3 Mart 2015 Salı

Bir Uykusuz'un Rüyası Vol#29

Gel-git yüzünden oluşan dalgaların kumsalda aşındırdığı bölüme ait bir taş kadar şanslı değilim.. O tümseğin arkasında ya da plajın diğer ucundayım. İçimi serinletebilmek için; sığınacak yeri olmayan bir sarhoşun ya da aşk acısı çeken birinin rastgele eline alıp suda sektirdiği taşlardan biri olmayı bekliyorum.. Başka çarem yok.. Şu an tam olarak hissettiğim bu..

Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Yavaş yavaş kendime gelmeye başladığımda drezinin koluna doğru düşen vücudumun ağır ağır bir yukarı bir aşağı hareket ettiğini ve etrafımda martı seslerinin olduğunu  fark ediyorum.. Belli aralıklarla mola versem de vücudumun fişini çektiği noktadan sonrasını hatırlamadığım için tek başıma bu tek kişilik yavru trenle ne kadar yol yaptım bilmiyorum. Küçükken  annemin tüm evi havaya kaldırdığı bahar temizliği sırasında, silinirken yere düşen avize kristali hayal dünyama bakabildiğim bir pencereydi benim için. Baktığınız nesne bir altıgenin parçaları gibi etraflarında bir gökkuşağı hüzmesiyle döner, sanki büyülüymüş, başka bir dünyaya aitmiş gibi gelirdi..

Gözlerimi araladığımda tüm ihtişamı ve gökkuşağı hüzmesiyle karşımda dönüyor Haydarpaşa Tren Garı.. Yalnızca çevredeki insanlar değil, sanki Haydarpaşa da bugüne dek benim gibi garip bir davetsiz misafir görmemişçesine hayretle bakıyor bana.. Bakışlarında soğuk bir sessizlik..

Garın kenarında İstanbul'u izliyorum gözlerim kapalı.. Derin bir nefes çekiyorum içime.. Hem onu görmeden yapamayıp hem de İstanbul beni fark etmesin istiyorum. Vapurların; pervaneleriyle saçlarını taradığı, bir çöpçatan gibi iki yaka arasında mekik dokuyarak aranızı yaptığı; siz onu her istediğinizde ulaşamadığınız, tam umudunuzun kırılacağı an "Gel" diyerek sizle oynayan bir kadın gibi İstanbul...

Zamanında benim gibi davetsiz şekilde gelip uzun süre yatıya kalıp her bir köşesinde müzik yaparak ya da kendini satarak bu sirkin bir parçası olmaya çalışan insanların arasından metro istasyonuna doğru yürüyorum. Bir telaş halkası oluşuyor etrafımda. Elle tutulamayan bir sis dalgası gibi yayılıyor metronun merdivenlerini indikçe.. Gözlerinde, yüzlerinde onlarca dert taşıyan ve bir yere yetişmek için kendilerini parçalarcasına yarışan insanlar arasında yerin dibine geçiyorum.

Onları izlemek yükümü hafifletiyor biraz.. Ama sadece bir kaç saniyeliğine.. Biraz.. Çok ağır bir şey taşırken parmaklarınızın yerini değiştirdiğinizde bir kaç saniyeliğine o taşıdığınız şeyin aslında o kadar da ağır olmadığını düşünmeniz ya da sizden çok daha kilolu birini gördüğünüzde kendinizi aslında zayıf olduğunuza inandırmanız gibi..

Sonra yine içinizdeki intikam ateşi göz bebeklerinize yayılıyor ve omzunuzda sadece bir çanta olmasına rağmen dünyanın yükü biniyor üzerinize.. Bu geçen 4. tren.. Öylesine oturuyorum kalabalığın içinde. Yeni başlayan bir yağmurun damlalarından biri olduğumda, diğer damlalarla gökyüzünden aşağı doğru süzülürken, yeni atılmış bir izmaritin üzerine düşmek benim payıma düşen olur çoğu zaman..

Bu kalabalığın içinde de yanan bir benim gözlerim.. Elimde defterim.. İzliyorum..

Tüm bu kalabalığın içinde kendi telaşında olmayıp beni fark eden biri var. Görüyorum. Onu fark ettiğimden habersiz 5. trenin de geçip gitmesini benimle birlikte izliyor. Ne amaçla olursa olsun gerçekten biri tarafından fark edilmeyeli çok uzun zaman olduğunu düşünüyorum. Bu insanın yaşadığını kendine ispatlama yollarından biri. Görünüşünüzün ilginç geliyor oluşundan dolayı bile birinin dikkati üzerinize düştüğünde yaşadığınızı, var olduğunuzu hissedebiliyorsunuz. Ya da bunlar sadece benim gibi bir hastanın düşünce kıvrımları.

Ama bunda farklı olan bir şey var. Beni izleyen küçük hanım sanki beni hayallerinden tanıyor. Gözleri bana kitlendiği andan itibaren, uzun zamandır hayalinde yaşattığı birinin yerine beni oturttuğunu gözlerinden okuyabiliyorum. Uzun süre düşleyip aniden karşınıza çıkan bir ünlüyle tanışma fırsatını yakaladığınızda dilinizin tutulması ya da o anın gerçekliğini algılayamayıp, üzerinize yayılan saçma sapan bir eylemsizlik gibi uzaktan izliyor beni. Yüzümde bunca yoldur bana ilk defa eşlik eden utangaç, yarım bir tebessüm..

Kendimi ve yüzümden düşenleri toplayıp yola koyulmam gerekiyor. Defterimi usulca oturduğum banka bırakıyorum.. Tüm bu telaş dalgasının içinde onu fark edebilecek tek kişi ve bu karşılaşma bir armağanı hak ediyor..

Sisin içinde kayboluyorum..

16 Şubat 2015 Pazartesi

Ben Utanıyorum..


Söze nerden başlamak gerek bilmiyorum.. Gelinen radde artık söz kaldırır mı yada bir babanın, bir annenin böylesine bir acısını herhangi bir söz tasvir edebilir mi onu da bilmiyorum..

Bir çok şey söylendi bu vahşetin ardından ama benim korktuğum bir şey var;

Olay duylduğu andan itibaren kırıntı kadar vicdantaşıyan herkes tepkisini gösterdi. Kimi sessiz bir çığlıkla kimi boğazlarını yırtarcasına.. İnsan olan herkes doğası gereği isyan etti, kadını erkeği yok bu işin.. Sokaklara dökülündü, bu haklı isyanı da kaldıramadı bazıları ve insanlara acısını bile doğru dürüst yaşama hakkı verilmeyerek bir de orada tekme tokat savruldu. Yine de yürüdük.. Siyahlar giydik.. Ya da buna benzer kimin elinden ne geliyorsa..

Peki sonra?

İşte benim korktuğum nokta bu.. Kars'ta, 9 yaşındaki Mert Aydın'ın uğradığı tecavüzün üzerinden ne kadar geçti? Ne yapıldı bunun için? Suçlular nasıl cezalandırıldı? En önemlisi bundan ibret alındı mı ya da tedbir alındı mı? Başka bir Özgecan vahşeti yaşanmaması için daha kaç tane kendi tükürüğünde boğulası, sapık, cahil, yobaz zihniyete gencecik insanlar kurban gidecek? Kimse bana eğitimle demesin. Değil çünkü. Belki çok önce öyleydi ama o tren buralardan kaçalı çok oluyor.

Öylesine leş bir toplum olmuşuz ki böylesine bir vahşet üzerinden bile prim yapılmaya çalışılıyor. Futbol programları bile bu gencecik kızın fotoğraflarının altına duygusal müzik koyup, tripten tribe girerek reyting yapma, gündemden kendilerine düşen payı çıkarma peşindeler. Kendini "sanatçı" olarak nitelendiren bir insanlık müsveddesi, bu olayın hemen ardından yine suçu kadınlarda arayan bir zihniyetle "kendiniz kaşınırsanız böyle olur" demeye getiren bir tweet yazıyor. Eceli gelen köpek cami duvarına işer misali.. Ama tahmin ettiği gibi olmuyor ve halk sessiz kalmıyor bu zihniyete. Baktı ki olacak gibi değil önce siliniyor o yazı, ardından az önce bahsettiğim futbol programına bağlanıyor ve yine ve yine mağdur edebiyatıyla, kendisine bir linç kampanyası başlatıldığını iddia ederek hem kendisini aklamaya hem de özür dilemeye çalışıyor.. Çünkü biliyor ki yediği halt bundan sonra bırak para kazanmayı, sokağa bile çıkmasını engelleyecek. Çünkü çıkarları insanlıklarından önce geliyor! Çünkü biliyor ki bu insanlık dışı düşüncesine olan tepkiler daha da büyürse sahibi onu adaya götürmez.. Ama şöyle bir gerçek var; Bazı şeylerin özrü olmaz.

Hadi bunu bi kenara bırakalım.. O kim ki diyebilirsiniz.. Haklısınız da. Devlet nerede? Gezi zamanında; hiç yaşanmadığı halde, kabataş'ta başörtülü bir "bağyan"'ı zincirli ve deri pantolonlu adamların taciz ettiği iddiasını daha aslı astarı var mı diyerek incelemeden savunmaya kalkan, lafa gelince kadınlar her şeyimizdir, Annelerimizdir, bacımızdır, onlar bize Allah'ın emanetidir deyip, böylesine kabataştaki gibi hayal ürünü olmayıp gerçekten yaşanmış bir vahşet karşısında sessiz kalan hükümet nerede? O 9 yaşındaki erkek çocuk da mı mini etek giyiyordu? Onun da mı rızası vardı? diye sorarlar adama.. "Adama" derken lafın gelişi.. Ama lafa gelince muhafazakar, lafa gelince müslümanız.. Evet.

Benim derdim ne yapılması gerektiği.. Artık ne yapılmalı ki bir daha böyle bir vahşet yaşatılamasın ve 3 gün sonra unutulup gerizekalı rutin televizyon hayatlarına dönülemesin..

Bir annenin "Kızım çok acı çekmiştir, keşke kurşunla öldürseydiler." lafını duyduğumda durdu benim için zaman. O iki tane hayvan için diliyorum ki ölmesinler. Asla. Bu kadar kolay değil. Ölmek için yalvarsınlar ömür boyu. Ömür boyu sürecek bir işkence olsun. Adam da değiller, Erkek de değiller ama kağıt üzerinde onlarla aynı cinse mensup olarak geçtiğim için ben utanıyorum..

Umarım rahat uyursun güzel kız.