3 Mart 2015 Salı

Bir Uykusuz'un Rüyası Vol#29

Gel-git yüzünden oluşan dalgaların kumsalda aşındırdığı bölüme ait bir taş kadar şanslı değilim.. O tümseğin arkasında ya da plajın diğer ucundayım. İçimi serinletebilmek için; sığınacak yeri olmayan bir sarhoşun ya da aşk acısı çeken birinin rastgele eline alıp suda sektirdiği taşlardan biri olmayı bekliyorum.. Başka çarem yok.. Şu an tam olarak hissettiğim bu..

Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Yavaş yavaş kendime gelmeye başladığımda drezinin koluna doğru düşen vücudumun ağır ağır bir yukarı bir aşağı hareket ettiğini ve etrafımda martı seslerinin olduğunu  fark ediyorum.. Belli aralıklarla mola versem de vücudumun fişini çektiği noktadan sonrasını hatırlamadığım için tek başıma bu tek kişilik yavru trenle ne kadar yol yaptım bilmiyorum. Küçükken  annemin tüm evi havaya kaldırdığı bahar temizliği sırasında, silinirken yere düşen avize kristali hayal dünyama bakabildiğim bir pencereydi benim için. Baktığınız nesne bir altıgenin parçaları gibi etraflarında bir gökkuşağı hüzmesiyle döner, sanki büyülüymüş, başka bir dünyaya aitmiş gibi gelirdi..

Gözlerimi araladığımda tüm ihtişamı ve gökkuşağı hüzmesiyle karşımda dönüyor Haydarpaşa Tren Garı.. Yalnızca çevredeki insanlar değil, sanki Haydarpaşa da bugüne dek benim gibi garip bir davetsiz misafir görmemişçesine hayretle bakıyor bana.. Bakışlarında soğuk bir sessizlik..

Garın kenarında İstanbul'u izliyorum gözlerim kapalı.. Derin bir nefes çekiyorum içime.. Hem onu görmeden yapamayıp hem de İstanbul beni fark etmesin istiyorum. Vapurların; pervaneleriyle saçlarını taradığı, bir çöpçatan gibi iki yaka arasında mekik dokuyarak aranızı yaptığı; siz onu her istediğinizde ulaşamadığınız, tam umudunuzun kırılacağı an "Gel" diyerek sizle oynayan bir kadın gibi İstanbul...

Zamanında benim gibi davetsiz şekilde gelip uzun süre yatıya kalıp her bir köşesinde müzik yaparak ya da kendini satarak bu sirkin bir parçası olmaya çalışan insanların arasından metro istasyonuna doğru yürüyorum. Bir telaş halkası oluşuyor etrafımda. Elle tutulamayan bir sis dalgası gibi yayılıyor metronun merdivenlerini indikçe.. Gözlerinde, yüzlerinde onlarca dert taşıyan ve bir yere yetişmek için kendilerini parçalarcasına yarışan insanlar arasında yerin dibine geçiyorum.

Onları izlemek yükümü hafifletiyor biraz.. Ama sadece bir kaç saniyeliğine.. Biraz.. Çok ağır bir şey taşırken parmaklarınızın yerini değiştirdiğinizde bir kaç saniyeliğine o taşıdığınız şeyin aslında o kadar da ağır olmadığını düşünmeniz ya da sizden çok daha kilolu birini gördüğünüzde kendinizi aslında zayıf olduğunuza inandırmanız gibi..

Sonra yine içinizdeki intikam ateşi göz bebeklerinize yayılıyor ve omzunuzda sadece bir çanta olmasına rağmen dünyanın yükü biniyor üzerinize.. Bu geçen 4. tren.. Öylesine oturuyorum kalabalığın içinde. Yeni başlayan bir yağmurun damlalarından biri olduğumda, diğer damlalarla gökyüzünden aşağı doğru süzülürken, yeni atılmış bir izmaritin üzerine düşmek benim payıma düşen olur çoğu zaman..

Bu kalabalığın içinde de yanan bir benim gözlerim.. Elimde defterim.. İzliyorum..

Tüm bu kalabalığın içinde kendi telaşında olmayıp beni fark eden biri var. Görüyorum. Onu fark ettiğimden habersiz 5. trenin de geçip gitmesini benimle birlikte izliyor. Ne amaçla olursa olsun gerçekten biri tarafından fark edilmeyeli çok uzun zaman olduğunu düşünüyorum. Bu insanın yaşadığını kendine ispatlama yollarından biri. Görünüşünüzün ilginç geliyor oluşundan dolayı bile birinin dikkati üzerinize düştüğünde yaşadığınızı, var olduğunuzu hissedebiliyorsunuz. Ya da bunlar sadece benim gibi bir hastanın düşünce kıvrımları.

Ama bunda farklı olan bir şey var. Beni izleyen küçük hanım sanki beni hayallerinden tanıyor. Gözleri bana kitlendiği andan itibaren, uzun zamandır hayalinde yaşattığı birinin yerine beni oturttuğunu gözlerinden okuyabiliyorum. Uzun süre düşleyip aniden karşınıza çıkan bir ünlüyle tanışma fırsatını yakaladığınızda dilinizin tutulması ya da o anın gerçekliğini algılayamayıp, üzerinize yayılan saçma sapan bir eylemsizlik gibi uzaktan izliyor beni. Yüzümde bunca yoldur bana ilk defa eşlik eden utangaç, yarım bir tebessüm..

Kendimi ve yüzümden düşenleri toplayıp yola koyulmam gerekiyor. Defterimi usulca oturduğum banka bırakıyorum.. Tüm bu telaş dalgasının içinde onu fark edebilecek tek kişi ve bu karşılaşma bir armağanı hak ediyor..

Sisin içinde kayboluyorum..

16 Şubat 2015 Pazartesi

Ben Utanıyorum..


Söze nerden başlamak gerek bilmiyorum.. Gelinen radde artık söz kaldırır mı yada bir babanın, bir annenin böylesine bir acısını herhangi bir söz tasvir edebilir mi onu da bilmiyorum..

Bir çok şey söylendi bu vahşetin ardından ama benim korktuğum bir şey var;

Olay duylduğu andan itibaren kırıntı kadar vicdantaşıyan herkes tepkisini gösterdi. Kimi sessiz bir çığlıkla kimi boğazlarını yırtarcasına.. İnsan olan herkes doğası gereği isyan etti, kadını erkeği yok bu işin.. Sokaklara dökülündü, bu haklı isyanı da kaldıramadı bazıları ve insanlara acısını bile doğru dürüst yaşama hakkı verilmeyerek bir de orada tekme tokat savruldu. Yine de yürüdük.. Siyahlar giydik.. Ya da buna benzer kimin elinden ne geliyorsa..

Peki sonra?

İşte benim korktuğum nokta bu.. Kars'ta, 9 yaşındaki Mert Aydın'ın uğradığı tecavüzün üzerinden ne kadar geçti? Ne yapıldı bunun için? Suçlular nasıl cezalandırıldı? En önemlisi bundan ibret alındı mı ya da tedbir alındı mı? Başka bir Özgecan vahşeti yaşanmaması için daha kaç tane kendi tükürüğünde boğulası, sapık, cahil, yobaz zihniyete gencecik insanlar kurban gidecek? Kimse bana eğitimle demesin. Değil çünkü. Belki çok önce öyleydi ama o tren buralardan kaçalı çok oluyor.

Öylesine leş bir toplum olmuşuz ki böylesine bir vahşet üzerinden bile prim yapılmaya çalışılıyor. Futbol programları bile bu gencecik kızın fotoğraflarının altına duygusal müzik koyup, tripten tribe girerek reyting yapma, gündemden kendilerine düşen payı çıkarma peşindeler. Kendini "sanatçı" olarak nitelendiren bir insanlık müsveddesi, bu olayın hemen ardından yine suçu kadınlarda arayan bir zihniyetle "kendiniz kaşınırsanız böyle olur" demeye getiren bir tweet yazıyor. Eceli gelen köpek cami duvarına işer misali.. Ama tahmin ettiği gibi olmuyor ve halk sessiz kalmıyor bu zihniyete. Baktı ki olacak gibi değil önce siliniyor o yazı, ardından az önce bahsettiğim futbol programına bağlanıyor ve yine ve yine mağdur edebiyatıyla, kendisine bir linç kampanyası başlatıldığını iddia ederek hem kendisini aklamaya hem de özür dilemeye çalışıyor.. Çünkü biliyor ki yediği halt bundan sonra bırak para kazanmayı, sokağa bile çıkmasını engelleyecek. Çünkü çıkarları insanlıklarından önce geliyor! Çünkü biliyor ki bu insanlık dışı düşüncesine olan tepkiler daha da büyürse sahibi onu adaya götürmez.. Ama şöyle bir gerçek var; Bazı şeylerin özrü olmaz.

Hadi bunu bi kenara bırakalım.. O kim ki diyebilirsiniz.. Haklısınız da. Devlet nerede? Gezi zamanında; hiç yaşanmadığı halde, kabataş'ta başörtülü bir "bağyan"'ı zincirli ve deri pantolonlu adamların taciz ettiği iddiasını daha aslı astarı var mı diyerek incelemeden savunmaya kalkan, lafa gelince kadınlar her şeyimizdir, Annelerimizdir, bacımızdır, onlar bize Allah'ın emanetidir deyip, böylesine kabataştaki gibi hayal ürünü olmayıp gerçekten yaşanmış bir vahşet karşısında sessiz kalan hükümet nerede? O 9 yaşındaki erkek çocuk da mı mini etek giyiyordu? Onun da mı rızası vardı? diye sorarlar adama.. "Adama" derken lafın gelişi.. Ama lafa gelince muhafazakar, lafa gelince müslümanız.. Evet.

Benim derdim ne yapılması gerektiği.. Artık ne yapılmalı ki bir daha böyle bir vahşet yaşatılamasın ve 3 gün sonra unutulup gerizekalı rutin televizyon hayatlarına dönülemesin..

Bir annenin "Kızım çok acı çekmiştir, keşke kurşunla öldürseydiler." lafını duyduğumda durdu benim için zaman. O iki tane hayvan için diliyorum ki ölmesinler. Asla. Bu kadar kolay değil. Ölmek için yalvarsınlar ömür boyu. Ömür boyu sürecek bir işkence olsun. Adam da değiller, Erkek de değiller ama kağıt üzerinde onlarla aynı cinse mensup olarak geçtiğim için ben utanıyorum..

Umarım rahat uyursun güzel kız.




29 Kasım 2014 Cumartesi

Bir Uykusuz'un Rüyası Vol#28

Çıkmaz sokak..

Çoğu insanda olan çıkmaz sokaklarda kapana kısılmışlık ya da tedirginlik hissinin bendeki karşılığının huzur olmasını, çocukluk oyunlarımı çıkmaz sokaklardan birinde oynamış olmama bağlayacakken; yıllardır kullanılmayıp sarmaşıklara ve otlara teslim olmuş tren istasyonundaki, mevsimsel aralıklarla döven yağmurdan çürümüş tahtaları ve paslanmış demir iskeletiyle ayakta durmaya çalışan bankta oturmuş, hayattan elini eteğini çekmeye hazırlanan yaşlı bir çiftin istenmeyen gebeliği gibi peydah oluşumdan bu yana 7 saatin geçtiği düşüncesini soluyorum ciğerlerime...

Gidecek bir yeriniz olmadığını fark ettiğiniz an evinizdesinizdir. Her neresi olursa olsun..

Ciğerlerime çektiğim düşünceyi bir nargile bağımlısının en sevdiği yemekten sonra çektiği ilk fırttaki istekle koyveriyorum. Yola çıkalı oldukça zaman olmasına rağmen şuan bulunduğum noktanın bir güzergahın ilk istasyonu ve çıkmaz sokak olması, aslında bir arpa boyu kadar bile yol alamadığım gerçeğini yüzüme vuruyor. Yeni başladığınız bir kitabın dilinin sizi sarmaması yüzünden bir türlü ikinci sayfaya gönül rahatlığıyla geçemeyip bir önceki paragrafı tekrar ve tekrar okumanız gibi..

Drezin.. Daha önce bir drezin'i hiç gerçekte görmemiştim. Bir tren atomlarına bu kadar güzel ayrılamazdı. Belki biraz dinlenmek istediğimden belki kendimi bir sonraki rounda hazır hissetmediğimden bu kadar uzun burada bekleyişim.. Ya da bunların hepsi yıllardır kullanılmayan bir istasyonda bekleyene yolcu değil de salak denebileceği düşüncesine ayak üstü uydurulan bahaneler...

Hayatta yalnız olduğumuz gerçeğini çok küçük yaşta öğrenip, Tanrının kulları için çok daha ileriki yaşlarda öğrenmelerini bekleyerek hazırladığı sürprizi bozanlardanım. Ama insanlara ve sürprizi hazırlayana bunu belli etmemek için yüzüme ara sıra o şaşkınlığı ve tuhaf gülümsemeyi iliştiriyorum. En azından hayattan bu kadarını öğrendim..

Bazen seçebileceğimiz ikinci bir seçenek yokken ya da tam tabiriyle tek çaremiz varken yine de düşünmeyi seçeriz. Bunun sebebi tamamen hayvani yapımızın ait olduğu doğaya inat insani egolarımızı çiğnetmemektir. Sonuçta "mecbur değildim ben karar verdim" diyebilmek için. Tamamen bu dürtüyle drezin'e atlayıp asılıyorum kola.. Çocukken sadece çizgi filmlerde denk gelebileceğiniz; tren raylarında giden dört tekerlekli, iki kişinin karşılıklı olarak bir kolu indirip kaldırmasıyla yol alabilen bu aletin gerçeğini görmek insana yıllar sonra çocukluğuna ait sandıkta bulduğu jelibonların kokusu gibi geliyor.. İkinci kişinin eksik oluşu, bu son duraktan itibaren nereye gittiğini bilmediğim yolda daha da zor bir yolculuğun beni beklediğini gösteriyor.

Bir yeri sahiplenmeniz ya da kendinizi artık oraya ait hissetmeniz için orada ne kadar zaman geçirmeniz gerekir? Çocukken yastıklar ve nevresimlerle yaptığınız sığınak, anne baba kavgasından; duygularınızın etrafa saçılmasını önlemeye çalıştığınız ve 7 saatinizi geçirdiğiniz bank, sonunu göremediğiniz bir viraja benzeyen yolculuk öncesi psikolojisinden sizi koruyabilir mi? Yanımda sadece çantam..

Yerde bulduğum, üzerindeki tarih silinmiş bir biletin üzerine uykusuz yazarak bankın üzerine bırakıyorum. Tarih yazısının silinmiş olması bir bakıma yolculuğumun zamandan soyutlandığını hissettiriyor. Sadece bir kaç saniyeliğine.. Hepsi o kadar..

İstasyon yıllardır kullanılmasa da benden sonra bekleyecek olabilir düşüncesiyle ya da insanın aptal doğası gereği iz bırakmaya çalışmasıyla yaptığım bu hareket; tuvaletinizi yaptıktan sonra rulodaki tuvalet kağıdının bittiğini farkedip dolaptan yeni ruloyu alırken ne kadar özen gösterseniz de ıslak parmağınızın ruloda bıraktığı izle sizden sonraki kişiye "Oradaydım" mesajı bırakmanızla hemen hemen aynı hissiyatı taşıyor..

Yürümeyi tekrar öğrenen birinin adımlarıyla eş değerde hareket ederek yola koyuluyorum. Drezin bana trenin yavrusundan çok yıllarca ruhani yolculuklara çıktığım lunapark oyuncaklarını hatırlatıyor.  Gökyüzünün katmanlarında yolculuk yaptığım tren, Nuh'un gemisindeki hayvanları topladığım gondol, 15 derece geriye yatarak dünyanın merkezine seyahat edebildiğim dönme dolap ve şuan önümdeki viraj gibi, bir yere varacağına kendinizi gerçekten inandırırsanız istediğiniz her yere gidebileceğiniz atlı karınca..

Tı-tık tı-tık.. Tı-tık tı-tık..

22 Kasım 2014 Cumartesi

Köstegöbek..

Üniversiteden sınıf arkadaşım Burak Apaydın benim gibi bağımsız sinema yapmayı tercih eden sevdiğim arkadaşlarımdan.. Çoğu meslektaşımızın kolay kolay göze alamayacağı bir şey yapıp, ekibiyle bir köye gidip, sponsorsuz bir şekilde, tamamen kendi ve köylünün yardım ettiği imkanlarla film çekmeye karar verdi. O kırılma noktası nasıl oldu diye sorduğumda da çok önemli bir şey söyledi bana;

"Yapamayacağımızı söyleyen çok kişi oldu. Fark ettik ki kime bir şey danışsak, belik isteyerek belki istemeden bize neleri yapamayacağımızı anlatmaya başladı. Biz hiç birine kulak asmadık ve yaptık."

Bu kilit nokta. Gözü karartıp yola çıkmak gerekiyor. Arkadaşımı tekrar tebrik ediyor, kendi yazdıkları filmin tanıtım metni ve mini fragmanıyla sizi başbaşa bırakıyorum :)





"Sanatçı! Aydın! Eğitimci! Entellektüel!

Bu ve bunun gibi kelimelerin ardına saklanmaya çalışan acınası insanlar...

Sağlanamayan aydınlığın sorumlusu sizlersiniz. Evet. Muhafazakarlar değil, sizlersiniz. Bu, bir hastayı hasta olduğu için suçlamakla eş değerdir. Muhafazakarların gelişme ve geliştirme kabiliyeti yoktur. Muhafazakarlık bir sonuçtur. Aydınlanamamanın sonucu. Aydınlar(!) sahip olduğunuz bilgiyi; geliştirmek ve aktarmak yerine, daha fazla rahat yaşam için dilenmekle harcıyorsunuz.

Eğer bu coğrafyanın %98'i doğduğunda kendini hala Orta çağ'da buluyorsa; bu toprakların üretim ve aktarım dinamikleri küflenmiş demektir. S.ktiğimin ressamları, heykeltraşları, yazarları, şairleri, tiyatro ve sinemacıları, zartları zurtları daha fazla ünlü olun ve kaldığınız yerden mastürbasyonunuza devam edin.

Bu topraklarda çocuklar öldürülüyorsa, çalıştırılıyorsa fabrikalarda bütün gün, s.kiliyorsa imam nikahı bahanesiyle 8 yaşındaki çocuklar kartlaşmış adamlar tarafından, dağlarda hiçbir sebebi olmadan insanlar birbirini öldürüyorsa ve ülkenin tamamına yakını her akşam s.ktiğimin televizyonunda saçma sapan seyirlere mahkum oldurulmuşsa, kimsenin aydınım demeye hakkı yoktur bu topraklarda.

Karanlık bir odada yandığını iddia eden bir ışık kaynağı olabilir mi?

Necip Hablemitoğlu ve onun gibiler aydınlatma çabasına girdiği anda infaz edildi. Bu ülkenin emeğini sömürme hesapları yapan kapital tanrılara kafa tuttu. 10 yıl, 50 yıl sonra bu coğrafyada doğacak canlılar için... Öldü...

Şimdi biz 14 kişi ve 5 köy çocuğuyla bir kıvılcım çıkartabilmek için karanlıkta bu çağın en etkili ve dürüst aktarım biçimi olan bağımsız sinemayı kullanıyoruz.

Hedef kitlemiz karanlığa mahkum edilmiş olanlardır."



13 Kasım 2014 Perşembe

A113'ün anlamını biliyor musunuz?

Bir animasyon hastası olarak Pixar'ın yeri bende çok ayrıdır. Ve zamanında A113 detayını fark edebilmiş biri olarak kendimle gurur duyuyorum :) Animasyonun, çizgi filmlerin ne kadar meşakkatli işler olduğunu biliyorsunuzdur. Ve kötüsüne katlanılamadığını da.. Pixar birçoğu arasında gerçekten parlıyor bu anlamda.

Peki nedir bu A113? Bir çok Pixar filminde mutlaka bir sahnede bir yere gizlenmiş halde görebilirsiniz bu sayıyı. İlk başlarda öylesine uydurulmuş bir sayı işte izlenimi uyandırmıştı ancak filmler çoğaldıkça ve sayı hiç değişmedikçe insanlar anlamını merak etmeye başladı. Bugüne kadar 14 Pixar filmi başta olmak üzere 45 filmde görülen A113 sayısının; tüm bu filmlerin yapımında çalışan animasyoncuların, grafikerlerin, çizerlerin mezun olduğu California Institute of Arts'taki sınıfın kapı numarası olduğu ortaya çıktı.

Benim çok hoşuma gitti bu bağlılıkları. Ben de oradan mezun olmuş biri olmayı çok isterdim. Yıllarca aynı sıralarda eğitim gördüğünüz arkadaşlarınızla hayallerinizi paylaşıyorsunuz, projeler tasarlıyorsunuz, bir nevi vefa göstergesi olarak da böyle bir parola buluyorsunuz. Ben gerçekten çok imrendim. Sanırım bundan sonra sahnelerde "A113" aramaktan filme odaklanamayacağız...







29 Ekim 2014 Çarşamba

Cumhuriyet demek...


Bugün 29 Ekim.. Bugün belki de 91 yıldır bu ülke için yılın en önemli günü.. Bu ülkeye edilen ama milletimizin mazlum genlerinden mi yoksa aptallığından mı anlayamadığı en büyük ve güzel armağanın kutlandığı o kutsal gün!

Karşı gelen bazı çevre ve zihniyetlerin o karşı gelişlerini dile getirmelerine olanak sağlayan Cumhuriyetin kutlandığı güzide gün..

Peki bu yıl nasıl kutluyoruz bu günü? Her yıl ettiğimiz, "Bu yıl daha çok insan Cumhuriyet Bayramının anlamını kavrar, ne kadar önemli olduğunu anlar." temennimizin bu yıl neresindeyiz?

Bu sabah gördüm ki bu temenniye yaklaşamamışız bile. Bırakın bu günün önemini anlamayı, bu gün için heyecanlanmayı, çoğu insan için sıradan bir günden farkı kalmamış. Ülke için en önemli şey olan, geleceğimizin teminatı olarak gördüğümüz çocuklarımıza örnek olmak umrunda bile değil adamın. Balkonuna bayrak asmayı bir zorunluluk olarak görüp, konu komşu siyasi görüşümü anlar ya da bu sene dağıtılacak erzaktan faydalanamam korkusuyla yaşayan insanların dönemi olmuş..

"Nerde o eski bayramlar" kıvamında bir tribe girmek istemiyorum ama ben çocukluğumdaki Cumhuriyet Bayramının sabahını hiç unutmuyorum. O sabah ki heyecanımı, kahvaltıyı bir an önce bitirip annemle ya da babamla tören alanına bir an önce gidebilmek için duyduğum telaşı.. İçimdeki o mutluluğu anlatamam.. Üstüne her yıl eklememiz gerekirken, bizden sonrakilere aktarmamız gerekirken bu yıl neresindeyiz bu kutlamaların? Bu sabah bir ilköğretim okulundaki törene gittim. Bir çok öğretmeni tenzih ederek söylüyorum bunu ama bazılarının kesinlikle öğretmenlik yapmaları yasaklanmalı. Hatta bu zamana dek yaptıkları yüzünden cezalandırılmalılar. Bu kadar özensiz, bu kadar çocuklara hiç bir şey katmayan saçma sapan insan benim canımı acıtıyor.

30 yaşımda, Cumhuriyet Bayramı sabahları hala çocukluğumdaki heyecanı duyuyor olmamın bence sebebi ilkokul öğretmenim. Öylesine güzel işlemiş ki bize Atatürk sevgisini ve bu günün önemini, geçtim yobazını bokunu püsürünü, kralı gelse silemez kalbimizden!

Her geçen gün daha da kötüye gidiyor olabilir. Ben de bu düşüncedeyim. Ama ben benim dönemimden, benim gibi yetiştirilen çocuklardan da çok umutluyum. Bugün insanların inançlarını sömürenler her şeyi tekellerine almış gibi görünse de, tek adam laflarıyla, başkanlık sistemi sevdasıyla saraylar inşaa edilse de, daha bir kaç ay önce yaşanan ve 301 kişinin öldüğü (301 olmadığını hepimiz biliyoruz. Bir vardiya da 650 kişi çalışıyordu) maden kazasından sonra güya ders alınıp yasa değiştirilse de (yasanın içeriği aynen kalmıştır.) insan hayatı hiçe sayılıp bu değişiklikten sonra bile yeterli kontroller yapılmasa ve bugünkü 18 olarak belirtilen işçimiz yine madende mahsur kalsa da ben benim neslimden umutluyum. O kadar leş bir yüzsüzlük dolanıyor ki ortalıkta, mide bulandırıcı. Ülkemde hiç ama hiç bir şey hakkı verilerek yapılmıyor resmen. Bu net.

Ben olsaydım yerlerinde, ekrana çıkıp demeç vermeye yüzüm olmazdı. Dünyada örneği yokmuş bir madeni su basmasının. Sen tedbir ne demek bilmiyorsun ki? tabiki senin ülkende olacak bu kaza. Yurt dışından örnek veremedin di mi bu sefer? Sıkıştın mı noldu? Tüm dünya ebola tehdidine karşı kırmızı alrama geçmiş. Soruyorlar bizimkine ne gibi önlemler alındı diye.." Tüm birimlerimiz gereken önlemleri aldı" diyor. Alınan önlem ağza takılan lastik maske. Biz de bu kadar işte. Bu kadar...

Ben güveniyorum. Üzerime düşeni yaptığıma, Ata'ma verdiğim sözü elimden geldiğince tuttuğumu düşünüyorum. Yaptığım işi en iyi şekilde yapmaya çalışmak da, bir çocukğun yüreğine Atatürk sevgisi düşürmek de bir çabadır. Ve inanıyorum ki benim gibi bir çok insan var...

Böylesine saçma bir dönemde, benim gibi yüreğinden Atatürk sevgisi eksik olmayan herkesin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını gönülden kutluyorum.

Ne Mutlu Türküm Diyene!

13 Eylül 2014 Cumartesi

Yaşayanların Ağzından "Süper Baba"...

Zamanın belki de tüm Türk dizilerinin en iyi dizisi denilebilir onun için. Benim yaşıtım bir çok çocuk için pazar günleri yapılan banyonun ardından "Bizimkiler"'i izlemek nasıl tarifsiz bir ritüelse, cuma akşamları da "Süper Baba"'yı beklemek öyleydi. Çok klasik ve doğru bir laf vardır;

"Seyirci samimiyetsizliği anında fark eder."

Bu bana göre tartışmasız bir gerçektir. O kadar çok örneği var ki. Süper Baba gibi içten, samimi ve bizden olmayan tüm yapımlar teker teker eleniyor ve dizi çöplüğündeki ebedi yerlerini alıyorlar. Daha jeneriğindeki flütle bile tavlardı bizi. Müzik derslerinin vazgeçilmezi oldu sonra. Müzikleri, oyuncuları, mekanları.. Bir başlarına çok iyi ve biraraya gelince oluşan tablo kusursuz. Yıllar sonra, bu güzel ve sıcak dizinin oyuncularıyla, setteki anılarını ve diziye dair düşüncelerini paylaşabilecekleri bir röportaj yapıp çok güzel bir belgesel ortaya çıkarmışlar. Yalnız bazı bölümleri malesef eksik. Sadece birkaç bölümünü internet ortamında bulabildim. Aşağıda da bunlardan bazılarını yayınlayabiliyorum. Umarım siz de izledikçe sahneleri hatırlayıp o günlere gidersiniz. İyi seyirler :)