6 Aralık 2012 Perşembe

Bekleme Salonu...


Durun. Şuan ne yapıyorsanız bırakın ve bir dakikalığına ne yaptığınızı, neden yaptığınızı düşünün... Bir dişçi'nin bekleme salonundaki gerginlikle ve aceleyle yaşıyoruz hayatımızı. Bekliyoruz...

Bekleme salonunda otururken içerdeki hastanın sesleri gelir... Tedirgin oluruz. Kendi canımız acıyormuşçasına. Dünya bir bekleme salonu gibi geliyor bana. Öyle inancı kuvvetli biri değilim ama "Her canlı ölümü tadacaktır" gibi inkar edilemez bir cümle var. Ve her nereye gideceksek, bir bekleme salonunda huzursuzca ayağımızı sallıyoruz. Hiç birimiz muayene sırası için ne kadar zamanımız olduğunu bilmiyoruz ama öyle şeylerle vakit geçiriyoruz ki... İnsanın hayatında en önemli şey ailesi olmalıdır. En değerli... Peki ne kadar vakit ayırabiliyoruz? Sevdiklerimize? Muayene salonunda başımıza ne geleceğinden emin miyiz? Bir daha sevdiklerimizi görebileceğimizden?

Her birimiz sabah işe yetişme teleşıyla koşturuyoruz. Akşam başka hiç bir şey yapmaya dermanı kalmamış et parçaları olarak evlerimize ulaşmaya çalışıyoruz. Terbiye edilmiş, dövülmüş ve kızartılmaya hazır... Ne için? Hayatımızı sürdürebilmek. Peki kaybettiğimiz ve boşa geçen zaman? Yarın bir gün ailenizden çok sevdiğiniz birinin bulutlara gittiği haberini aldığınızda onunla daha fazla vakit geçiremediğiniz için pişmanlık duyar mısınız? Ben duyarım. Ve ne yaparsam yapayım duyacağım gibi hissediyorum. Bu tabiki tercihen yaptığımız bir şey değil, buna mecburuz ama bu beni çok düşündürüyor. Uyku hali gibi yaşamak. Bir ölüm haberi aldığımızda uyanıyor, kendimize gelip gerçeği görüyoruz... Sonra tekrar hayatın ritmine kapılıp unutuyoruz...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder