Sayfalar

sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2014 Cumartesi

Köstegöbek..

Üniversiteden sınıf arkadaşım Burak Apaydın benim gibi bağımsız sinema yapmayı tercih eden sevdiğim arkadaşlarımdan.. Çoğu meslektaşımızın kolay kolay göze alamayacağı bir şey yapıp, ekibiyle bir köye gidip, sponsorsuz bir şekilde, tamamen kendi ve köylünün yardım ettiği imkanlarla film çekmeye karar verdi. O kırılma noktası nasıl oldu diye sorduğumda da çok önemli bir şey söyledi bana;

"Yapamayacağımızı söyleyen çok kişi oldu. Fark ettik ki kime bir şey danışsak, belik isteyerek belki istemeden bize neleri yapamayacağımızı anlatmaya başladı. Biz hiç birine kulak asmadık ve yaptık."

Bu kilit nokta. Gözü karartıp yola çıkmak gerekiyor. Arkadaşımı tekrar tebrik ediyor, kendi yazdıkları filmin tanıtım metni ve mini fragmanıyla sizi başbaşa bırakıyorum :)





"Sanatçı! Aydın! Eğitimci! Entellektüel!

Bu ve bunun gibi kelimelerin ardına saklanmaya çalışan acınası insanlar...

Sağlanamayan aydınlığın sorumlusu sizlersiniz. Evet. Muhafazakarlar değil, sizlersiniz. Bu, bir hastayı hasta olduğu için suçlamakla eş değerdir. Muhafazakarların gelişme ve geliştirme kabiliyeti yoktur. Muhafazakarlık bir sonuçtur. Aydınlanamamanın sonucu. Aydınlar(!) sahip olduğunuz bilgiyi; geliştirmek ve aktarmak yerine, daha fazla rahat yaşam için dilenmekle harcıyorsunuz.

Eğer bu coğrafyanın %98'i doğduğunda kendini hala Orta çağ'da buluyorsa; bu toprakların üretim ve aktarım dinamikleri küflenmiş demektir. S.ktiğimin ressamları, heykeltraşları, yazarları, şairleri, tiyatro ve sinemacıları, zartları zurtları daha fazla ünlü olun ve kaldığınız yerden mastürbasyonunuza devam edin.

Bu topraklarda çocuklar öldürülüyorsa, çalıştırılıyorsa fabrikalarda bütün gün, s.kiliyorsa imam nikahı bahanesiyle 8 yaşındaki çocuklar kartlaşmış adamlar tarafından, dağlarda hiçbir sebebi olmadan insanlar birbirini öldürüyorsa ve ülkenin tamamına yakını her akşam s.ktiğimin televizyonunda saçma sapan seyirlere mahkum oldurulmuşsa, kimsenin aydınım demeye hakkı yoktur bu topraklarda.

Karanlık bir odada yandığını iddia eden bir ışık kaynağı olabilir mi?

Necip Hablemitoğlu ve onun gibiler aydınlatma çabasına girdiği anda infaz edildi. Bu ülkenin emeğini sömürme hesapları yapan kapital tanrılara kafa tuttu. 10 yıl, 50 yıl sonra bu coğrafyada doğacak canlılar için... Öldü...

Şimdi biz 14 kişi ve 5 köy çocuğuyla bir kıvılcım çıkartabilmek için karanlıkta bu çağın en etkili ve dürüst aktarım biçimi olan bağımsız sinemayı kullanıyoruz.

Hedef kitlemiz karanlığa mahkum edilmiş olanlardır."



13 Kasım 2014 Perşembe

A113'ün anlamını biliyor musunuz?

Bir animasyon hastası olarak Pixar'ın yeri bende çok ayrıdır. Ve zamanında A113 detayını fark edebilmiş biri olarak kendimle gurur duyuyorum :) Animasyonun, çizgi filmlerin ne kadar meşakkatli işler olduğunu biliyorsunuzdur. Ve kötüsüne katlanılamadığını da.. Pixar birçoğu arasında gerçekten parlıyor bu anlamda.

