin Üzmez gibi insan olmayan yaratıkların 13-14 yaşındaki kızlara sulanmaları helal.. Ve bunun gibi milyonlarca örnek.. Defalarca söylediğim gibi bu zihniyetten ölesiye nefret ediyorum. Ve bilmiyorum sonu ne olacak..

Bugün çok güzel bir çizim gördüm ve zaten çok dolu olduğum bu konuda yazmak istedim.

Güzel bir söz vardı.. "Kadını sokak ortasında dövebilirsiniz, bıçaklayıp öldürebilirsiniz ama öpemez, sevişemezsiniz. Çünkü değerleri olan bir toplumuz."

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#21

Burnumun derinlerinde aylak aylak dolanan karıncanın gıdıklaması, gözlerimdeki sulanmadan dolayı güneş ışığıyla yavaş yavaş beliren bulanıklık ve ciğerlerimi dolduran taze çimen kokusu...

Ne zamandır bu tepede baygın yatıyorum ya da neredeyim bilmiyorum. Tek hatırladığım o çukurdaki uzun sürenin sonunda ciğerlerimi dolduran oksijenle birlikte her şeyin tepetaklak olduğu. Amacıma olan uzaklığım da hesaba katılırsa, yerin dibine batmış olmama rağmen; oksijen seviyesinden dolayı bayılma konusunda zirveye çok yaklaşmış bir dağcıyla aynı kaderi paylaşıyor olmam, birilerinin hala ironide ısrar ettiğini gösteriyor. Bu halde bile bunu düşünebilmem ve bu ironinin farkına varabilmemle ilgili hiç bir yorum yapmak istemiyorum.

Ama aklım her nekadar hala tam anlamıyla toparlanamamış olsa da çok derinlerde hissettiğim ve emin olduğum bir şey var. Daha güçlüyüm. Ayakta durmakta zorlansam, kimileri için güzel ya da bol kazançlı bir günün habercisi olan güneş ışınları mum yanığı yaralarımı sızlatsa da artık daha güçlü olduğumu hissediyorum. Yapmam gereken şey basit. En azından şuan için. Hadi oğlum. Yapabilirsin! Küçükken de yaptın! Ve hatta bununla başladın bir çok şeye. Ayağa kalkmak için sanırım kalan son kuvvetimi de harcamam gerekiyor ama kalkmalıyım. Savaş alanında zafer sarhoşluğuyla sallanan gladyatör gibiyim. Ama sadece sallanan...

Son poşet balisini de tüketen ya da sevdiği kızın abisi ve arkadaşlarından dayak yiyen bir ergen yürüyüşüyle piknikçilerin meraklı bakışları arasında önümde tepeye kadar uzanan düzlüğü geçmeye çalışıyorum. Kendimi hiç bukadar halsiz ve çaresiz hissetmemiştim. Bu da mı dersin bir parçasıydı? "Hayatta Kal!" Öldürmek için önce hayatta kal...

Daha ayakta bile kalamıyorum ve tekrar yığılıyorum. Bu kadar çabuk olmamalı. Halimi gören ve diğerlerinden daha cesaretli olan biri yanıma yaklaşarak bana su veriyor. Bir şeyin eksik olduğunu biliyordum. Yarı sürünerek, yarı emekleyerek kendimi tepenin üzerine çıkardığımda altımda eskişehir uzanıyor. Ama elimi sürecek halim yok. Şehir süzerken, trende olduğumu hatırlıyorum. İhtiyacım olan kısa süreli ve sık baygınlıklar değil, bu yaşıma kadar hasretini çektiğim uyku.. Biliyorum.

Gücümü biraz olsun toplamam gerek. Gün yavaş yavaş batıp gözlerime turuncu bir perde gibi inerken güçsüz bedenimi tepenin kucağına bırakıyorum. İntikam alevi hala mum gibi yanıyor zihnimde. Beni uyutmayan, loş ve rahatsız edici bir sızı...

16 Mayıs 2013 Perşembe

Kış Geçti Ama Uykusundan Uyanan Yok!

Ben artık söyleyebilecek hiç bir şey bulamıyorum. Bloga yazmaya iş yoğunluğundan biraz ara vermek zorunda kaldım ama yaşanılanların saçmalığının ve uğrattığı şokunda etkisi var sanırım. İnsanların bu kadar kör olabilmelerine, bazı şeylere körü körüne inanabilmelerine ya da sırf menfaatleri için üç maymunu oynamalarına anlam veremiyorum. Daha önce de bu konuda çok şey yazıp kendimce düşüncelerimi söylemeye çalışmıştım.


Ama artık kimse kusura bakmasın, düşündüğüm tek bir şey var. İnsanlar gerçekten aptal!

Neden mi? Gözlerini açmalarını sağlayacak o kadar olay olmasına rağmen hala at gözlüğü taktıkları, kendi inançlarıyla resmen alay edilircesine sömürüldükleri ve bu durum basbas bağırıldığı halde buna izin verdikleri ve en önemlisi bu hal ve gidişata dur diyebilmek için hiç bir şey yapmadıkları için. Medya'nın nasıl Tanrılaştırldığına dair bir şeyler yazıp çizmiştim. Geçtiğimiz gün Tanrı'yı bile kontrol etmeye çalıştılar. Ama yemedi..(!) Reyhanlı'daki iğrenç saldırıdan sonra insanlar daha da ayaklanmasın diye medyaya bu konuyla ilgili haber yasağı getirildi. Yok efendim 50'ye yakın ölü varmışta bilmem neymiş.. Orada çekilen ve halk tarafından paylaşılan görüntüler okadar farklı şeyler söylüyor ki.. Ölü sayısının 170'lere vardığını, hatta patlamalardan sonra insanların linç edilmeye çalışılarak kaza süsü verilmeye çalışıldığına kadar iddialar var. Hangisine inanmayı seçersiniz bilemem ama ben artık işin çığrından çıkmasınında ötesine geçildiğine inanıyorum.

Yavşaklığın bu kadarı.. Tayyip'in anası ölünce programına timsah gözyaşlarıyla ara veren Acun, böylesi bir katliama sessiz kalıp yayınına nedense devam ediyor? Tabii ekmek nerden gelirse orayı...

Sonra noldu peki? İtiraz geldi ve yayın yasağı kaldırıldı. Ne zaman? İş işten geçtikten sonra... Tebrikler.
Tayyip'de bu aralar Obama'yla görüşüyor. Hicazet almaya gitmiş yine. Ama biz bağımsız bir ülkeyiz. Lütfen...

19 Nisan 2013 Cuma

Baba'yı Anlamak...

Babamla ne zaman tartışsak, kavga etsek, "Bir gün baba olduğunda, ev geçindirdiğinde anlarsın..." derdi. Ergenliğin ateşiyle kulağımda bir çizikti tabi bu laf.. İşlemiyordu bile. Ama bugünlerde babamın ne söylemek istediğini anlıyorum sanırım. Şuan evlilik hazırlıklarıyla boğuşuyorum. Haziranın 30'unda düğünüm var beklerim :) Bir ev kurmanın, geçindirmeye çalışmanın zor olduğunu tahmin ediyordum tabiiki az çok ama tahminimden bu kadar farklı ve stresli olabileceğini düşünmüyordum. Evet, mutlka düğün hazırlıklarının stresi de buna eklenmiştir ama yine de bir ev geçindirme sorumluluğu bambaşka bir şeymiş. Daha tam içine girmeden söylüyorum bir de bunu. Babam 4 kişilik bir aileyi yıllarca hiç bir şeyi eksik etmeden, kimseye muhtaç olmadan geçindirdi ya? O David Copperfiel'lar efendime söyliyim Dynamo'lar falan yalan.. Gerçek sihirbaz, gerçek kahraman babammış. Ben şimdi bile "ulan faturalara ayıracak bir şey kalıyor mu?" ya da öğle yemeğini işte yersem ordan da şunu kısarım diye hesap yapıyorsam, babam demekki nelerinden vazgeçmiş bizim için... Saygılar Kenan Yanık...

17 Nisan 2013 Çarşamba

Kadının Adı Yok...


Söze nerden başlayacağımı bilmiyorum.. Ama artık insanlıktan çıktığımızı biliyorum. Bugün rastladığım bir haber bir çok açıdan tokatladı beni. Yine kadına uygulanan şiddet haberiydi ve ilk tokat artık bu haberleri normalmiş gibi gördüğümüzü fark etmemle geldi. İkincisi ise haberin kendisi..

