21 Ocak 2014 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#24

Boşluk..

İçimde; sonu olmayan, ruhumu her saniye daha da derine yutan bir kara delik var.

Babamın bakışları…

Tanrı'nın eskiz defteri gibi çocukluğum. Her defasında deneyip her defasında yanılan.

Ama yine de utanmadan, babasından kalan konağı hacze gelen memurların karşısına süslenerek ve kalan son parasıyla aldığı parfümünü sıkarak çıkan kokonanın gururuyla kaldırdım parmağımı yola doğru…

"A" tuşu basmayan bir daktiloyla bahanelerimi haykırmaya çalışıyorum insanlara. "ama"'larım, "fakat"'larım olamadan. Ve kendi yaşantılarıyla kıyasladıklarında; çığlıklarım, gece düştüğünde damda çaldığı kemanıyla şehrin üstünü örten kemancının anlattığı korkunç masaldan ibaret oluyor.

Güneşten mi ya da onları çok nadir kullandığımdan mı bilmiyorum gözlerim kamaşıyor. Yaklaşan araba  sıcağın yolu haşlamasıyla uzaktan bir buhar hüzmesinde dans eder gibi görünüyor. Daha yakına geldiğindeyse aslında pek de gönlü olmadan başkaları tarafından piste itilmiş zoraki bir katılımcı edasıyla netleşiyor fotoğraf.

Gözlerimin ışığa alışmasıyla; hurda sınıfına takdirnameyle terfi etmek üzere olan bir kamyonetin, frenlemeyi tutturamayıp bir kaç adım uzağımda durması bir oluyor. İçinde küçük kızı ve ondan da küçük oğluyla olan adam, yaptığı yanlışı affetirmek ister gözlerle bana dönüyor. Ya da ben öyle olmasını umuyorum. Ancak o an dikkatimi yalnızca bir tek şey çekiyor. Kamyonetin kasasındaki yeşil alaturka koltuk…

Bakışlarımı adamın yolculuğa davetkar bakışlarından alıp, yıllardır tanıdığım ama tanıdığımı bilmediğim bir arkadaşı görmüşçesine koltuğa dikiyorum. İktidarı kaybettikten sonra ülkesinden kaçarken yanına yalnızca tahtını almayı başarabilen, ülkesini kaybettiği halde kibrinden hiç bir şey kaybetmeyen devrik bir kral gibi ağır ama gururlu adımlarla kamyonete doğru yürürken adam ve çocukların arasında geçen bir kaç saniyelik tedirgin bakışmayı hissediyorum. "Evine hoşgeldin" diyen bir rüzgar gibi ruhumu okşuyor. Tüylerim diken diken…

Çocukların olduğu tarafa yaklaşıp eğildiğimde çoktan bir yabancıyla konuşacak olmanın huzursuzluğunu üstlerinden atıp ucu kırık camı indirmiş oluyorlar. Üzerimde hala sanki ben onlardan değil de onlar benden yardım istiyormuşçasına gereksiz bir tavır. Söze benim başlamam gerekirken, çocuklarını koruma iç güdüsüyle ve durduğuna çoktan pişman titreyen ses tonuyla adam soruyor..

- Hayrola birader?
+ Ne tarafa gidiyorsunuz?
- Az ilerde çiftliğimiz var.. Sen merkeze gideceksen ters tarafta duruyorsun. Karşıda beklemen lazım..
+ Yok merkeze değil.. Zonguldak'a gidiyorum.

Çocukların korkulu ama meraklı bakışları arasından adam beni baştan aşağı süzüyor. Üstüm başım ve her hareketimden belli olan halsizliğimin çizdiği tekinsiz tip adamı daha da tedirgin ediyor.

- Zonguldak mı? Valla birader dediğim gibi 25 km kadar gidicez, oraya kadar bırak dersen götüreyim ama bu halde nasıl gidicen ki sen? Kaza falan mı yaptın?
+ Karışık biraz.. Eyvallah, çiftliğe kadar atarsan iyi olur.
- E gel bakalım..

Adam; çocuklarına, birbirlerine yanaşıp bana yer açmaları için bir bakış atarken devreye giriyorum.

+ Ya usta, ben hiç sıkıştırmasam da şu kasadaki koltukla gelsem nolur?
- Bi şey olmaz da üşürsün, kasada rahat edemezsin sıkışır çocuklar gel..
+ Yok yok siz rahat olun bi şey olmaz..

Anlam veremeyen bakışlar arasında kasaya atlayıp, tahtına dönen kral edasıyla beni çektiğini hissettiğim yeşil koltuğa yerleştiğimde, gösterinin başlaması için ellerini iki kere vuran kral gibi yola koyulabileceğimizi içerdekilere müjdelercesine kasaya vuruyorum..

Tak tak..

Gösteri başlıyor..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder