Sayfalar

17 Nisan 2013 Çarşamba

Kadının Adı Yok...


Söze nerden başlayacağımı bilmiyorum.. Ama artık insanlıktan çıktığımızı biliyorum. Bugün rastladığım bir haber bir çok açıdan tokatladı beni. Yine kadına uygulanan şiddet haberiydi ve ilk tokat artık bu haberleri normalmiş gibi gördüğümüzü fark etmemle geldi. İkincisi ise haberin kendisi..

Kimse kusura bakmasın kişilerden bahsederken hak edilen sıfatı kullanacağım.. Ahmet E. adındaki orospu çocuğu, 3 çocuk annesi eşi M. E.'ye inanılmaz işkenceler etmiş.. Hobi olarak resmen.. Hadi Ahmet orospu çocuğu, yapmış.. Peki yargı? Kadın o kadar çok yere başvurmuş ki.. Olaya bakan ilk savcı şikayetten tam 6 yıl sonra sadece "tehdit" suçundan dava açmış! Bu nasıl bir saçmalıktır? Bunun hangi kanunda yeri vardır? Kadın, sığınma evine kaçmış ve ifadesi resmen kan dondurucu.. Adam, adam değil ya lafın gelişi, kadının ellerini ve ayaklarını bağlamış, o haldeyken ölesiye dövmüş, yanan tüple kalçasını yakmış ve son insanlık dışı harekete geliyorum, önce köpeğe tecavüz ettirip sonra da kendi etmiş...

Ben ne denir, ne yapılır bilmiyorum.. Beynim durdu resmen.. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bu adam için 12 yıl  ceza isteniyormuş.. Mahkemeye gelmemişmiş, yakalama emri çıkarılmışmış.. Çok ciddi söylüyorum, idam cezasının tekrar yürürlüğe girmesini çok istiyorum.. Bu orospu çocuğu böyle şeyler yapacak, sonra 12 yıl hapse tıkacasın? Sokayım senin adaletine ben!!! Çükünden meydanda sallandıracaksın ibneyi bak bakalım noluyo ozaman...

Aranıyor...!

Neye inanıyorsunuz bilemem.. İster Adem'le Havva'nın bilmem kaçıncı göbekten çocuğu olduğunuza ister evrimle bir bakteriden bu günlere geldiğinize, ister hayal gücünüze kalmış diğer teorilere... Gerçek olan ve bugüne kadar deneyimlenen tek bir şey var. "Hayata bir kere geliyoruz"

"Ne için"'inini sorgulamak falan değil kesinlikle amacım. Herkesin kendine göre nedenleri vardır mutlaka. Kimi de hala nedenini arıyordur. İstekler mutlaka değişebilir.. Örneğin kimi başarı ister, kimi mal mülk, kimi kendini bir şeylere adamak ister vs... Sonuç olarak bunların hepsi kendi içsel eksikliklerimizi tamamlama adına bilinçli ya da bilinçsiz kalkıştığımız hareketler. Tek bir arayış dışında. "Huzur."

Bence temelde herkesin ortak arayışı bu. Çünkü böyle olmasaydı sanırım bazı insanlara çok saçma gelen durumlardan bazı insanlar mutlu olamazdı. Örneğin; hayatın tüm hareketliliğinin ve bokunun olduğu İstanbul'un curcunası bazısı için vazgeçilmezken, Ege'de bir sahilde sabahtan akşama kadar kendi halinde takılıp bahçesiyle ilgilenen adam için saçmalıktan ibaret. Bu arada o sahilde oturan adam her kimsen sana burdan selamlar.. Kimi şehrin göbeğinde olmak, akşam dışarı çıktığında ışıkların kalabalığın içinde boğulmak; kimi de ormanın yakınında olmak, dışarı çıktığında doğanın sessizliğin içinde kaybolmak ister. Ama aranılan tek şey Huzur...

Bana kalırsa; sabaha kadar projeyi yetiştirmeye çalışıp, ihaleyi alabilmek için stresten sağlığını kaybeden zengin iş adamında, sabah yandaki kafeden aldığı bir fincan çorbayla içini ısıtıp, rahat rahat sokaktaki köşesine yayılan evsizin yaşadığı huzurun kırıntısı bile yok...

15 Nisan 2013 Pazartesi

Sizin Yapacağınız Organizasyonun Ben...

Biraz geç oldu biliyorum.. Ama hem anca vakit bulabildim bunu yazmaya hem de zaten bu kadar aceleyi gerektirecek değeri kendilerine bile vermiyorlar. Geçen akşam televizyonda Türkiye Müzik Ödülleri vardı. Çoğu zaman çok acımasızca eleştirilir bu tarz gecelerin organizasyon bölümü ama bu kez gerçekten sonuna kadar hakettiler eleştiriyi. Sonra çıkar ağlarlar neden Türkiye'de doğru düzgün organizasyon olmuyor ya da neden Uluslararası bir organizasyon Türkiye'de gerçekleştirilmiyor diye. Arkadaşım, sen daha yayın mantalitesinden, bir organizasyonun nasıl yapılması gerektiğinden bihabersin.

2 tane sunucusu vardı yanılmıyorsam gecenin. Biri lisanslı sunucularımızdan Öykü Serter'di, diğerinin adını bilmiyorum gerçekten. Güya röportaj yapacaklar geceye gelen konuklarla. Yayın masasında kim vardı çok merak ediyorum. Ya da yönetmenliğini kim üstlendi bu programın... Öykü yanından biri geçerken onu çağırıyor gel röportaj yapalım diye, hatta aralarında geyik yapıyorlar ve tüm sesler yayında.. Diğer eleman yakalamış bir ünlüyü sıranın kendisine gelmesini bekliyor, kulaklıktan soruyor içeri; "Bu arkadaş neye adaydı? Ha en iyi çıkış yapan.. ok." Bu da bizde yayında. Hayır ya bu bilerek yapıldı o yayın masasındaki tarafından, ya da siz gerçekten hiç bir boktan anlamıyorsunuz.

Bir de üstüne basa basa tüm gece dillendirdikleri bir şey var ki; o da artık "Kral Tv Müzik Ödülleri" değil "Türkiye Müzik Ödülleri"Ymiş adı. Ulan içerik, mantalite değişmedikten sonra adını "Mahmut Abi Şen Kardeşler Müzik Ödülleri" koysan da aynı bok.. Daha röportaj hazırlığının bile seslerini yayına vermemeyi beceremiyorsunuz, sonra Oscar gibi, Grammy gibi konuşmanın, hatta yapılacak espirinin bile saniyesinin hesaplanarak hareket edildiği organizasyonlara bok atmaya çalışıyorsunuz. Sen daha o konuya gelmedin yavrucum.. Sen önce çarpım tablosunu bi ezberle bakim...

12 Nisan 2013 Cuma

Ölümden Sonra Hayat Devam Ediyor...

Valla haberi okuduğumda saçma mı yoksa iyi bir şey mi bilemedim açıkçası. Ama faydalı olabileceği alanlar olabilir. Özellikle tüm işini gücünü genellikle internetten yürütenler için kullanışlı olabilir. Google çıkardığı yeni uygulamayla ölümden sonra mail atmanızı sağlıyormuş. Olay da zaten öldükten sonra sanal ortamdaki hesaplar ne olacak sorusundan sonra peydah olmuş. Kişi öldükten sonra sanal ortamdaki hesplarını dert eder mi? Ediyormuş demek ki. Bu uygulama kişinin ölümünden sonra yapılacakları planlıyor, gizli belgeleri, hesapları siliyor, hatta zamansız ölüm halinde bir yere gönderilmesi gereken bir bilgi varsa mail atıyormuş. Bunun için Google'da "Zaman Aşımı" bölümü seçilerek, ölümden sonra kimlere mesaj göndermek istediğinizi ve ne göndermek istediğinizi seçiyormuşsunuz. Öldükten sonra son kez mesaj vermek yada bunu bilmeyenlere ölümcül bir şaka yapmak isteyenlere duyurulur..:)

11 Nisan 2013 Perşembe

Olsaydın Sen de Keşke...

Gözlerinizi yavaşça kapatın.. O kadar yavaş olsun ki, kirpikleriniz göz yaşınızla ıslanmış teninize değdiğinde oluşan sesi bile duyabilin. Artık karanlık. İstediğiniz renge boyayabilirsiniz. Çocuk olun mesela tekrar. Sabah gün ışığı yanağınıza vurup uyandırsın sizi ve annenizin özene bezene hazırladığı kahvaltı sofrasından bir dilim yağlı ekmek çalıp sokağa atın kendinizi. Çoktan başlamış olsun sokaktaki cıvıltı, hatta geç kalmış olun oyuna.

Çarçabuk arkadaşlarınızın arasına karışıp günün enerjisini boşaltmaya başlayın öğlen güneşi ve annenizin tembihleri başınıza geçmeden. Oyun bitince; bitmez ya, ara verilince Aysel Teyze'nin bahçesine dalın cümbür cemaat.. Ama sessizce. Mutlaka vardır her mahallede bir Aysel Teyze ve bahçesi korkmayın.. Erik çalın, elma çalın.. İçinizde bulunan doğuştan günah keçisini ağaca çıktığı an adını haykırarark ispiyonlayın ve kaçın.. Peşinizden gelip sitem ettiğinde herkes falazdan birer erik versin tatlıya bağlayın.. Öğle vaktine doğru eve çağrılın sonra... Kapıdan girer girmez apartmandaki komşuların dedikodu sesleri kulağınıza, annenizin onlara yaptığı türk kahvesinin kokusu burnunuza çarpsın. Doğruca elinizi yüzünüzü yıkamak için banyoya yollanın ki bir de annenizin eli çarpmasın.

Öğlen uykusuna yatırılın sonra. İstemeyin hiç. Ama yatırılın. İlerde ofiste sabahlayacağınız iş temposunda o günlerin kıymetini anlayacağınızı bilmeden yatmamak için direnin.. Yorgun düşüp uyuyakalın sonra. 2 saat sonra bir komşu kahkasıyla uyandığınızda sokaktaki maç başlamak üzere olsun. Uyku sersemi ilk golü kaçırdığınız için kızsın arkadaşlarınız size. Ama bilsinler yetişmek isterken maça merdivenlerden koşarken giymeye çalıştığınızı ayakkabılarınızı.. Hatta 1-2 basamak yuvarlandığınızı.. Ama aranızda kalsın..

Kim daha yüksek sesle annesini çağırabilecek diye basbas bağırın ve balkona çıkartın sinirlendirdiğiniz annenizi.. Sabahtan akşama kadar boka batmış tipinizi görünce sinir falan kalmayacaktır zaten merak etmeyin. Sonra "Bozuk para var mı?" diye miyavlamaya başlayın bozuk para olduğu halde daha fazlasını vereceğini bildiğiniz annenize.. Arkadaşlarla abur cubur partisi yapın sonra.. Abur cuburun dibine vurun, kafanız gazozdan çakır keyif olsun.. Aşağı mahallenin çocuklarıyla didişin ve cipsine hatta taso'suna maç yapın.. Kazanırsanız eğer mahallesinin onurunu ayaklar altına alınmaktan kurtaran askerler gibi, elinizde cips paketleriyle göğsünüz dik gelin mahallenize.. Havanın kararması yada ezan okununca ezandan daha çok mahallede adınızın yankılanması sizi yolunuzdan döndürmesin. Annenizdir merak etmeyin.

Havanın kararması pek çok anlama gelebilir ama bir çocuk için saklambaça uygun koşullar oluştu anlamına gelir unutmayın. Yorgun düşene, yorgunluktan annenizin kızmalarını, "Babana söyliycem"'lerini duyamayacak hale gelinceye kadar oynayın.. Aynı yere saklanmayın ama.. Olmaz öyle..

Ve Sonra.. Sonra eve gelin.. Yıkasın sizi anneniz.. Ya da kendiniz yıkanabiliyorsanız aferin.. Süzülsün bacaklarınızdan tüm günün eğlence tozları. Çamur ya da kir değil onlar asla.. Yıkanın ki yarın yine kirlenmenin tadı, anlamı olsun.. Sonra dünyanın en güvenli yerinde yastığa koyun başınızı. Yaşayın.. Bunları yapamayan çocukları, belki de her şey yolunda gitseydi sizin gibi olacak olan, sizinle bu güzellikleri paylaşabilecek olan, çocuk mantığıyla bakkaldan alınanlar 3'e bölünecek diye düşünseniz de hayatınıza tahmin edemeyeceğiniz güzellikler katabilecek ölü doğan kardeşinizi düşünün.. Onun için de yapın bunları...

Açın gözlerinizi.

10 Nisan 2013 Çarşamba

"Emek Yoksa Ben de Yokum!

Uzun zamandır gündemi dolduran gerizekalı haberlerin arasına belli aralıklarla serpiştirilen ve medyanın çok da destek vermediği bir konu bu. Tarihi Emek Sineması'nın kapatılmaya, yıkılmaya çalışıldığını duymuşsunuzdur. Şuan gelinen nokta aslında gerilemenin, acizliğin bir göstergesi. Neden gerileme önce dilim döndüğünce onu anlatayım;

Tarihte binlerce örnek bulabilirsiniz... Bir devlet, bir uygarlık düşünün. Düşünün ki kültürel hiç bir değerine sahip çıkmıyor, Sanat eserlerini adab yerlerinin görünüp görünmemesine göre değerlendiriyor, işine gelmeyen heykeli "Ucube" olarak nitelendirip yıkıyor, para kapısı olarak gördüğü tarihi binaları ise avm'ye dönüştürüyor ya da yıkıyor... İşte bu tarz devletler asla ve asla gerilemenin elinden kurtulamazlar. Bir ülkeyi değerli kılan sanat eserleri, tarihi dokusu, mirasıdır. Adı üstünde "Miras". Yani atalarından sana kalan. Yak diye yık diye değil, koru, insanlara sun diye...

Acizliğe gelince... Kapitalizme her gün bir "Küçük İşletme"'nin daha boyun eğdiği-eğdirildiği bir dönemde yaşıyoruz. Mantar gibi her köşe başında biten alış-veriş merkezleri, kendine has dokusu olan "Dükkan" kavramını yok etmek üzere. İnsanlar artık sosyalleşmeyi avm'lere gitmek olarak algılamaya başlamış. Ve bu avm'lerde tekelleşen sinema salonları, Emek Sineması gibi çok önemli bir tarihe ve öneme sahip sinemaların sonunun gelmesine ön ayak olmuş. Aslına bakarsanız istense bunun önüne geçilemez mi? Tabi ki geçilir. Ama Emek Sineması, yıkmak isteyen kişilerce artık politik bir olaya dönüştü. Karşıt düşünenler içinse bir direniş sembolü. Ben açık seçik ifade etmek gerekirse direnişçilerden yanayım. Az mı geldi avm'lerdeki sinema salonlarınız? Godamanlarınızın arabalarını park etmek için daha mı çok katlı otopark yerine ihtiyacınız var?
Çekin o pis ellerinizi Emek Sinemamızın üzerinden!

Kendisini seversiniz ya da sevmezsiniz bilemem ama Türkiye'nin en bilindik sinema eleştirmenlerinden Atilla Dorsay çok güzel bir tepki göstererek, "Emek Sineması'na kazma vurulduğu gün ben de gazeteciliği bırakıyorum" dedi ve sözünü tutarak bugün yazılarına son verdi. Bu tabii ki çok üzücü bir durum. Ancak artık bazı somut tepkiler gerekiyor. Bir çok sanatçı bununla ilgili mektup göndermiş Başbakana... Onu da yapın evet ama daha somut şeylere ihtiyacımız var. Emek Sineması yıkılmamalı. Bu amaç uğruna sesini duyurmaya çalışan insanlara bile tazyikli su sıkılıyorsa, yıldırılmaya çalışılıyorsa zihniyet olarak ne kadar geri gidildiği açıkça ortada sanırım.

Ne kadar üzülsem de teşekkürler Atilla Dorsay...

9 Nisan 2013 Salı

Nostalji Vol#2 - Ciklet Kavanozundaki Cennet Kokusu...

Bazen dün sabah ne yediğimi hatırlamakta güçlük çekerken, çocukluğuma dair yığınla abuk sabuk görüntü var hafızamda. Aslında abuk sabuk değiller. Sadece bana sempatik gelen ve başkası için hiç bir şey ifade etmeyecek görüntüler. Yaşandığı an çok komik olan ama birine anlattığınızda kısa bir sessizlik yaratan anılar gibi. Nedenini bilmiyorum ama sanırım koku hafızasıyla ilgili bu. Sizi etkileyen bir durumda o an çalan müzik ve ortamdaki koku hafızanızın bir çekmecesine ilişiyor mutlaka ve seneler sonra aynı müziği ya da kokuyu duyduğunuzda üşüşüyor zihninize...

Örneğin çocukluğumda Bakkal Ahmet amca vardı. Dükkanın önündeki yola gömülü parlak bir borunun üzerinden atlayarak dükkana girebilirdiniz ve dükkan ahşap bölmelerden oluşurdu. Şekerli ve şekersiz cikletleri karıştırıp koyduğu büyük kavanozun içine kafamı sokup derin bir nefes almayı o kadar severdim ki, bazen bakkala gidelim diye tutturmamın tek sebebi bu olurdu. O zaman ki mantığıma ve saflığıma göre eğer cennet diye bir yer varsa kesin o kavanoz gibi kokuyordu. Ve "Ciklet" demek "Sakız" demekten her zaman daha samimi gelmiştir bana...

Bu sadece sıradan bir örnek. Mahallede bir olay mı oldu? Ya da benim hayatımda? Ben nedense olayla birlikte abuk sabuk detay görüntüleri de hatırlıyorum. Örneğin Ahmet amca'dan aldığımız çekirdekleri çitleyerek komşu kavgasını mı izliyoruz diğer çocuklarla? Hepsini sorguya çekin.. Kavgayı ballandıra ballandıra anlatırlarken kazayla bana sorsalar o esnada karşı balkondaki bir enteresanlığı anlatıveririm...:)

Ama çok özlüyorum. Normal bir insanın nostalji özleminden kat kat fazla. Geçmişe bağlı yaşanmamalı tabii ki ama ben kopamıyorum ve ne zaman eskiler konuşulsa böyle detaylar at koşturuyor beynimde. Hani tost yerken önce iki kenardan da birer ısırık alırsın da tam ortada löp bir yer kalmışken bir arkadaşın gelip "Bi ısırık alayım mı lan" diyerek orayı götürür ya? İşte bu acıyla kıyaslanabilir geçip giden yılların acısı..:)

8 Nisan 2013 Pazartesi

Üç Omuzla Yaşamak...

Bir dostu olacak insanın... Belki iki. Üç? Kısmet... Ama dört değil asla. Bölünmeyecek verebileceğin değer, sevgi ya da kendinden ne katabiliyorsan.. Ama olacak.. Olmalı.

Binlerce tanıdığın, arkadaşın olacağına bir tane adam gibi dostun, kardeşin olsun yeter derler. Hiç haber vermeden gecenin köründe kapısına gittiğinde, yarın işe gitmesi gerektiğini ve iş yerindeki uykusuzluğunu değil de senin derdini ve ne yapabileceğini düşünecek; sen hiç bir şey anlatamasan da o sadece anlayacak.. Senin ilacının bazen sıcak bir çay bazen ağlayabilecek bir omuz, bazen sarılıp "Hepsi Geçecek" denmesi olduğunu bilecek. Çok şey mi bu? Evet, hem de öyle çok şey ki... İşte buna sahip birileri varsa etrafınızda, o insanlara imrenebilirsiniz. Çünkü çok zenginler. Tahmin bile edemeyeceğiniz kadar.

Bunu yakalamayı başarabilen, hayattaki gerçek şanslı insanların sırtı asla yere gelmez işte. Konu asla para değil. Hiç bir zaman da olmadı. Teknolojinin gelişmesi, hayat standartlarının değişmesi her zaman iyi anlama gelmiyor. Sosyal ağların çoğalmasını insanların daha sosyal yaratıklar olmaya başladığına yoranlar... Çok tatlısınız..

Ama bilmiyorsunuz ki bugün tapılan tüm bu sanal dünya insanları sadece yalnızlaştırıyor. Kaçımız çocukluk arkadaşlarımızla hala aynı yerde yaşama şansını elde edebildik? Kaçımız çocukken birlikte kurduğumuz hayalleri hatta kopardığımız defne yaprağı üzerine tükürüp verdiğimiz sözleri tutabildik? Kaçımız çocukken paha biçemediğimiz peçete koleksiyonundan şuan daha da değerli olan dost koleksiyonumuzu dağıtmadan bugüne gelebildik?

Günün sonunda, tüm fırtına dindiğinde, gün batımına karşı rakını yudumlayabileceğin; bir bakışıyla yüreğindeki sıkıntıyı kazıyıp atacak, sen tam "ah" çekerken onu bir şarkının girizgahı sayıp devam edecek, "Yapma ben bilmem"'lerinin üzerini "Biz biliyoruz da mı söylüyoruz"'larla kapatacak, gözünde yaşın, yemeğinde tuzun, rakında buzun, böyle güzel insanların var mı?

26 Mart 2013 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#20

Yaşam belirtisi...

Güvendiğim tek şey, zihnimin karanlıktan göremediğim ücra köşelerinden birinde bir hücredeki yaşam belirtisi. Tutunduğum tek dal bu. Dünyanın bir çok yerinde farklı felsefelerin uzlaştıkları, dibe vurduğunda kendini yukarı itebilecek güce sahip olma zorunluluğunu kabulleniyorum sadece. Ölmeden önce gözlerinizden geçen film şeridinin galası yerine anlamsız görüntülerden oluşan bir şaka var sanki gözlerimde. "Çocukluğumun geçtiği evde masaya atılan maça as'ın yarattığı hava akımını ve soğuğu hissederek üst kata çıkmak.. Rahibin dilinin ucundan düşmek üzereyken yakaladığı yalan ve avına düşünme süresi tanıyarak dalga geçen yılan...

Vücudumdaki kesiklerden akan kan, "Hepsi geçti" dercesine okşayan anne eli gibi yaralarımın üzerinden geçerken; açılan yaralarda ve çiziklerde yeni sürülmüş bir tarlaya tohum ekercesine geziniyordu Soytarı'nın elleri.. Bir "Katil"'i baştan yaratmayı amaçlayan şefkat dolu elleri.. Hissediyorum..

Bir hastalığı yenmenin bile ilk adımı olan "Kabullenmek" bunun için de geçerli. Önce ne olduğunuzu kabullenmelisiniz. İç huzurunuza da, almak için mum alviyle dahi yanıp tutuştuğunuz intikamınıza da ulaşmanın öncelikli yolu bu. Kaç gün oldu bilmiyorum. Ama aklımın hala yaşayan bir köşesinde; kendisinin de söylediği gibi Soytarı'nın aslında bana yardım edeceğine, ondan aslında bana zarar gelmeyeceğine dair irili ufaklı kırıntılar var. Tüm bunlardan sonra çok tuhaf gelse de biliyorum ki kötü insan yoktur. Bir zamanlar girdiği mücadelede inancından bıçaklanmış ve hala kan kaybeden insanlar vardır. Belki de bu benim kendimi kandırma yöntemim.. Ama Soytarı'yı kandıramadım. Daha trende anlamıştı beni ve amacımı. Hiç bir zaman öğrenci seçmemiştir ustasını... O da beni seçti...

Bayılmalarımın arasında kulağıma fısıldadıklarından arta kalan bir kaç şey var sadece zihnimde.. Saf acıyı hissetmeden özgürleşemeyeceğim ve asla hazır olamayacağım gibi.. Alışkanlıklarından, korkularından, benliğinden sıyrılmadan nasıl alınabilir ki bir intikam? Ya da bunlar olmadan bir yolculuğa çıkacak kadar nasıl kör olabilir ki bir insan? Metronom ya da buna benzer saatlerde sinir bozucu olan çıkardıkları ses değil, sizi o sese ve sürekliliğine alıştırdıktan sonra bir daha o sesi duyamayacağınıza dair yaşadığınız korkudur. Alışkanlıklar ve ön yargı..

Yüzümdeki uyuşuklukta zeminin soğukluğunu hissetmeye başladığım an artık zincirlerimin olmadığını ve odaya bir ışık hüzmesinin misafir olduğunu fark ediyorum. Odanın köşelerine yayılmış, görevini yerine getirmiş olmanın huzuruyla sönmüş mumlar dışında yalnızım. Hiç tanımadığım, beni benden daha iyi tanıyan, hazır olduğum yalanını yüzüme çarpıp beni hazırlamaya çalışan bir Soytarı'nın hücresinde kendimi yeniden evimde hissedeceğimi gerçekten düşünmezdim. Yine iliklerime işleyen zeminin soğukluğu.. Kapı deliğinden süzülen ışık yerine hücrenin tepesinde açılmış bir kapaktan içeri süzülen dış dünyanın ışığı.. Uzun bir aradan sonra evde olmak güzel.

Soytarı'yı bir daha görürmüyüm bilmiyorum. Ama şuan bile hissettiğim gibi onun beni sürekli izleyeceğine eminim. Gün ışığı uzun bir aradan sonra intikamın taze kokusuyla gözlerimi kamaştırıyor...

Uyumuyorum.

19 Mart 2013 Salı

Fetih 1453 Set Kazası...

Herhangi bir set ortamının havasını solumayan bir insanın bu işin ne kadar zor olduğunu hiç bir zaman tam olarak anlayabileceğini sanmıyorum. Az sonra paylaşacağım video'nun çekildiği gün yaşadığımız stresi, korkuyu size tarif edemem. Tabi ki her mesleğin kendine göre zorlukları var, ki ben bir madenci çocuğuyum. Ama Sinema-Dizi sektörü, set ortamı bambaşka sorumlulular ve stresle yüklü. Fetih 1453 filmini izlediniz mi bilmiyorum. Aşağıdaki video filmin kamera arkasını çekerken edindiğimiz bir "Set Kazası"anı. Kazada havaya uçan oyuncunun üzerinde koruyucu jel olmasına rağmen vücudunun sağ tarafında 3. dereceden yanıklar oluştu. Sonrasındaki bağırışlar da rol gereği söyleniyor gözükse de değil. Bu küçük detay umarım izlediğiniz her filmi daha hakkını teslim ederek izlemenize katkıda bulunur. İyi Seyirler ;)



18 Mart 2013 Pazartesi

Tebrikler 18 Mart Üniversitesi...

Bugün 18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma Günü... Ve okuduğumda gerçekten çok duygulandığım bir  haber gördüm bugün. Çanakkale 18 Mart üniversitesi, kendi bünyesindeki yemekhanesinde bugüne özel bir menü düzenleyerek, savaş koşullarında askerlerimiz ne yediyseler onu sunmuşlar öğrencilere. O günün şartlarını, zorluklarını, şuan üstünde binbir şaklabanlıklar yapılarak bini bir paraya satılan, verilen tüm mücadelenin boşa çıktığı bu ülkenin ne kadar büyük zorluklarla elde edildiğini daha iyi anlayabilsinler diye. Helal olsun... Çocuklar size de afiyet şeker olsun...



16 Mart 2013 Cumartesi

Ruhun Şad Olsun Dinçer Abi... O kaddaar!

Birkaç gündür bu yazıyı yazmak için bekliyorum. Hem üzüntüm hem de böyle gelmiş böyle giden anlayışa olan sinirim geçsin diye bekliyorum. Ben bu işin içinde olduğum için biliyorum, belki ben de olsam öldüğünde öğrenirdim Dinçer Abinin adını... Ama bu çok zoruma gidiyor. Belki bir baş rol oyuncusundan daha fazla emek verip onun kadar adının bilinmemesi... Büyük çoğunluğun da fotoğrafını gördükten sonra "aaa bu adamın adı bu muymuş?" dediğine eminim. Genel olarak "Bana mazlumu getirin!" ve "O kaddaarr" replikleriyle tanınan Dinçer Çekmez de lanetli 2013 yılında aramızdan ayrıldı. Seni geç öğrendiler ama unutturmayacağız Dinçer Abi...



13 Mart 2013 Çarşamba

Öyle Biri Yok!


Çok ama çok sevdiğim biridir Ferhan Şensoy. Ferhan Usta... İsmail Dümbüllü'den Münir Özkul'a, ondan da kendisine geçen kavuğu hakkıyla taşımaktadır. Geçenlerde Münir Özkul'un yaşantısına değinen "Hayatın Tanığı" programına denk geldim internette. Ve orada Ferhan Şensoy'un kavuğu neden kimseye devredemediğiyle ilgili açıklamalarını izledim. Gözleri dolarak anlattı usta.. İsmail Dümbüllü'nün vasiyetini ve bugün bu vasiyete uyan birinin olmadığını anlattı. Haklı da.. Ve günümüz korku imparatorluğuna gönderme yaparak en içten şekilde hocasına sordu; "Ben kavuğu napıcam Münir Abi?" Sonrasındaki sessizlik ve duygusal an, çok daha fazla şey anlatıyor...



12 Mart 2013 Salı

Mutaassıp Penguenler...

Evet efenim, bugünün gerizekalılığı da bu... Ben artık tahammül edemiyorum ve ciddi anlamda sinir hastası oldum. Çünkü bir kaç kişinin çabasıyla elden hiç bir şey gelmiyor ve hiç bir şey değişmiyor. Adamlar ülkenin her dinamiğinin .mına koymaya devam ediyorlar. Bu ülkede, bu zihniyetin hakim olduğu bir yerde çocuk mu yetiştireceksiniz? Alın yetiştireceğiniz çocukların eğitim göreceği müfredatın hali... İlkokul 1. sınıfların kaynak kitabı olarak gösterilen "Timaş Yayınları"'na ait "Paytal Penguenler ile Tanışalım" kitabının kapağında Penguenlere başörtüsü giydirilmiş. Daha 1. sınıftaki çocuğun beynini yıkamaya bakın, algısını tamamen o normalmiş gibi değiştirmeye bakın.. Bakın da bakın... Allah belasını versin bu örümcek kafalılıarın!

11 Mart 2013 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#19

Gözlerim, tonlarca günahın ağırlığını taşırcasına kapalı... Evimin banyosunda diğer katlardaki hayatları dinlerken duyduğum gibi sanki 7 kapı ardından gelen boğuk ve yankılı tok bir ses hafifletiyor gözlerimi;

- Uyan! Bu defa vurmak istemiyorum.

Gözlerimi aralamaya çalıştığımda karşılaştığım bulanıklık; ne aydınlığa alışırken yaşadığınıza ne de uzun süre dibe dalıp su yüzeyine çıktığınızda yaşadığınıza benziyor. Ve bu nedenle gözlerimin şuan sadece gözbebeğinden oluşuyor olması şaşkınlıktan değil karanlığa uyanıyor ve alışmaya çalışıyor oluşumdan. Sokaktaki diğer yaşıtları tarafından, doğuştan hediye edilen herhangi bir farklılığı yüzünden oyuna alınmayıp tüm hıncını evdeki cansız akranlarından çıkaran yalnız bir çocuk gibi zihnim bana oyun oynuyor. Çünkü bana kalsa ben az önce kendime gelmiş ve "Bir daha vurmak istemiyorum" dediği tokadı çoktan yemiştim.

Köşeye sıkıştırılmış bir hayvan, hastalığın yanıltıcı evresi ve ölüm öncesi...

Bu üçünün size ortaklaşa yaşattığı duygu bir anlığına da olsa kendinizi iyi ve güçlü hissetmenizdir. Bu üçünden ilkini kendimde hissederek var gücümle gözlerimi karanlığa açıyorum. Ukalalığından hiç bir şekilde taviz vermeyen ama gösterdiğim çabayı da takdir eden, büyükbabamınkine uzaktan kuzen olabilecek bir tebessüm karşılıyor beni. Benim adıma başkası konuşuyormuşçasına yabancılaşıyorum sesime;

+ Ben uyumam! Yıllardır uyumuyorum!
- Tüm bu zamanın intikamını 4 günde aldın o zaman?

4 gün? 4 gündür uyuyor olamam. Bu da bir oyun. Sanki şu yaşımda ilk kez dünyaya gelmişim gibi her şey anlamını yitiriyor ve hiç bir şey anlayamıyorum. Şuan en çok ihtiyacım olan şey o tokat olabilir mi?
Ama bunun yerine soytarı beynimi tokatlamaya devam ediyor;

- Peki asıl intikamını da alabilecek misin?

İşte tokat.. Yuvasına götürmek için tüm gücüyle ittiği su damlasını yol boyunca sürtündüğü toprağa kurban veren bir karınca gibiyim. Geçen sürede hazır olduğuna sadece kendini inandırabilmiş beceriksiz bir yalancı.. Ellerim ve ayaklarım duvara zincirli olduğundan arkamda olmadığını biliyorum ama bana geçmişimin tüm çıplaklığıyla sorular soran ses zifiri karanlığın neresinde bilmiyorum. Gözlerinin ne kadar büyürse büyüsün her zaman karanlık bir nokta kalıyor.

+ Kimsin sen?  Göster kendini!

Bir düzine köpek tarafından gece yarısı kovalandığınızı düşünün... Kalp atışlarınızın her adımda daha çok bağırdığını, bacak kaslarınızdaki yangının büyüdüğünü... Öye bir an gelir ki kaçmayı bırakıp size doğru koşan anılarınızla tekme tokat yüzleşmek zorunda kalırsınız. Umut.. Bazen yalnızca bu vardır avcunuzda. Ama azalıyor. Sımsıkı kapalı olsa da karşılaştığım her zorlukta bulduğu her boşluktan sızarak beni biraz daha yalnız bırakıyor. Kalbinizi başka bir kalbe pamuktan bir iple bağlayıp kopmamasını umarak peşinden sürüklenmek gibi...

Beni kendine zincirleyen geçmişimden, kalan tüm gücümle hamle yaparak kurtulmaya çalışıyorum. Hamlem duvardaki çatlaklardan bir kaçının daha dökülmesinin dışında reflekslerine yenik düşen Soytarının, odanın sol tarafında olduğunu anlamamı sağlıyor...

- Şşşt.. Sakin ol. Ben sana yardım ediyorum.
+ Kimsin dedim! Senin yardımını falan istemiyorum! Çıkar beni burdan! Korkma göster kendini!
- Korkma? Tokat zihnini bulandırdı sanırım.. Bağlı olan sensin.
+ Neden karanlıkta konuşuyorsun ozaman? Neden mum yakmıyorsun yine?
- Mum yakarsam seni öldürmek zorunda kalırım.. Bunu mu istiyorsun?
+ Hayır! Sadece s.ktiğimin yerinde noluyor anlamak istiyorum!
- Anlayacaksın.. Ama şimdi değil..

8 Mart 2013 Cuma

Müslüman Bunlar...

Her sabah haberleri okurken "Yuh ulan daha ne hale gelecek" tepkisini vermekten yoruldum artık. Ama ne hikmetse şaşırma eşiğimiz okadar yükseldi ki bunların sayesinde, her şeyi normal karşılar olduk. Kendilerini "Muhafazakar" bir yönetim olarak nitelendirip sözde inançlarına ters olan ne varsa icraata geçiriyorlar. Son bomba artık "Kaçak Kur'an Kursları"'na ceza verilmeyeceği... Neden? Çünkü kendi amaçlarına hizmet ediyor. "Kaçak" ibaresi neyin başına gelirse gelsin yasal değildir, yasaktır. Bu toplum kuralları açısından da böyledir, dinen de, etik olarak da... O kurs para almayacak mı? O kurs vergi kaçırmış olmayacak mı? Bir şeyleri yaygınlaştırmak ya da at koşturabileceğiniz ortamı hazırlamak için yapılan hareketin de bu kadar ucuzu olmaz! Olmamalı! Sen devlet olarak resmen "Kaçak" bir ticarethaneye ceza vermeyeceğini açıklıyorsun! Bunun açıklaması olamaz! Of ulan nerde yaşıyoruz ya..

Adamsın Tarkan!

Tarkan'ı çok severim. Gerçekten "Star" demek gerekiyorsa Türkiye'de birine o hak ediyor bunu. Ve bugünkü "Kadınlar Günü" açıklamasıyla daha da çok seviyorum şuan. Bir de kalkmışlar bunun üzerine "Tarkan'dan sert mesaj" demişler.. Nesi sert bunun? Gayet olması gerekeni, gerçeği söylemiş. Gerçek olduğu için, girince acıttığı için mi sert? Adamsın Tarkan...


"8 Mart Dünya Kadınlar Günü, aslında takvimimizin çok derin acılarla yüklü bir günüdür ve kutlanacak bir gün de değildir bence…
Anneyi, anneliği kutsal sayan bu toplumda erkekler ne yazık ki hâlâ kadınları, kızları öldürüyor! Bu çelişkiyi anlamak mümkün değil!
Bir yandan annesini, anneliği kutsuyor; diğer yandan başka annelere, anne adaylarına işkence ediyor, dövüyor. Hatta emeklerini sonuna kadar sömürüyor. Onların özgürlüğünü ellerinden alıyor.

Kutsalla namus arasında sıkışmış bir erkekliğin zorbalığı tetikleyen hastalıklı zihnidir bu… 

Öyle bir erkek zihni oluşturulmuş ki, sadece kendi var oluşunu kabul ediyor; yakınlarındaki kadınlara, kendi izni ve onayı dışında var olma, gelişme, düşünme, hissetme, konuşma şansı tanımıyor... Onaylamadığı bir durumla karşılaşınca da, zihninin doğruladığı herhangi bir gerekçeye sığınıp onlara her türlü şiddeti uyguluyor, hatta öldürüyor, bazen de diri diri toprağa gömüyor…
Bu günün kutlanması için;
Erkek zulmüne uğramakta olan bütün kadınların acılarının dinmesi, ölüm ve şiddet riskinden kurtulmaları, çocuk gelinlerin kurtarılmaları ve bütün kadınların özgürleşmeleri gerekir...
Hukukun, şiddete maruz kalan kadınları daha fazla desteklemesi gerekir...
Hepimizin, kadınlara uygulanan şiddete karşı bilinçlenmesi ve sonuna kadar savaşması gerekir...
8 Mart, ancak o zaman kutlanacak bir gün olur..."


Kadınlar Gününü "Hafifçe Döverek" Kutlayın!

Bugün "Dünya Kadınlar Günü"... Ve sanırım en saçma sapan açıklama bizim milletimze düşer normal olarak. İnsanların inançlarını kullanarak istedikleri her şeyi yapma hünerine sahip olan bir hükümet tarafından yönetildiğimizi biliyoruz. Ama cehalet ve hödüklük bambaşka şeyler...

Akp Kırıkkale İl Başkanı Mehmet Demir'in bugünün anlam ve önemine dair açıklaması "Kadınları hafifçe dövüp korkutabilirsiniz" olmuş. Bu nasıl bir anlayıştır, nasıl bir zihniyettir bilemedim... Hele ki bunu dini temellere dayandırmaya çalışarak sıçtığını sıvamak daha da acınası. Ama yapacak bir şey yok bu mantık fakirleri için.. Altın semeri eşeğin bilmem neresine şapsan da... neyse...

7 Mart 2013 Perşembe

Fütursuz Bilgiler Vol#8


Çocukluğumuzun en başarılı pazar dizilerinden "Bizimkiler"'in çekildiği apartmanın Kadıköy'ün Ayşekadın semtinde bulunan "Şale Apartmanı" olduğunu, ancak yalnızca dış görünümünün kullanılıp apartman içi sahneleri için 2 blok yanda başka bir apartmanın kullanıldığını, hala bugün bile çeşitli turlarla insanların bu apartmanı görmeye geldiğini biliyor muydunuz? Apartmanın şuan ki sakinleri de bu duruma gayet pozitif yaklaşarak ziyaretçilerin gezmesine müsaade ediyormuş. Çok hoşuma gitti bu tavır ve ilk fırsatta çocukluğumun apartmanını görmeye gideceğim.. Hem belki Cafer'le papağanı Maşuk da ordadır...:)

6 Mart 2013 Çarşamba

Olur Öyle Bazen!!!

Blogun başına bu sloganı yazarken içimden "Bir gün mutlaka bu ülkede bu sözün altını dolduracak yeni bir hareket olur" demiştim. Çok da geç kaldılar sayılmaz. Burası Türkiye... Mantıksızlıklara kılıf uydurmaya çalışılan hatta son zamanlarda "Eskiden kılıf mı vardı?" mantığıyla yaklaşılan ülke...

3 yıl önce Kütahya'da meydana gelen tren kazasını hatırlayanınız var mı bilmiyorum. 3 yıl sonra bugün sonuçlanmış dava. Hayatlarını kaybedenlerin aileleriyle dalga geçercesine sonuçlanmış hatta. 3 yılda 6 kez oluşturulan "Bilirkişi" heyeti 6 defa birbiriyle çelişen raporlar verdiği için 7. bir heyet oluşturuyor ve yetkinliklerinden şüphe duymadığımız 7. "Bilirkişi"'ler "Ortada bir kaza ve bir tesadüf" var şeklinde karar veriyor. Ardından mahkeme de 10 sanığı "Kusursuz" bularak beraatlerine karar veriyor. Kaza "Rastlantısal" bulunuyor. Yapılan açıklama aynen böyle...

Lütfen dikkat edin... Yarın bir gün bu ülkede inşaatın yanından geçerken kafanıza rastlantısal olarak bir şey düşebilir, yaya kaldırımından yürürken, kasksız bir halde 3 kişinin bindiği motorla rastlantısal olarak  ezilebilir, ya da hiç bir önlem alınmadığı için belediyenin açtığı ve uyarı bırakmadığı çukura düşerek rastlantısal olarak sakat kalabilir ya da ölebilirsiniz... Sonuçta bunlar önüne geçilemez, engellenemez durumlar... Hepsi tesadüf, hepsi takdir-i ilahi... Yazık...

4 Mart 2013 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#18

Karanlık...

Hatırladığım şeylerden biri kendime geldiğim an aldığım nefesin çelik bir yüzeyden yüzüme geri döndüğüydü.  Ağırlığının bir kaç katını taşıyabilen bir karıncaya bile yapılmayacak bir eziyetin altındaymışçasına ağır şimdi omuzlarım... Ve kan. Bu tadı unutmuşum...

Kendimi zorluyorum. Uzun süren bir elektrik kesintisinin ardından her birimi sırayla devreye giren bir sistemin yanmış beyni gibiyim. Aklımda, kendimi kaybetmeden hemen önce fark ettiğim, kum saatinin kırılmış hali ve ağzımda kum saatinden raylara yayılan, zamanın kumlarının lezzetsiz tadı...

Belki bilincimin yavaş yavaş yerine gelmesinden, belki de artık bir kum saatimin olmayışından; bir sabah uyandığınızda senkron kayması yaşamışsınız da ses görüntüden önce geliyormuş gibi hissediyorum. Diğer her şey ne kadar yanıltıcı olursa olsun hislerim beni hiç bir zaman yanıltmadı. Düştüğümü hatırlıyorum, bunu hissettiğimi... Zebanilerin anlam veremeyen bakışları arasından bilinçsizce süzülerek cehenneme düşen bir kar tanesi gibi yanıyor damarlarımın içi, vücudum...

Kollarımın ve vücudumun bağlı olduğunu fark ediyorum. Uyandırılmak için yüzüme inen gerçek tokattan önce, hatırladığım her şey içinden sadece bilmediğim bir hücrenin derinliklerine kadar düşüşümün ve bu hissin gerçek oluşu tokat gibi çarpıyor kuru kan lekeli yüzüme...

Soğuk... Hiç bir cehennemde karşılaşamayacağınız cinsten, tüm hücrelerinizi yakarcasına donduracak cinsten soğuk. Saatlerce insanların kapı önünde beklediği ve kapılar açıldığında konser alanına hücum ettikleri gibi, yüzüme çarpılan bir kova buzlu suyla bilincim var gücüyle hücum ediyor zihnime. Odada; bağlı ağzımdan çıkan iniltiler, yüzümden damlayan suyun şapırtısı ve zifiri karanlık haricinde kim ve ne olduğunu göremiyorum. Sonra aniden iniltilerimin arasında bir çakmak sesi duyuluyor. Çakmağın yanmadan önce çıkardığı ilk hevesli kıvılcımların gençlik ateşiyle saniyelik de olsa aydınlattığı ufacık alanda algılayabildiğim tek görüntü ucunda toplar olan şapkasıyla soytarının gölgesi oluyor.

Cehenneme daha fazla dayanamayan vücudum tekrar yığılırken, ağzının kenarında ukala gülümsemesiyle karşımda dikilen soytarının önünde vücudumun ağırlığını zincirlere bırakıp yeniden karanlığa düşüyorum. Yakaladığım detaysa tüm tedirginliğimi alıp götürüyor...

İlk defa gözlerini görüyorum.

1 Mart 2013 Cuma

Bu Sabah Ağladım...

Bu konuya nasıl başlayacağımı, neresinden alıp da anlatacağımı bilmiyorum... Oldum olası insanları küçük görenlere, kendini bir şey zannedenlere karşı bir kinim vardır. İnsanları dış görünüşlerinden ya da yaptıkları işten dolayı küçümseyenleri öldüresim gelir. O kadar önemli ki bu konu. Bir insanı aşağılamanız için illa ki ona bir şeyler söylemeniz gerekmez. Bakışlarınızla ya da beden dilini kullanarak da kolayca düşebileceğiniz bir yanlış bu. Tabi buna meyilliyseniz...

İşe her gün aynı yoldan yürüyerek gidiyorum. Her gün aynı saatte...

Ve her sabah aynı sokakta 2 sokak temizlikçisiyle aşağı yukarı aynı satte geçişiyoruz. Kesinlikle ikisini de tanımıyorum, adlarını dahi bilmiyorum ama her sabah, üstlerinde üniforma, omuzlarında süpürge o iki adama gülümseyerek selam veriyor ve "Günaydın, kolay gelsin" diyorum. Yaklaşık 2 haftadır dikkat ediyorum; aynı sokakta önümden gidenlerin hiç biri ama hiç biri kaldırıp kafalarını yüzlerine bile bakmıyor. Hatta onlara en uzak hangi noktadan geçebilirimin hesabını yapıyorlar. Hem de iğrenircesine vücut hareketleriyle bunu onlara hissettirircesine... Ama bilmiyorlar ki o güzel insanlar 1 gün bile çalışmasalar kendi pisliklerinin içinde bas bas bağırırlar...

Gelelim bu sabaha... Yaptığınız iş ne olursa olsun, alın teriyle kazandığınız sürece ve işinizi hakkını vererek yaptığınız sürece sizden daha üstün bir insan olamaz. Bu kadar basit. Vardır ya bir söz hani; "Çöpçü bile olsan, sokağını öyle bir temizle ki, buradan geçen herkes senin işini ne kadar iyi yaptığını görsün, seni merak etsin". Bu anlamda önemsenmek çok değerli bir şey. Kendini önemli hissetmek...
Her sabah içtenlikle selam verdiğim amca bugün beni durdurdu... Her sabah sırtımda çantayla görünce beni öğrenci sanmış.. Ve o kadar içine dokunmuş ki her sabah kendisine değer verildiğini hissetmek, ben öğrenciyim, belki bulup da yiyemem diye adını bile bilmediği bu öğrenci için karısına börek yaptırmış..:(

Ne diyebilirim ki.. Verirken de o kadar mahçup ki benim güzel amcam.. "Sen öğrencisindir bulamazsın belkim, ana böreğini tutmaz ama gönül alma.."dedi. Senin düşünmen, gerçekten insan olman yeterli güzel abicim... Senin gibi gerçek güzelliklerin hala olduğunu bilmek tek avuntu inan...

28 Şubat 2013 Perşembe

Büyüksün Willard Wigan...

Willard Wigan İngiliz bir heykeltraş.. Bir sanatçı..

Ancak öyle eserlere imza atıyor ki, aklınızı yiyorsunuz. Yalnızca mikroskopla görebileceğiniz eserlerini, ve neden bu mikro boyutlarda eserler çalıştığını ise şöyle ifade ediyor;

"5 yaşındayken "Okuma Bozukluğu" (Disleksi) ile mücadele etmem gerekti. Siyahtım, okumada yetersizdim. Öğretmenlerim beni hep aşağılıyordu. Kendimi küçük ve aptal hissetmemi sağladılar. Ben de onları küçülttüm. Öğretmenlerimin ve çevremdeki her şeyin en küçük heykellerini yaptım."

Bu muhteşem bir örnek bence. Kimsenin, en yakınınızdaki insanın bile asla size bir şeyi yapamayacağınızı söylemesine izin vermeyin. Çünkü insanlar kendi yapamadıklarını başkaları da yapamasın isterler. Kendileri hayallerine ulaşamayınca başkaları da ulaşamasın ki, kendilerini normal hissetsinler. Asla bir başkasının sizi, başarısızlıklarını kapatan bir örtü olarak kullanmasına izin vermeyin...

Saygılar Willard Wigan...



27 Şubat 2013 Çarşamba

Gençliğe Hitabe'yi Okumak Suç!!!

22 Şubatta Meclis Başkanı Cemil Çiçek'e fahri doktora verilmesini protesto etmeye çalışan bir grup öğrenciden S.G., protesto etme amacıyla salon dışında ATATÜRK'ün "Gençliğe Hitabesi"'ni okuduğu için kaldığı Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı yurttan atılmış ve aldığı burs kesilmiş...

