29 Ocak 2013 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#14

Gözlerinizi kapatın... Sessizliği ve karanlığı hissedin... Göz kapaklarınızın altındaki karanlık küstah bir mürekkep gibi yayılsın tüm ışığın üzerine. Gece, idam mahkümunu infaza götürmeye gelen bir gardiyanın kendinden emin tavırlarıyla teslim alsın sizi... Artık özgürsünüz...

Düşünün... Özgürleştiğiniz bu anda, evinizin defalarca kilitlediğiniz kapısının dışarıdan, yavaşça, polis barikatını aşamayacağını bildiği halde orada can vermenin kutsallığının farkında olan bir devrimci edasıyla zorlandığını düşünün... Maça'yla birlikte patikaya ilk adımımı atıyorum ve kalp atışlarım göğüs kafesimi aynı tavırla zorluyor. Yıllar sonra çıplak ayaklarla ormanı yürüyerek geçmek, hissetmek, lütfedip bir tören bile yapılmadan sessizce doğal ortamına salıverilen bir hayvanınkinden farksız benim için. Maça için... Bilmiyorum...

Küçükken akılımı kör eden, hayatımın seyrinin değiştiği anda bile zihnimde dönen "Dünya'nın Merkezine Seyahat" çıkabileceği en ironik biçimde karşımda şimdi. Bu kitabı okuyan her çocuk gibi bir gün bu seyahate çıkma fantezim yerini lunaparkta öğrendiğim bir gerçeğin kollarına bırakırken mırıldanıyorum... 15 derece... Kollarınızı yana açarak 15 derece geriye yattığınızda neresinde olursanız olun Dünya'nın merkezi olduğunuzu, lunaparkta gece çöktüğünde doğan krallığında öğrenen ben, her şeyini kaybettiğini kabullenemeyen ve elinde gururdan asasıyla kendine yalan söylemeye devam eden bir kral gibi kendi geçmişimin merkezine seyahate çıkıyorum...

Ama bu defa yalan değil... Omzumdaki yol arkadaşımın siyah gözyaşı kadar berrak her şey...

İstanbul... Yaşanmayı bekleyen günahların şehri. Yıllar önce bindiğimde de boğazın saçlarını tarar gibi dönüyordu vapurun pervaneleri ama hayatımda ilk kez biniyordum metroya. O nedenle gecenin 12'sinde vagonda benimle birlikte yalnızca üstü çıplak, altında yırtık pantolon ve kafasında sarı-lacivert-kırmızı-siyah dört kollu şapkasıyla bir soytarının, en uç tarafta kapalı gözlerini bana dikmiş oturuyor olmasının normal olup olmadığını bilemiyorum... Ya da tesadüflerin ne renk olduğunu...

Belki çocukluktan kalma bir takıntı belki sonradan...

Konuşmaya başladığı an ele verir insan kendini. Bu nedenle hiç konuşmayan her zaman tekinsizdir.
Hayvanlarla girilmesi yasak olan bir yere omzumda gardiyanımla girmenin gerginliğine, kapalı gözlerinin ardından sizi izlediğine emin olduğunuz bir yabancının sessizliğinin korkusu ekleniyor.

Biliyorum. Beni dinliyor...

1 yorum:

  1. O kadar iyi anladım ki seni. Çok da güzel olmuş bu yazı, çok beğendim.

    YanıtlaSil