Peki nedir bu A113? Bir çok Pixar filminde mutlaka bir sahnede bir yere gizlenmiş halde görebilirsiniz bu sayıyı. İlk başlarda öylesine uydurulmuş bir sayı işte izlenimi uyandırmıştı ancak filmler çoğaldıkça ve sayı hiç değişmedikçe insanlar anlamını merak etmeye başladı. Bugüne kadar 14 Pixar filmi başta olmak üzere 45 filmde görülen A113 sayısının; tüm bu filmlerin yapımında çalışan animasyoncuların, grafikerlerin, çizerlerin mezun olduğu California Institute of Arts'taki sınıfın kapı numarası olduğu ortaya çıktı.

Benim çok hoşuma gitti bu bağlılıkları. Ben de oradan mezun olmuş biri olmayı çok isterdim. Yıllarca aynı sıralarda eğitim gördüğünüz arkadaşlarınızla hayallerinizi paylaşıyorsunuz, projeler tasarlıyorsunuz, bir nevi vefa göstergesi olarak da böyle bir parola buluyorsunuz. Ben gerçekten çok imrendim. Sanırım bundan sonra sahnelerde "A113" aramaktan filme odaklanamayacağız...







23 Ağustos 2014 Cumartesi

Hulusi Kentmen'i hiç kendisinden dinlediniz mi?


Çocukluğumdan beri Hulusi Kentmen dedem olsun istemişimdir. Manevi olarak tüm türkiyenin dedesi olmuştur da. Ve bunca zaman o filmlerde gördüğümüz tonton adam acaba gerçek hayatta nasıldı diye düşünmüşümdür. Gerçekte nasıl bir insan? Ses tonu, konuşması nasıl? Hep bunları merak ederdim. Ve hiç beklemediğim bir anda bir röportajıyla karşılaştım. Eski zaman insanlarının gerçekten bambaşka bir terbiyesi varmış. Bu kadar beyefendi ve mütevazi bir sanatçı görmedim. Bazen sevdiğimiz bir sanatçının günlük hayatına dair bir şeyler öğrenmeye çekiniriz. Çünkü hoşumuza gitmeyecek şeyler görüp sevgimizin azalmasından korkarız. Hulusi dede bu anlamda beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Aksine şimdi daha çok saygı duyuyorum. İyi seyirler :)



22 Ağustos 2014 Cuma

Hababam Sınıfı'nın ilk ve tek mezunu.. Ahmet..


Hababam Sınıfı'na belki de hiç yakışmayıp bir o kadar da onlardan olan ilk ve tek mezun Ahmet.. Mahmut Hoca'nın güvenini boşa çıkarmayıp, her seferinde arkadaşlarına uysa da sonunda canına tak edip Türk sinema tarihinin en iyi ve dokunaklı tiradlarından birini atan, bizden Ahmet... Neşeli Günler'de aileyi bir araya toplamaya çalışan çocukların yanında olan damat adayı Ahmet..

Ahmet Sezerel.

Neşeli Günler filmiyle ilgili anılarını anlattığı videoya rastlayınca sanki yıllardır görmediğim dayımı görmüş gibi sevindim. Biraz kilo almış, yaşlanmış ama bakışlar hala o bizden Ahmet'in. Bir Yeşilçam hastası olarak hep merak ettiğim şeylerden biri de Hababam Sınıfı, Neşeli Günler, Bizim Aile, Gülen Gözler gibi filmlerin kamera arkasında nelerin yaşandığıydı. Keşke şimdiki gibi o dönemde de kamera arkası çekimleri mümkün olsaydı da o set anılarını da paylaşabilseydik. Umarım Ahmet abinin anılarını siz de beğenirsiniz. İyi Eğlenceler :)




10 Haziran 2014 Salı

Fütursuz Bilgiler Vol#14 - Erol Taş

Yeşilçam'ın "Taş kalpli" adamı o. Filmlerin kötü karakteri.. Bana kalırsa hak ettiği değeri görememiş, dünya çağında bir oyuncu ve her şeyden de öte adam gibi adam Erol Taş. Gerçekten de düşünüyorum acaba zamanında Amerikalı bir yapımcı onu tanısa, keşfestse ne olurdu diye. Emin olun ki şuan Dünya Sineması karakter oyuncularında ilk sıralarda yer alıyor olurdu.

Erol Taş çok ama çok zor bir sanat yaşamı sürmüş. Filmlerinde oynadı kötü karakterler öylesine üzerine yapışmış ki, sokakta onu gören insanlar ona küfreder, saldırır olmuş. Bu iki şeyin göstergesi olabilir;

Birincisi bizim halkımızın o zamanlar -ki hala bazen etkilerini görebiliyoruz- sinemada oynayan bir filmle gerçek hayatı birbirinden ayırt etmekte güçlük çektiği, ikincisi de bu durumun tek sebebinin Erol Taş'ın çok gerçekçi oynayışı olduğudur. İnsanlar o kadar inanırlarmış ki onun kötü bir adam olduğuna, yediği dayakları anlatsa bitiremezmiş Erol abi.. Bunun bir çok örneği var sinemamızda. Örneğin yakından da tanıdığım "Tecavüzcü Coşkun" abimiz. Bugüne kadar tanıştığım en naif, ağzından küfrün "k"'si çıkmayan, bu zamana kadar ne yaptıysa; sanatı ve düzgün bir şekilde yetiştirmeye çalıştığ çocuğu için yapan güzel insan, aile babası. Biz tekrar dönelim Erol abi'ye..

Erol Taş'ın eşini çok genç yaşta kaybettiğini ve 3 çocuğuna hem annelik hem babalık yaptığını biliyor muydunuz? Kafamızda oluşturduğumuz, kötü kalpli, sevenleri ayıran, insanların mutluluğunu engellemeye çalışan Erol Taş karakterlerine ne kadar ters düşen bir görüntü di mi? :) Ama gerçek bu. Onların yemeklerini yapan, çamaşırlarını yıkayan, öğle uykusuna yatıran, uyandıklarında parka oyun oynamaya götüren hep bu melek kalpli kötü adam..

Karısını amansız bir hastalık sonucu kaybettikten sonra çocuklarıyla yaşamaya çalışan Erol Taş'ın öldükten sonra da yüzü gülmedi.. Belki hatırlarsınız; ölümünden biraz zaman sonra mezarını açıp bacağını çalmışlardı Erol Taş'ın. Bazen gerçekten anlam veremiyor insan. İyi insanların hayatları bazen hak ettikleri gibi iyi gitmeyebiliyor. Böylesine fedakar bir babanın, İşinde Dünya standartlarında bir oyuncunun, tertemiz kalpli bir insanın hak ettiği bir yaşam ya da ölüm mü? Kimse hak etmez orası ayrı bir konu.. Ama hafızamda hep yer etmiştir bu olay. İnsanların yeri geldiğinde filmden çıktıktan sonra sokakta karşılaşınca taşladıkları bu adam bence bunu hak etmedi. Kaldı ki yaşarken, öldükten sonra bile saygı duymadılar. Ruhun şad olsun Erol Taş...

30 Mayıs 2014 Cuma

Fütursuz Bilgiler Vol#13 - Mürüvvet Sim


Yeşilçam hastalığım olduğundan sanırım daha önce bahsetmiştim. Eşim ve ailem tarafından çoğu zaman uzaylı muamelesi görmeme neden olan bir hastalık bu. Hep birlikte salonda otururken, tv karşısında uyukladığım bir an; biri kanalı değiştirdiğinde denk gelen yeşilçam filminin repliklerini filmden önce söylemeye başlamışlığım var. Çok eskiden beri yemek yerken bile eski türk filmi izlemek adetimdir. Gelelim asıl konumuza; :)

Bugün size Mürüvvet Sim'den bahsetmek istiyorum.. Adile Naşit'in yeri hepimizde muhtemelen çok ayrıdır. Hepimizin annesidir o. Ona "kötü kadın" rolünü hiç yakıştıramayız. Anaçlık onunla anılır. Ama biri daha vardır ki benim için, Adile teyzemiz o gün dışarıya çıkmak zorunda kaldığında, pazara gittiğinde ya da komşu kadının doğumuna yardıma gittiğinde evde bize bakacak biri gerektiğinde o anaçlığa layık kişi Mürüvvet Sim'dir. Hiç bir rolünde onu da tam anlamıyla kötü kadın olarak göremezsiniz. Hep tatlı sert bir ablanız gibidir. Ailenizin çok yakın bir dostu, size kızacaksa da sizin iyiliğiniz için kızdığını bildiğiniz uzaktan teyzeniz..

Onun hayatıyla ilgili birçok kişinin bilmediğini düşündüğüm birkaç şey paylaşmak istiyorum;

Sinemamız gerçekten çok büyük oyuncular yetiştirdi ve devam da ediyor. Ancak bazen çok hak etseler bile bazı isimler bu tozlu film şeritlerinin arasında saklı kalabiliyor, ya da gereken ünü ya da bilinirliği yakalayamayabiliyor. O isimlerden biri de bana göre Mürüvvet Sim. Adı söylendiğinde hatırlanmayan ama fotoğrafı gösterildiğinde "Aaa o mu biliyorum" denilen..

Hikayesinin başlangıcını onun ağzından dinleyelim;

"Tarlada doğmuşum ben. Annem göbeğimi "çekme" bıçağıyla kesmiş. Şalvarına sarıp atmış atının terkisine, getirmiş eve.. 23 Nisan 1929'da Tekirdağ'ın Büyükyoncalı köyünde..."

Bu şekilde anlatmaya başlamış Mürüvvet abla hayatını Ses Mecmuası'na.. Çok fakir olduklarını, köyden İstanbul'a göçtüklerini ve tam anlamıyla bir sokak çocuğu gibi büyüdüğünü söylemiş. Gerçek anlamda diyoruz çünkü o kadar yaramazmış ki, mahalleli ona "Korkunç Mürüvvet" adını takmış. Akşam mahallede herhangi bir evde balık pişerse eğer, ne yapar eder kendini davet ettirirmiş Korkunç Mürüvvet. Aksi olursa da yıkarmış ortalığı.. O kadar yıldırmış ki insanları, mahalleli kendi arasında para toplayıp onu sinemaya gönderip 2 saat kafa dinliyor olmaktan bile mutlu olurmuş. Sinema dönüşü tüm kadınları etrafına toplayıp filmi canlandırarak anlatırmış tabii Mürüvvet :)

Size çok ilginç bir detay, bilgi.. Zamanında İlker İnanoğlu'nun canlandırdığı ve tüm sinemalarda gişe rekorları kıran "Yumurcak" filminin, bir gün film setinde kendi hayat hikayesini anlatan Mürüvvet Sim'in hayatından yola çıkılarak yazıldığını ve aslında o yumurcağım Mürüvvet ablamız olduğunu biliyor muydunuz?

Ve beni en çok etkileyen kısma geldik.. Şimdi de işin hüzünlü kısmındayız.. Röportaj sırasında mahalle terzisinin artık kumaşlardan kendisine süslü kıyafetler yaptığını anlatırken, Mürüvvet ablanın gözleri elinde ördüğü yeleğe dalmış ve dolu dolu olmuş.. İşte nedeni;

"Her gün akşam üstü, günbatımı bir gariplik çökerdi üstüme.. Mahallenin her anası çocuğunu çağırır, üzerlerine yelek giydirirlerdi. Bir ben kalırdım yeleksiz. Üşümesinden korkulmayan, kenarda, kimsesiz.. Anacığım karanlıklarda dönebilirdi çalıştığı yerlerden eve. Hiç bir zaman da yeleğim olmamıştı. Hep bir yelek özlemi içinde idim. Kıskanırdım sırtlarına yelek geçirilen arkadaşlarımı. O yaramaz mürüvvet gider, bir köşede sessizce ağlayan zavallı bir çocuk gelirdi o saatler.." diye devam ediyor sözlerine...

Bu yelekler öylesine iz bırakmış ki yaşamında, tam 38 yıldır yelek örermiş Mürüvvet abla.. Ördüklerini sokaktaki kimsesiz çocuklara elleriyle giydirip, bakım evlerine bağışlayıp, Anadolu'nun her köyüne gönderdiğini biliyor muydunuz?

Bu değere sahip çıkılsa? Belki araştırılsa bulunsa o yeleklerden hiç değilse biri.. Ya da onun adına devam ettirilse bu ve onun ismi yaşatılmış olsa.. Yelek bayramı olsa kutlansa vs..

Bunlar zor şeyler mi?



Kaynak: Ses Mecmuası, Türknostalji.

23 Şubat 2014 Pazar

Ben Deli Değilim Vol#1

Çok tuhaf takıntılarım var. Yani şimdi takıntı da demeyelim de.. Çok da şey yapmamak lazım. Sinema eğitimi aldığım zamanlardan kalma olabilir. O zamanlar bir filmi bir kaç kez izledikten sonra tam anlamıyla hissedebiliyorduk. Hatta bazılarımız artık tamamen tekniğe odaklandığından bu yetilerini de kaybetmişlerdi. Çünkü ilk izleyişimizde hikayeden çok ışığa, kullanılan tekniklere ya da açık aramaya odaklanıyorduk. Daha sonra tekrar izlersek eğer, o zaman konu nedir ya da duygusu nedir diye bakıyorduk. Bu belki de benim bahanem. Çünkü itiraf etmem lazım ki çok küçük yaşlardan itibaren şöyle bir durum var. Gelelim takıntıma yani;

Atıyorum bir yeşilçam filmi mi izliyorum? Sahnede kim olduğu önemli değil. Arka planda bir çocuk mu oturuyor ya da çekimden haberi bile olmayan biri kareye mi girmiş? Başlıyorum onu düşünmeye.. Kimdi? Napardı? Nasıl yaşadı? Nasıl bir hayatı oldu? Sevildi mi? Bir kadın tarafından şöyle sağlam bi kalbi kırıldı mı? Ya da bir filmde göründüğünü o kadının kalbini kazanmak için kullandı mı? Ya da garibim o filmde göründüğünden haberdar mıydı? Hatta film çok eski değilse şuan ne yapıyordur? Gibi gibi…

Başlıyorum filmden kopup bu soruların içinde yüzmeye. O kadar güzel hayaller kuruyorum ki. Yazıyorum da yazıyorum.. Kimini çok mutlu edip, kimini de acıların çocuğu yapıp o filmde göründüğüne pişman ediyorum.

Ama bir yandan da şeytan detayda gizlidir. Hele ki filmin konusu beni cezbetmemişse çok daha eğlenceli geliyor böyle yolculuğa çıkmak. Örneğin en üstteki karede Şener Şen'in arkasındaki tepenin üstünde oturan "kırmızılı kız"'ın hikayesi.. İlgi çekici değil mi sizce de? Kimdir, nasıl bir hayatı var? Şuan ne yapıyor? Sonra Sadri Alışık'ın arkasındaki insanlardan istediğinizi seçin :) Serbestsiniz. Onlara istediğiniz geleceği yazıp hayal kurabilirsiniz. Gerçeğini merak ederek tabi. Mesela sağındaki askerin gerçek askerliği nasıl geçti acaba? Ya da kaçtı mı askerden? Nereli mesela? Veya tam Sadri abi'nin kafasının arkasında kalan yüzünü göremediğimiz genç.. :) Bu kadar gizemli bir hayatı oldu mu gerçekten? Peki Kemal Sunal'ın parasının eksikliğinin sendikalı olmayışından kaynaklandığını öğrendiği sahnede ampul gibi kameraya bakan yağız delikanlı :) Sende bizdensin şöyle geç.. Neler yaptın neler ettin acaba bu filmden sonra. Sen de kardeşlerine bakmak zorunda olan ve keşfedilmek için her bulduğu boş vakitte türkü yakan bir inşaat işçisi miydin? Ya da hiç alakası olamayan, sadece oradan geçtiğin için set ekibi tarafından seçilip oraya konan bir figüran mıydın? Ya da siz nasıl düşünmek isterseniz..

Bu takıntımı çok seviyorum. Bazen beni yorsa da ya da girdiğim hayalden zor uyansam da çok seviyorum. En azından elimden geldiği kadar gölgede kalanlara da haklarını teslim etmişim gibi geliyor.

Son olarak; Hababam Sınıfı serisindeki şu sahneyi hepiniz hatırlarsınız..

Damat Ferit bakıcısı İzmir'e kaçtığı için bebeği okula getirmek zorunda kalıyordu ve hepimizin annesi Hafize ana ona annelik yapıyordu. Onu kucağına aldığında bile hepimiz o bebeğin artık güvende olduğu hissine kapılıyorduk bir şekilde.

Damat Ferit'in güzel bebeği şuan ne yapıyordur sizce? :) Neyse.. Sizi de bu şekilde yormamalıyım sanırım. Ama lütfen!

Ben deli değilim.

19 Şubat 2014 Çarşamba

Kısa Film: Sniffer - 2006


Yönetmen: Bobbie Peers

Kesinlikle izlemenizi tavsiye ettiğim kısa filmlerden biri. Cannes Film festivalinde "En iyi kısa film" ödülünü alan film sisteme karşı çok başarılı eleştirilerden biri.









7 Şubat 2014 Cuma

Le Ballon Rouge (Kırmızı Balon) - 1956


Albert Lamorisse'in 1956 yapımı kısa filmi "Le Ballon Rouge", "En İyi Özgün Senaryo" dalında Oscar ödülü alarak kısa film kategorisi dışında başka bir kategoride ödül alan ilk film olma özelliğini taşıyor. Diyalogsuz bir film olarak da bu ödülü alan ilk film olan "Kırmızı Balon" Cannes Film Festivalinde de Altın Palmiye kazanmıştır.



5 Şubat 2014 Çarşamba

Kısa Film: Yorgan (Bir 12 Eylül Filmi)


Caner Yalçın'ın yazıp yönettiği bu anlamlı kısa filmi paylaşmak istedim. Gerçekten çok başarılı bulduğum bir filmdir. İzledikten sonra yorumlarınızı paylaşırsanız sevinirim. İyi seyirler…




4 Şubat 2014 Salı

Nostalji Vol#6 - Münir Özkul İtalyanca Tirad


Şuan hasta yatağında zor günler geçiren usta oyuncu Münir Özkul'un ders niteliğinde bir tiradını paylaşmak istedim. Çok sevdiğim yönetmen Reha Erdem'in "A Ay" filminin bir oyuncunun kendini nasıl geliştirmesi gerektiğiyle ilgili ders niteliğindeki sahnesidir efenim…



4 Ocak 2014 Cumartesi

Nostalji Vol#3 - Fütursuz Bilgiler Vol#9


En eski Amerikan Film Şirketlerinden "Metro Goldwyn Mayer"'in klasikleşmiş introsunu biliyorsunuzdur. Geçen gün bununla ilgili çok ilginç bir bilgi buldum. Şirket yıllardır bu introyu konsept olarak değiştirmese de belli aralıklarla yenilemiş ve yeni arslanlarla tekrar çekmiş.


Ancak ilginç olan ilk videoların çekildiği dönemlerde teknolijinin yetersizliğinden dolayı kamera direk arslanın önüne konmuş ve kameramanlar böylesine tehlikeyle burun buruna bu çekimi yapmışlar.




10 Nisan 2013 Çarşamba

"Emek Yoksa Ben de Yokum!

Uzun zamandır gündemi dolduran gerizekalı haberlerin arasına belli aralıklarla serpiştirilen ve medyanın çok da destek vermediği bir konu bu. Tarihi Emek Sineması'nın kapatılmaya, yıkılmaya çalışıldığını duymuşsunuzdur. Şuan gelinen nokta aslında gerilemenin, acizliğin bir göstergesi. Neden gerileme önce dilim döndüğünce onu anlatayım;

Tarihte binlerce örnek bulabilirsiniz... Bir devlet, bir uygarlık düşünün. Düşünün ki kültürel hiç bir değerine sahip çıkmıyor, Sanat eserlerini adab yerlerinin görünüp görünmemesine göre değerlendiriyor, işine gelmeyen heykeli "Ucube" olarak nitelendirip yıkıyor, para kapısı olarak gördüğü tarihi binaları ise avm'ye dönüştürüyor ya da yıkıyor... İşte bu tarz devletler asla ve asla gerilemenin elinden kurtulamazlar. Bir ülkeyi değerli kılan sanat eserleri, tarihi dokusu, mirasıdır. Adı üstünde "Miras". Yani atalarından sana kalan. Yak diye yık diye değil, koru, insanlara sun diye...