Ne denebilir ki? Gelmiş geçmiş tüm hükümetler içinde eleştiriye en tahammülü olmayan, eleştirilme fikrini bile hazmedemeyen tek hükümet olduklarını biliyorduk ama bu nedir ya? Nasıl bir şeydir? Gençliğe Hitabe'den rahatsız olduklarına göre, orada Atamızın bize verdiği nasihatlardan gocunuyorlar ve o nasihatlerde kendilerinden bir şeyler buluyorlar...

Ben böyle saçmalık görmedim! Noldu şimdi? O öğrenciyi yurttan attınız, bursunu da kestiniz noldu? Tatmin oldunuz mu? İçinizden "Oh nası koydum!" falan da dediniz mi? Ben sizden bunu da beklerdim...

26 Şubat 2013 Salı

Gitmek...

Bir kış sabahı gitmek...

Tüm mantıksızlıkları, koşturmacaları, anlamsız mücadeleleri; hiç bir ödülü olmayan, hatta sonunda hayatının avuçlarından damla damla döküldüğünü ve yol boyunca sadece birazdan güneşte kuruyup yok olacak izler bıraktığını anladığın yarışları geride bırakıp yanına hiç bir şey almadan gitmek...

Nereye olduğunu, nelerle karşılaşacağını, nasıl hayatta kalabileceğini bilmeden... Yalnızca gitmek...
Sabahın sisli havasında yavaşça soluklaşmak ve sahnenin dumanı arasında kaybolurcasına silinmek...
Kendi hücrelerini gerçekten hissederek yaşadığın hücreden firar etmek... Güneş yüzünün bir yanını yakarken diğerini tren camının soğukluna bırakmak, ne kadar amaçsızca görünse de yaşadığını hissetmek...

Böyle nefes almak çok zor. Ve unutuluyor zamanla... Arada bir nefes almak için, yarış atı olmadığınızı fark edip, durup hayatı dışarıdan seyretmedikçe unutuluyor. Sonrasında oksijen makinesiyle bile alamıyor insan o nefesi... İçinde bulunduğunuz o tren kaçıyor...

25 Şubat 2013 Pazartesi

Sevim Koş Katil Geldi!

Yaşım ya 10 ya 11... Bir pazar günü...

Haftasonunun getirdiği mutlulukla sabahtan akşama kadar sokakta arkadaşlarla oyunlar oynanmış, gün içinde "Anneeaaee" diye avz avaz bağırarak balkona çıkması sağlanan anneden bakkal harçlığı koparılmış ve bilimum cisp, çikolata, sakız'a yatırılmış, sabahın köründe başlayan mahalle maçı hava kararınca yerini saklambaç'a bırakmış, ezan okununca anne yine aynı balkondan ya da müsaitse odanın camından eve çağırmış ve babanın eve gelmiş olması tehdit unsuru olarak gösterilmiş :), akşam yemeğinden sonra kadıncağız sanki gün içinde hiç yorulmamış gibi, salondaki kömür sobasının yanında ki kırmızı leğende anne tarafından yıkanılmış, ardından anne küçük kardeşi yıkarken rahat durmayıp oyun oynamaya çalışılmış ve tüm salon batırılmış, bir güzel totoları pataklanan iki kardeş ıslak ıslak sobanın yanında havlularla kurulanırken yenilen mandalinaların kabukları sobanın üzerine konulmuş ve  odaya hakim olan şampuan kokusuna mandalina kokusu da karışmış ve sobanın borusuna takılan askılara asılmış havlulardan sobaya damlayan suların çıkardığı cıslamaların eşliğinde pazarları iple çekilen "Bizimkiler"'in jeneriği duyularak halının üzerine yüzüstü uzanılmış...

Çocukluğum böyle geçtiği için kendimi o kadar şanslı hissediyorum ki... Bu dizi ve diğer akşamlar yayınlanan Kemal Sunal filmlerini izlemek için uyku saati konusunda annemle yaptığımız pazarlıkları halaa hatırlıyorum. Bitiş jeneriğini görmek için bile yırtınırdık. Bir tek ben mi böyle aşırı özlüyorum bilmiyorum ama Ahmet Amca'nın bakkalının girişindeki şekerli sakızların ve şekersiz falım'ın kokularının birbirine karıştığı büyük kavanozun kokusu hala burnumda...
O kavanoza doğru eğilip derin nefes alınmamış bir çocukluk yaşanmamış demektir...:)

Peki "Sevim koş katil geldi!" diye bağıran Sosyal Sarhoş Cemil Abimizle, Sabri Bey'le, Cafer'le, "Cıvık müdürüm afedersin!" diyen Abbas efendiyle hafızamıza kazınan "Bizimkiler" dizisinin müziklerinin hem muhteşem bir oyuncu hem de müzisyen olan Arif Erkin'e ait olduğunu, Arif Erkin ustanın da son zamanlarda en sevdiğimiz dede karakterlerinde karşılaştığımız kişi olduğunu biliyor muydunuz? :)



24 Şubat 2013 Pazar

Bunlara Şahit Olmaktan Utanıyorum!

Siz rahat uyuyabiliyor musunuz? Gece başınızı yastığa koyduğunuzda gerçekten hiç bir tedirginlik hissetmeden uykuya dalabiliyor musunuz? Yoksa siz de uyutma ve beyni sulandırma tuzağına kapılıp gidenlerden misiniz?

Ben çok büyük vicdan azabı çekiyorum. Atatürk'ün Cumhuriyeti ve Ülkeyi emanet ettiği, bunu da gerçekten bir görev olarak gören gençlerden biri olarak çok büyük utanç duyuyorum. Çünkü ne bunlara gerektiği gibi sahip çıkabildim, ne de çıkabiliyorum. Kendi adıma başarısız olduğumu düşünüyorum. Ama beni daha da çok düşündüren bir şey var... Ben yarın bir gün baba olacağım. Ve çocuğum aklı yetip de sorular sormaya başladığında; o gün ancak tarih kitaplarında okuyabildiği medeni ve rahat ortamda eğitim yerine neden sarıklı, cübbeli, ya da çarşaflı yobaz insanların olduğu bir ortamda eğitim gördüğünü, ortamın nasıl bu hale geldiğini, bu gerçekleşirken hiç bir şey yapıp yapmadığımı bana soracak... Nasıl? Çoğu insanın yakındığı; "Çocuğum bana bebekler nasıl olur? diye soruyor, ne diyeceğimi bilemiyorum" sıkıntısından daha farklı değil mi?

Ne diyeceğim ona? Böyle olması gerektiğini mi? Yaratılan korku imparatorluğundan dolayı kimsenin sesini çıkarmaya cesaret edemediğini mi? Etraftaki herkesin "Paşaları bile sorgusuz sualsiz içeri alıyorlar sen kimsin ki sus sesini çıkarma" diyerek kendince nasihat verdiğini mi? Sonra bir başka soru gelecek... Baba suçu neymiş ki o Paşaların? "Yavrum henüz bir suçları yok ama bir gün mutlaka olur diye içeride tutuluyorlar" mı diyeceğim? Bunlar olurken kimse tepki göstermiyor mu dediğinde, "İnsanlar dizi izlemekle, parasına göre talipleriyle birbirini eşleştirmekle meşguller mi diyeceğim? Hadi yırttım kendimi bir şekilde bunları söyledim ona. Peki ona; "Tüm bunlar olurken, Atatürk'ün tüm mirası hiç edilircesine satılıyor, kendi düzenleri adına bir tehdit olarak gördükleri Askerlerimiz, Komutanlarımız hiç bir kesinleşmiş iddia olmaksızın içerde tutuluyor, Terör örgütü PKK'nın "Bebek Katili" başı Apo'ya; geçtim idam edilmesini, ağır şartlarda bir ceza verilmesi gerekirken, hiç bir şey olmamış gibi bir de ülke sorunlarıyla ilgili fikir danışılmaya gidildiğini, adam yerine konduğunu, bunca yıldır kaybettiğimiz şehitlerimizin ailelerinin, geride bıraktığı çocuklarının gururuna tükürüldüğünü nasıl anlatacağım?

Açıkçası ben bilmiyorum... Ama ATATÜRK sevgisini yüreğimin en derininde taşıyorum ve çocuğuma aşılayacağım ilk şey bu olacak. En azından bunu yaparak Ata'ma olan borcumu bir nebze ödemiş olurum belki...

23 Şubat 2013 Cumartesi

Hiç Bir Şeyi Küçümsemeyin...

Denge'ye en güzel örnek Doğa'dır. Adaletliliği tartışılır ama kesinlikle muhteşem bir dengeye sahiptir. Hayatımızda önemsiz olarak gördüğümüz ne varsa aslında bu dengeye hizmet ediyordur ama biz farkına bile varmıyoruz. Önemsememeye devam ediyoruz. Ta ki o önemsemediğiz detay ortadan kalkıp, tüm dengenin, yapının sarsılmasına yol açana dek. Buna örnek olabilecek çok başarılı bir performans paylaşmak istedim sizinle. Sonuna kadar izlemenizi tavsiye ederim. İyi seyirler...



22 Şubat 2013 Cuma

Alpay İzer

Bunu herkes söyler ve bu kadar çok söylendiği için anlamını yitirmiş gibi görünür ama; gerçekten de Yeşilçam'ı Yeşilçam yapan "İsimsiz Kahramanlar"'dır. Yan rollerde kariyerlerini sürdürüp, çoğu insan tarafından başarılı olamadıkları düşünülse de aslında en önemli görevleri üstlenmektedirler. Yan rol olarak düşünülen karakterler, hikayenin en önemli parçasıdır aslında. Tamamlayıcıdır, yemeğe tat veren baharattır...

