4 Şubat 2013 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#15

Tı tı-tı tık... Tı tı-tı tık...

Bir solucanın öğle yemeği olduğunuz hissini uyandıran metrodan sonra, yeryüzünde birliktelik ve liderini takip etme duygusunun en yüksek olduğu tren, yağmur sonrası açan güneş gibi geliyor bana. Dört tarafımızın tezatlarla çevrili olmasına rağmen, sıkıntılı bir yolculuktan sonra ulaştığım Haydarpaşa Garı'nın kalabalığı hiç bir izleniyormuş hissi uyandırmazken, gecenin soytarısıyla başbaşa yaptığım metro yolculuğu baştan aşağı bu tedirginlikle örülüydü...

Küçüklüğünüzde çok sevdiğiniz ve sürekli yanına gitmek istediğiniz, babanızın yakın bir arkadaşının yıllar sonra sizi hayalkırıklığı ve bir tutam burukluğa boğan göbekli ve saçlarının tepesi kelleşmiş hali gibi, Haydarpaşa'nın yanan çatısı çocukluğumun bir parçasını daha koparıp alıyor. Hatıralarınızda beslediğiniz bir kokuyu, çocukluğunuzun geçtiği evin pencerelerini açık unuttuğunuz için artık duyamamak gibi...

Yıllardır bir klasik haline gelmiş olan gar çıkışındaki merdivenlerde durup, insanın İstanbul'u karşısına alması ritüelini küstahça tersine çeviriyor ve bugünüme sırtımı dönerek geçmişimi karşıma alıyorum. İstediği kadar dökülsün saçları... Yine de tüm ihtişamı ve günahlarıyla önümde duruyor paşa. İçeri girdiğimizde Maça'nın çığlıkları yankılanıyor. Amacının tamamen benimle dalga geçmek olduğuna emin olduğum; kimine göre savaş çığlığı, kimine göre bir veda sonrası ağıt gibi görünen bu çığlıkların arasından bir ud sesi yayılıyor duvarlara. Kendinden evvel ölen eşinin yanına kalkacak treni beklerken şarkılar mırıldanan yaşlı bir adamın duvardan yansıyan nağmeleri... Yüzünde acı da olsa bir gülümseme... Çünkü insanlar büyümez. Onlar oynadıkları oyunlar değişen çocuklardır...

Numaratörden sıra alan birinin terbiyesiyle son vagonda boş bir kompartımana yerleşiyorum. Çabuk bir hareketle omzumdan cam kenarına sıçrayan Maça, dışarıda kimse olmamasına rağmen vedalardan tiksinircesine,  içerideki ölü evi sessizliği ve bizi bekleyen olayların tedirginliğinden uzaklaşmaya çalışıyor...

Diğer tüm ulaşım araçlarının aksine, trenler sizin ayrılığınızın tadını çıkarırcasına ağır çekimde başlar hareket etmeye... Ne tesadüftür ki insanların elleri yavaşça hızlanan trenin penceresinde birbirinden koparken tütmeye başlar zevk dumanları. Ama babamdan öğrendiğim bir şey daha var...

Ne annemin evlilik yıldönümünde ölmesi, ne de kardeşimle birlikte babama sürpriz yapmak için annemin o akşam hazırladığı masanın altına saklandığımızdan babamın bizi de öldürememesi... Hiç bir şey tesadüf değildir...

Tıpkı metrodaki soytarıyla yine aynı trene binmemiz gibi...

3 yorum:

  1. Anladığımı sandığım şey, doğru değildir umarım.....Korkunç bir şey bu...

    YanıtlaSil
  2. Bu bir hikaye değil mi, buna inanmak isterim. İnanmayı sadece senin böyle bir trajedi yaşamadığını bilmek için istiyorum...

    YanıtlaSil