Kimse kusura bakmasın kişilerden bahsederken hak edilen sıfatı kullanacağım.. Ahmet E. adındaki orospu çocuğu, 3 çocuk annesi eşi M. E.'ye inanılmaz işkenceler etmiş.. Hobi olarak resmen.. Hadi Ahmet orospu çocuğu, yapmış.. Peki yargı? Kadın o kadar çok yere başvurmuş ki.. Olaya bakan ilk savcı şikayetten tam 6 yıl sonra sadece "tehdit" suçundan dava açmış! Bu nasıl bir saçmalıktır? Bunun hangi kanunda yeri vardır? Kadın, sığınma evine kaçmış ve ifadesi resmen kan dondurucu.. Adam, adam değil ya lafın gelişi, kadının ellerini ve ayaklarını bağlamış, o haldeyken ölesiye dövmüş, yanan tüple kalçasını yakmış ve son insanlık dışı harekete geliyorum, önce köpeğe tecavüz ettirip sonra da kendi etmiş...

Ben ne denir, ne yapılır bilmiyorum.. Beynim durdu resmen.. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bu adam için 12 yıl  ceza isteniyormuş.. Mahkemeye gelmemişmiş, yakalama emri çıkarılmışmış.. Çok ciddi söylüyorum, idam cezasının tekrar yürürlüğe girmesini çok istiyorum.. Bu orospu çocuğu böyle şeyler yapacak, sonra 12 yıl hapse tıkacasın? Sokayım senin adaletine ben!!! Çükünden meydanda sallandıracaksın ibneyi bak bakalım noluyo ozaman...

Aranıyor...!

Neye inanıyorsunuz bilemem.. İster Adem'le Havva'nın bilmem kaçıncı göbekten çocuğu olduğunuza ister evrimle bir bakteriden bu günlere geldiğinize, ister hayal gücünüze kalmış diğer teorilere... Gerçek olan ve bugüne kadar deneyimlenen tek bir şey var. "Hayata bir kere geliyoruz"

"Ne için"'inini sorgulamak falan değil kesinlikle amacım. Herkesin kendine göre nedenleri vardır mutlaka. Kimi de hala nedenini arıyordur. İstekler mutlaka değişebilir.. Örneğin kimi başarı ister, kimi mal mülk, kimi kendini bir şeylere adamak ister vs... Sonuç olarak bunların hepsi kendi içsel eksikliklerimizi tamamlama adına bilinçli ya da bilinçsiz kalkıştığımız hareketler. Tek bir arayış dışında. "Huzur."

Bence temelde herkesin ortak arayışı bu. Çünkü böyle olmasaydı sanırım bazı insanlara çok saçma gelen durumlardan bazı insanlar mutlu olamazdı. Örneğin; hayatın tüm hareketliliğinin ve bokunun olduğu İstanbul'un curcunası bazısı için vazgeçilmezken, Ege'de bir sahilde sabahtan akşama kadar kendi halinde takılıp bahçesiyle ilgilenen adam için saçmalıktan ibaret. Bu arada o sahilde oturan adam her kimsen sana burdan selamlar.. Kimi şehrin göbeğinde olmak, akşam dışarı çıktığında ışıkların kalabalığın içinde boğulmak; kimi de ormanın yakınında olmak, dışarı çıktığında doğanın sessizliğin içinde kaybolmak ister. Ama aranılan tek şey Huzur...

Bana kalırsa; sabaha kadar projeyi yetiştirmeye çalışıp, ihaleyi alabilmek için stresten sağlığını kaybeden zengin iş adamında, sabah yandaki kafeden aldığı bir fincan çorbayla içini ısıtıp, rahat rahat sokaktaki köşesine yayılan evsizin yaşadığı huzurun kırıntısı bile yok...

15 Nisan 2013 Pazartesi

Sizin Yapacağınız Organizasyonun Ben...

Biraz geç oldu biliyorum.. Ama hem anca vakit bulabildim bunu yazmaya hem de zaten bu kadar aceleyi gerektirecek değeri kendilerine bile vermiyorlar. Geçen akşam televizyonda Türkiye Müzik Ödülleri vardı. Çoğu zaman çok acımasızca eleştirilir bu tarz gecelerin organizasyon bölümü ama bu kez gerçekten sonuna kadar hakettiler eleştiriyi. Sonra çıkar ağlarlar neden Türkiye'de doğru düzgün organizasyon olmuyor ya da neden Uluslararası bir organizasyon Türkiye'de gerçekleştirilmiyor diye. Arkadaşım, sen daha yayın mantalitesinden, bir organizasyonun nasıl yapılması gerektiğinden bihabersin.

2 tane sunucusu vardı yanılmıyorsam gecenin. Biri lisanslı sunucularımızdan Öykü Serter'di, diğerinin adını bilmiyorum gerçekten. Güya röportaj yapacaklar geceye gelen konuklarla. Yayın masasında kim vardı çok merak ediyorum. Ya da yönetmenliğini kim üstlendi bu programın... Öykü yanından biri geçerken onu çağırıyor gel röportaj yapalım diye, hatta aralarında geyik yapıyorlar ve tüm sesler yayında.. Diğer eleman yakalamış bir ünlüyü sıranın kendisine gelmesini bekliyor, kulaklıktan soruyor içeri; "Bu arkadaş neye adaydı? Ha en iyi çıkış yapan.. ok." Bu da bizde yayında. Hayır ya bu bilerek yapıldı o yayın masasındaki tarafından, ya da siz gerçekten hiç bir boktan anlamıyorsunuz.

Bir de üstüne basa basa tüm gece dillendirdikleri bir şey var ki; o da artık "Kral Tv Müzik Ödülleri" değil "Türkiye Müzik Ödülleri"Ymiş adı. Ulan içerik, mantalite değişmedikten sonra adını "Mahmut Abi Şen Kardeşler Müzik Ödülleri" koysan da aynı bok.. Daha röportaj hazırlığının bile seslerini yayına vermemeyi beceremiyorsunuz, sonra Oscar gibi, Grammy gibi konuşmanın, hatta yapılacak espirinin bile saniyesinin hesaplanarak hareket edildiği organizasyonlara bok atmaya çalışıyorsunuz. Sen daha o konuya gelmedin yavrucum.. Sen önce çarpım tablosunu bi ezberle bakim...

12 Nisan 2013 Cuma

Ölümden Sonra Hayat Devam Ediyor...

Valla haberi okuduğumda saçma mı yoksa iyi bir şey mi bilemedim açıkçası. Ama faydalı olabileceği alanlar olabilir. Özellikle tüm işini gücünü genellikle internetten yürütenler için kullanışlı olabilir. Google çıkardığı yeni uygulamayla ölümden sonra mail atmanızı sağlıyormuş. Olay da zaten öldükten sonra sanal ortamdaki hesaplar ne olacak sorusundan sonra peydah olmuş. Kişi öldükten sonra sanal ortamdaki hesplarını dert eder mi? Ediyormuş demek ki. Bu uygulama kişinin ölümünden sonra yapılacakları planlıyor, gizli belgeleri, hesapları siliyor, hatta zamansız ölüm halinde bir yere gönderilmesi gereken bir bilgi varsa mail atıyormuş. Bunun için Google'da "Zaman Aşımı" bölümü seçilerek, ölümden sonra kimlere mesaj göndermek istediğinizi ve ne göndermek istediğinizi seçiyormuşsunuz. Öldükten sonra son kez mesaj vermek yada bunu bilmeyenlere ölümcül bir şaka yapmak isteyenlere duyurulur..:)

11 Nisan 2013 Perşembe

Olsaydın Sen de Keşke...

Gözlerinizi yavaşça kapatın.. O kadar yavaş olsun ki, kirpikleriniz göz yaşınızla ıslanmış teninize değdiğinde oluşan sesi bile duyabilin. Artık karanlık. İstediğiniz renge boyayabilirsiniz. Çocuk olun mesela tekrar. Sabah gün ışığı yanağınıza vurup uyandırsın sizi ve annenizin özene bezene hazırladığı kahvaltı sofrasından bir dilim yağlı ekmek çalıp sokağa atın kendinizi. Çoktan başlamış olsun sokaktaki cıvıltı, hatta geç kalmış olun oyuna.