Alpay İzer'de değeri yeterince anlaşılmamış ve genç yaşta aramızdan ayrılmış bir Yeşilçam emekçisi. İsmine aşina olmadığınız ama görür görmez birçok film sahnesiyle hatırladığınız yüzlerden. 1944 yılında Erzurumda doğan İzer; tiyatroya Bursa Halk Evi'nde adım atar ve ardından Dormen Tiyatrosuna katılır. İstanbul Belediyesi Konservatuarının Tiyatro bölümünden mezundur. Dormen Tiyatrosunun ardından yeni kurulan Ali Poyrazoğlu Tiyatrosuna katılır. Sinema'ya adım atışı ise Erotik-komedi türünde bir film olan Gariban Şakir ile olur. Ancak izleyici ona Kemal Sunal filmlerindeki genellikle dolandırıcı ağırlıklı rollerden hatırlar. 20 Ekim 1989 yılında ise henüz 45 yaşındayken akciğer kanserine yenik düşerek aramızdan ayrılır.

İdil'im Mutlu Yıllar...

Bu yazıyı yayınlamayı kendime bir borç biliyorum. Bu saçmalığa, bu mantıksızlığa, bu diktatörlüğe bir başkaldırıysa bunu yayınlamak, evet başkaldırı. Bu, yayınlayabilecek sayılı kişilerden olduğu düşüncesiyle Yılmaz Özdil'e gönderilmiş bir mektup, bir babanın isyanıdır. Daha çok insana ulaşması gerektiğini düşündüğüm için naçizane katkıda bulunmak istedim. Ben böyle bir acıyı tasvir edemiyorum. Bir an önce kavuşmanız dileğiyle...

Sevgili kızım, İdil’im...

Bu doğum gününde de yanında değilim. Esaretim başladığında yürümeye yeni başlamıştın, 15 aylıktın. Bugün 22 Şubat, üç yaşını bitiriyorsun. 21 aydır babalık yapamadığım için senden özür diliyorum.

Maalesef çok erken tanıştın, hiç tanışmaman gereken hapishane yollarıyla... Gece yarıları annenin kucağında otogara taşındın, otobüs koltuklarında uyuklayarak bilmediğin mesafeleri teptin, sabahın köründe Hasdal kapılarına geldin, hepi topu bir saat kokunu içime çekebileyim diye, saatlerce bekleştin. Ne de çabuk tükeniyor o sayılı 60 dakika... Sana bunları yaşattığım için özür diliyorum.
*
Uzuuun ayrılık günleri ve alt tarafı bir saatlik görüşmeler nedeniyle, her seferinde adeta yeni baştan tanıştığımız için... “Sen de bizimle gelsene” dediğinde, gülümseyerek “yakında” dediğim için... Ve, artık sanırım sen bile bildiğin, çoktandır “sen de gelsene” demediğin için... Senden özür diliyorum.

Ne diyebilirim ki sana bebeğim... Balyoz diye bir dava var, 3 Kasım 2002 seçimi bile yapılmadan önce, ben daha üsteğmenken, dijital belge hazırladığımı iddia ediyorlar; ortada henüz seçim yokken, ortada henüz kazanan yokken, ortada henüz hükümet yokken, henüz kurulmamış hükümeti yıkmaya teşebbüs ettiğimi öne sürüyorlar mı diyeyim? Üstelik, o dijital belgenin sahte olduğunu bilimsel olarak ispatladığım halde, imzam olmadığı halde, bilgisayarımda olmadığı halde, aleyhimde tanık olmadığı halde, görüntü-iletişim kaydı olmadığı halde, 16 sene hapis verdiler mi diyeyim? Uğruna canımızı vermeye hazır olduğumuz vatanımızda esir olduk mu diyeyim? Bunları bu yaşta anlayabilmen elbette mümkün değil... Yaşı anlamaya müsait olduğu halde, anlamazlıktan gelenler adına, senden özür diliyorum.
*
Büyüyeceksin, dünyayı tanıyacaksın; kendi ordusuna yapılan bunca saldırıyı, böylesine kayıtsızca seyreden başka bir memleket göremeyeceksin kızım... Ailelerimizden sanki vebalıymış gibi uzak durdukları, bulaşıcı olmasından korktukları, neme lazım filan diyerek arayıp sormadıkları, bizimle beraber eşlerimizi, çocuklarımızı da yaftaladıkları, yalnızlığa mahkûm ettikleri için... Senden özür diliyorum.
*
Bu mektubu, belki köşesinde yayınlar diye Yılmaz Özdil’e gönderiyorum. Çünkü, bu davaların sanıkları yazılıyor ama, mağdurları yazılmıyor. Bu davaların gerçek mağdurları, çocuklarımız... Toplumun, en azından bugünlük kendi çocuklarına sarılırken, bu gerçeği yüreğinde hissetmesi adına yazıyorum.
*
Canımın içi...
Doğum günün kutlu olsun.
Telafi edemeyeceğimiz, asla geri gelmeyecek bu kıymetli günlerde seni omuzlarımda gezdiremediğim, sarılamadığım, öpemediğim, masal okuyarak uyutamadığım, uyumanı seyredemediğim, saçını okşayamadığım, büyümene şahit olamadığım, kavuşacağım günü çaresizliğin sabrıyla beklediğim... 630 gündür olduğu gibi, bugün de babalık yapamadığım, yapamıyor olduğum için özür diliyorum.

Seni canından çok seven baban,

Ayhan

21 Şubat 2013 Perşembe

Dünya'nın Efendileri...

Oldum olası önyargılı insanlardan nefret etmişimdir ve kendimde fark ettiğim buna yakın eğilimleri de törpülemeye çalışmışımdır. Ve eğitim seviyesi ne olursa olsun, ya da gelişmişlik düzeyi açısından neyi kıstas alırsanız alın halaa bu "önyargı"'lardan, bu zihniyetten ve getirilerinden kurtulamadık.

Emad Burnat 3. Dünya Ülkelerinden biri olarak görülen, bu şekilde iğrenç bir şekilde nitelendirilen Filistinli bir meslektaşım. Bir Yönetmen. Bu pazar gecesi 85. Oscar Ödül Töreni gerçekleştirilecek ve Emad Burnat "5 Broken Cameras" filmiyle belgesel kategorisinde bu yarışmaya aday olmayı başarmış bir yönetmen. Ancak o kadar acınası ve terbiyesizce bir hareketle karşılaşıyor ki, yazarken nefretim her tuşta biraz daha artıyor. Eşini ve çocuğunu alarak Los Angeles'a uçuyor. Fakat burada tabiri yerindeyse "tipten kaybediyor." Akademi Ödülleri için geldiğini Havaalanı görevlilerine ve polis'e bir türlü kabul ettiremiyor. Elinde davetiyesi olmasına rağmen görevliler yaklaşık 1 saat sorguya çekiyor ve Filistin'e geri göndermekle tehdit ediyorlar. Tehdit'e bakar mısınız? Sizi zaten yaşadığınız yere göndermekle tehdit ediyorlar... Düşünün, onlara göre o kadar iğrenç bir yer, öylesine bayağı ki bu; bu bir tehdit unusuru...

Sonunda başarılı bir belgeselci olan Michael Moore devreye giriyor ve polislere kendisinin adını ve telefonunu vermesini söylüyor. Ardından Emad ve ailesi serbest bırakılıyorlar. Bu olay derinine inildiğinde daha o kadar acınası durumlarla dolu ki... Düşünceye bakar mısınız? Eğer Filistin gibi bir yerde yaşıyorsanız, ya da oralıysanız siz sanatla uğraşamazsınız, bir şeyler başaramazsınız... Düşünce bu...

Ama doğrusu ve insanların kavramakta güçlük çektiği ise bana göre şudur;

Bir kömür madeninde elmas olabilirsiniz. Parlamanız ve farkedilmeniz için aydınlanmanız yeterlidir. Nerede olduğunuzun, ne koşullarda yaşadığınızın bunu değiştirecek kadar bir önemi yoktur. Başarı da su gibi mutlaka yolunu bulur...

Tebrikler Emad Burnat...

18 Şubat 2013 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#17

Yukarıdaki bölmeye yapıştığı için bir türlü delikten aşağı düşmeyen bir kum tanesi zamanı durdurabilir mi? Peki ters çevrildiğinde bir anlığına da olsa zamanın ötesine mi geçer? Hangi açıdan baktığınıza göre değişebilecek durumlar gibi, göğüs kafesimi parçalarcasına çarpan kalbim de kelebek etkisi yaratarak dünyayı yerinden oynatabilirdi... Belki...

Koridora çömelip kompartıman kapısına yaslanarak nefes almaya çalışırken; bir anda cam kırıkları gibi dağılan cesaretimden biraz toplayarak içeri tekrar bakabildiğimde Soytarı'nın oturduğu koltukta sadece yanan bir mum olduğunu gördüm. Diğer vagon ve kompartımanlardan insanların koşup gelmesi ve işlediği cinayetlerin üzerime kalmasıyla, diğer kırık parçaları da toplayıp oradan uzaklaşmam arasında yukarıdaki kum tanesi kadar hassas bir denge vardı.

Tekrar ayağa kalkmak, iki ayağımla dünya'yı itmek kadar zor. Gözüm halaa mum ışığında. Çocukluğumdan beri aydınlık bir ortamda rahat hissedemedim kendimi. Anneme dair hatırladıklarım da yaşımın küçüklüğü dolayısıyla loş ışığa mahkum oldular. Hayatıma dair annemin çeşitli ısrarlarından biri olan "yatmadan önce dişlerini fırçala" nasihati hayal gücümü besleyen loş ışıkta düşlerimi fırçalamaktan öteye gidemedi...

Nefesim düzene girmeye başlıyor. Kendini hazır hissedip; yanıldığını arenada boğa'yla karşılaşınca kabul etmeyi gururuna yediremeyen bir matador gibi hissediyorum. Ama ne Maça'nın nerede olduğunu bilmemem ne de trenin hareket halinde oluşu, bir an önce buradan gitmem gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.

Bir tane daha... Sadece bir sert düşüş daha. Kendime söz veriyorum başka yok. Kendimi kandırmak için bulduğum "Hem belki yıllardır hissettiğin sürekli düşüyormuş hissi de yok olur" bahanesi az da olsa işe yarıyor ve yüzümü gidiş yönüne vererek kendimi rayların hücrelerine bırakıyorum. Kendimi çok önceden törpülediğim için, kanayan dizlerim ve ellerime rağmen bu düşüş ben de bir acı uyandırmasa da, soğuk çeliğin üzerindeki yuvarlanmam son bulduğunda yakaladığım bir anlık görüntü beni beynimden vuruyor...

Kum saati kırılıyor...


16 Şubat 2013 Cumartesi

Seni Çok Özledim Kemal Abi...

Halaa bırakamadığım bir alışkanlığımdır. İşin aslı bırakmayı da istemediğim... Ne zaman evde yemek yiyecek olsam mutlaka eski bir türk filmi açar öyle yerim. Ve çoğunlukla da Kemal Sunal filmleri olur bunlar. Kemal Sunal, Münir Özkul, Adile Naşit, Halit Akçatepe...

Bu isimleri kendi ailesindenmiş gibi samimi görmeyen yoktur sanırım. Sanki aynı evde yaşadığımız abimiz, ablamız, akrabamız kadar yakındır yarattıkları karakterler bize... Ama nedense Kemal Sunal hep daha farklı bir yere oturuyor. O daha bir başka sanki... Çocukluğumuzun en güzel anılarına şahitlik eden, bize öğrenmemiz gerekenleri en eğlenceli biçimde öğreten ve yıllar geçtikçe daha seyrek görüşebildiğimiz ama aramızdaki bağ asla sarsılmayan, uzakta yaşayan dayımız gibi...

Ölüm şekli içimi en çok acıtan insandır Kemal Abi. O kadar mütevazi bir insandır ki; kimse rahatsız olmasın, organizasyon sekteye uğramasın diye kendi rahatsızlığını bile dile getirmeyip, daha uçak havalanmadan uçak korkusuna yenik düşerek kalp kriziyle aramızdan ayrılmıştır. Zeki Alasya'nın, kendini "sanatçı" sanan bir çok insanın dile getiremeyeceği mütevazilik ve farkındalıkla söylediği bir şey var; "Kemal hepimizden ilerideydi. Kim ne derse desin." Bu egosuzluğundan ötürü gözümde daha da büyüdü Zeki Alasya...

Kemal Sunal'la ilgili güzel bir belgesele rastladım. Sizin de hiç sıkılmadan izleyeceğinizi tahmin ediyorum. İyi Seyirler...




12 Şubat 2013 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#16

Maça'yla karşılıklı susuyoruz... Kompartımanda yalnızca trenin tünele girdiğinde yankılanan tıkırtıları ve camdan süzülen ay ışığı var... Bir boşluktan süzülen ışıklar hayatımın hiç bir evresinde peşimi bırakmıyor. Yalnız olduğunuzdan emin olduğunuz halde takip edildiğiniz hissini kanıtlarcasına bizim vagonu takip eden diğer vagonlarda da ölüm sessizliği var...

Ölüm sessiz değildir. En azından benim bugüne dek şahit olduklarım bana bunu öğretti. Kulak çınlamasından muzdarip doktor kapısını aşındıran insanlar, hayatlarının bilmedikleri çok önemli bir evresinde zihinlerine kazınan bazı olayların hayatlarına fon müziği gibi eşlik etiiğinin farkında değiller. Ben bana ait olmayan tiz bir çığlıkla yaşıyorum. Bana ait olan sadece klasik müzik...

Babama dair içimde beslediğim anılardan çözünürlüğü en yüksek olanı, sebebini hatırlamadığım bir hatadan dolayı karanlık banyoya kilitlenerek "Seni fareler yesin" denmesiydi. Benim çığlıklarımın duyulmaması, vicdanlarının sesinin bastırılması için bulunan çözüm ise Mozart. Mozart'ın besteleri hiç bir zaman annemin benim çığlıklarım karşısında piyanonun başında çaresizlikten gözyaşı dökmesini gerektirecek kadar duygusal olmamıştır. Ama öyleydi...

Ben bu düşüncelere dalmışken, Maça beni korkudan şıçratarak yerinden fırlıyor ve karanlıkta parlayan kanat genişliğiyle kompartıman kapısından çıkıyor. Bense bu anlık korkunun geçmesini beklerken Maça'nın karanlıkta kanat çırpışını neden ağır çekim gördüğümü düşünüyorum. Uykudan aniden uyanmış olmanın verdiği sersemliği üstümden silkeledikten sonra peşinden koşuyorum. O benim tek yol arkadaşım...

Bir kaç vagon sonra hayatımda beni tokatlamasını engelleyemediğim manzaralardan biriyle daha karşılaşıyorum. Vagonda tam 3 cesedin çeşitli şekillerde yerde yattığını gördüğümde kalp atışlarımın hızlanmasıyla görüntü bir an bulanıklaşıyor. Kendimi dizginlemeye çalışıyorum. Hayır! Şimdi olmaz!
Bir kaç kelime kendime söz geçirebildikten ve görüntü hafif netleştikten sonra, kollarını iki yana açmış, gözleri kapalı bir şekilde, yüzündeki tarifsiz gülümsemeyle metroda beni seyreden soytarıyı fark ediyorum...

Bir şeyin hayalini kurmakla gerçekleştirmek arasında asla hesaba katılmayan şeyler vardır. İçimdeki kini beslerken, yıllarca tekrar ve tekrar alacağım intikamı zihnimde seyretmeme rağmen, yıllar sonra karşılaştığım ilk ölümde dizlerimin bağının çözülüp kalbimin ağzımda atıyor olması da benim hesaba katmadığım nokta. İstediğiniz kadar planlayın. Mutlaka başka plan yapanlar da çıkıyor...

Kapıdan geri çıkıp koridorda çömeliyor ve nefes almaya çalışıyorum. Oda sıcaklığında buz kesiyor düşüncelerim. İntikam almak istediğiniz her neyse, en zor kısmı onunla yüzleştiğinizde her şeyi baştan yaşamak zorunda kalmanızdır. Koridor karanlık... Kalbimin çığlıkları kulağımda ve ayaklarımın altında binlerce fare...

İlk defa; oturduğu yerden gözlerini açarak soytarı bana bakıyor. Omzunda Maça...

10 Şubat 2013 Pazar

Geçen Gece Güneş Doğdu...

Fedakarlık... Özveri... Feragat...

Hangisini seviyorsanız onu kullanabilirsiniz. Bunlardan birini bile birazcık tanıyor olmanız bizi anlamanızı biraz daha kolaylaştırır. Biz tam 1,5 yıl bu üç kavramla yaşadık. Bu kavramlarla yaşatıldık... Eşinizin, hayat arkadaşınızın, sizi tamamladığını düşündüğünüz kişinin; elektriği, suyu olmayan, yükseklik çok olmasına rağmen ne kadar temiz olursa olsun havası terör kokan, silah sesi duyduğunda ışıkları kapatıp koridorda cenin pozüsyonunda yatmak zorunda olduğu, aylarca yolların karla kapalı olduğu ve ulaşımın imkansız olduğu bir yerde yaşamak zorunda olduğunu düşünün... Düşünün sadece...

Siz belki ailenizle belki arkadaşlarınızla, hiç biri olmasa da tek başınıza sıcak evinizde otururken, karnınız acıktığında yapacak hiç bir şey bulamasanız bile dışarıdan söyleme özgürlüğüne sahipken, eşinizin dünden kalan çorbayı ısıtmaya kalkmak için yorganın altında tüm hayatını gözünün önünden geçirdiğini düşünün... Bitaneniz orada aç yatıyor diye yemek yemediğiniz oldu mu sizin? Onu düşünürken lokmalar düğümlendi mi boğazınızda? Peki gecenin bir yarısı canınız sizi arayıp; 3 çift kıyafet, 2 yorgan ve "kar maskesiyle" yattığı halde "Üşüyorum" diye ağladı mı siz sıcaktan bunalıp yorganı üstünüzden atmışken? Bu acıyı yaşayanınız var mı? Elbette vardır bizim gibi...

Ama bitti. Bitanem geçen gece açıklandığı üzere yanıma atandı. Bu sancılı süreçte buradan başını ağrıttığım ve bana yorumlarıyla destek olan tüm bloggerlara teşekkür ediyorum. Bu sevinci de en az bize destek olurken bu üzüntüyü hissederek sizler de hakettiniz :)

Biz şimdi karımla bu fotoğraftaki gibiyiz. Bugünümüze içiyoruz. Biraz üşüdük ama, şerefinize ;)

7 Şubat 2013 Perşembe

Çok Ehliyiz Ya Biz?

Bilmiyorum daha önce üzerine düşünme fırsatınız oldu mu ama tahmin edeceğiniz üzere trafik kurallarına uyma konusunda dünyanın son sıralarda yer alan belli başlı ülkelerindeniz. Bu yayalar açısından da böyle. Ne onlar kendilerine ayrılan yolu kullanır ne de araçlar. Emniyet şeridini çakallık yapıp diğer sürücüleri enayi yerine koyarcasına kestirme yol olarak kullanan, ambulans arkasını oynadığımız oyunun jokeri gibi görüp peşine takılan bir milletiz biz. Ana yolların bile hali içler acısıyken tutup da bisiklet yolu yok diye bir serzenişte bulunmak terbiyesizlik olur sanırım...

Hal böyleyken biz ne yapıyoruz peki? O muhteşem sürücülerimizi yetiştiren; herkesin yıllar öncesinden kalma kitabı bile okumayıp kopyayla geçtiği ehliyet sınavını kısaltıyoruz. Reform adı altında tabii. Neymiş? Sınav soruları yarıya indirilmiş. Sebep? Çok iyi biliyoruz o yüzden mi? Pratiğe ağırlık verilecekmiş. Fazladan bir tur daha mı atacak park etmeyi bile bilmeyen sürücü adayları? Almanya'da ki ehliyet sınavlarını duydunuz mu hiç bilmiyorum. İki tane dubanın arasına aracı değdirmeden park edemediğiniz taktirde, çok yüksek oranda not alamadığınız sürece, ilk yardım kurallarını bilmediğiniz sürece ehliyet alamazsınız... Nasıl? Tıpkı bizim gibi değil mi?