Çarçabuk arkadaşlarınızın arasına karışıp günün enerjisini boşaltmaya başlayın öğlen güneşi ve annenizin tembihleri başınıza geçmeden. Oyun bitince; bitmez ya, ara verilince Aysel Teyze'nin bahçesine dalın cümbür cemaat.. Ama sessizce. Mutlaka vardır her mahallede bir Aysel Teyze ve bahçesi korkmayın.. Erik çalın, elma çalın.. İçinizde bulunan doğuştan günah keçisini ağaca çıktığı an adını haykırarark ispiyonlayın ve kaçın.. Peşinizden gelip sitem ettiğinde herkes falazdan birer erik versin tatlıya bağlayın.. Öğle vaktine doğru eve çağrılın sonra... Kapıdan girer girmez apartmandaki komşuların dedikodu sesleri kulağınıza, annenizin onlara yaptığı türk kahvesinin kokusu burnunuza çarpsın. Doğruca elinizi yüzünüzü yıkamak için banyoya yollanın ki bir de annenizin eli çarpmasın.

Öğlen uykusuna yatırılın sonra. İstemeyin hiç. Ama yatırılın. İlerde ofiste sabahlayacağınız iş temposunda o günlerin kıymetini anlayacağınızı bilmeden yatmamak için direnin.. Yorgun düşüp uyuyakalın sonra. 2 saat sonra bir komşu kahkasıyla uyandığınızda sokaktaki maç başlamak üzere olsun. Uyku sersemi ilk golü kaçırdığınız için kızsın arkadaşlarınız size. Ama bilsinler yetişmek isterken maça merdivenlerden koşarken giymeye çalıştığınızı ayakkabılarınızı.. Hatta 1-2 basamak yuvarlandığınızı.. Ama aranızda kalsın..

Kim daha yüksek sesle annesini çağırabilecek diye basbas bağırın ve balkona çıkartın sinirlendirdiğiniz annenizi.. Sabahtan akşama kadar boka batmış tipinizi görünce sinir falan kalmayacaktır zaten merak etmeyin. Sonra "Bozuk para var mı?" diye miyavlamaya başlayın bozuk para olduğu halde daha fazlasını vereceğini bildiğiniz annenize.. Arkadaşlarla abur cubur partisi yapın sonra.. Abur cuburun dibine vurun, kafanız gazozdan çakır keyif olsun.. Aşağı mahallenin çocuklarıyla didişin ve cipsine hatta taso'suna maç yapın.. Kazanırsanız eğer mahallesinin onurunu ayaklar altına alınmaktan kurtaran askerler gibi, elinizde cips paketleriyle göğsünüz dik gelin mahallenize.. Havanın kararması yada ezan okununca ezandan daha çok mahallede adınızın yankılanması sizi yolunuzdan döndürmesin. Annenizdir merak etmeyin.

Havanın kararması pek çok anlama gelebilir ama bir çocuk için saklambaça uygun koşullar oluştu anlamına gelir unutmayın. Yorgun düşene, yorgunluktan annenizin kızmalarını, "Babana söyliycem"'lerini duyamayacak hale gelinceye kadar oynayın.. Aynı yere saklanmayın ama.. Olmaz öyle..

Ve Sonra.. Sonra eve gelin.. Yıkasın sizi anneniz.. Ya da kendiniz yıkanabiliyorsanız aferin.. Süzülsün bacaklarınızdan tüm günün eğlence tozları. Çamur ya da kir değil onlar asla.. Yıkanın ki yarın yine kirlenmenin tadı, anlamı olsun.. Sonra dünyanın en güvenli yerinde yastığa koyun başınızı. Yaşayın.. Bunları yapamayan çocukları, belki de her şey yolunda gitseydi sizin gibi olacak olan, sizinle bu güzellikleri paylaşabilecek olan, çocuk mantığıyla bakkaldan alınanlar 3'e bölünecek diye düşünseniz de hayatınıza tahmin edemeyeceğiniz güzellikler katabilecek ölü doğan kardeşinizi düşünün.. Onun için de yapın bunları...

Açın gözlerinizi.