Acizliğe gelince... Kapitalizme her gün bir "Küçük İşletme"'nin daha boyun eğdiği-eğdirildiği bir dönemde yaşıyoruz. Mantar gibi her köşe başında biten alış-veriş merkezleri, kendine has dokusu olan "Dükkan" kavramını yok etmek üzere. İnsanlar artık sosyalleşmeyi avm'lere gitmek olarak algılamaya başlamış. Ve bu avm'lerde tekelleşen sinema salonları, Emek Sineması gibi çok önemli bir tarihe ve öneme sahip sinemaların sonunun gelmesine ön ayak olmuş. Aslına bakarsanız istense bunun önüne geçilemez mi? Tabi ki geçilir. Ama Emek Sineması, yıkmak isteyen kişilerce artık politik bir olaya dönüştü. Karşıt düşünenler içinse bir direniş sembolü. Ben açık seçik ifade etmek gerekirse direnişçilerden yanayım. Az mı geldi avm'lerdeki sinema salonlarınız? Godamanlarınızın arabalarını park etmek için daha mı çok katlı otopark yerine ihtiyacınız var?
Çekin o pis ellerinizi Emek Sinemamızın üzerinden!

Kendisini seversiniz ya da sevmezsiniz bilemem ama Türkiye'nin en bilindik sinema eleştirmenlerinden Atilla Dorsay çok güzel bir tepki göstererek, "Emek Sineması'na kazma vurulduğu gün ben de gazeteciliği bırakıyorum" dedi ve sözünü tutarak bugün yazılarına son verdi. Bu tabii ki çok üzücü bir durum. Ancak artık bazı somut tepkiler gerekiyor. Bir çok sanatçı bununla ilgili mektup göndermiş Başbakana... Onu da yapın evet ama daha somut şeylere ihtiyacımız var. Emek Sineması yıkılmamalı. Bu amaç uğruna sesini duyurmaya çalışan insanlara bile tazyikli su sıkılıyorsa, yıldırılmaya çalışılıyorsa zihniyet olarak ne kadar geri gidildiği açıkça ortada sanırım.

Ne kadar üzülsem de teşekkürler Atilla Dorsay...

19 Mart 2013 Salı

Fetih 1453 Set Kazası...

Herhangi bir set ortamının havasını solumayan bir insanın bu işin ne kadar zor olduğunu hiç bir zaman tam olarak anlayabileceğini sanmıyorum. Az sonra paylaşacağım video'nun çekildiği gün yaşadığımız stresi, korkuyu size tarif edemem. Tabi ki her mesleğin kendine göre zorlukları var, ki ben bir madenci çocuğuyum. Ama Sinema-Dizi sektörü, set ortamı bambaşka sorumlulular ve stresle yüklü. Fetih 1453 filmini izlediniz mi bilmiyorum. Aşağıdaki video filmin kamera arkasını çekerken edindiğimiz bir "Set Kazası"anı. Kazada havaya uçan oyuncunun üzerinde koruyucu jel olmasına rağmen vücudunun sağ tarafında 3. dereceden yanıklar oluştu. Sonrasındaki bağırışlar da rol gereği söyleniyor gözükse de değil. Bu küçük detay umarım izlediğiniz her filmi daha hakkını teslim ederek izlemenize katkıda bulunur. İyi Seyirler ;)



16 Mart 2013 Cumartesi

Ruhun Şad Olsun Dinçer Abi... O kaddaar!

Birkaç gündür bu yazıyı yazmak için bekliyorum. Hem üzüntüm hem de böyle gelmiş böyle giden anlayışa olan sinirim geçsin diye bekliyorum. Ben bu işin içinde olduğum için biliyorum, belki ben de olsam öldüğünde öğrenirdim Dinçer Abinin adını... Ama bu çok zoruma gidiyor. Belki bir baş rol oyuncusundan daha fazla emek verip onun kadar adının bilinmemesi... Büyük çoğunluğun da fotoğrafını gördükten sonra "aaa bu adamın adı bu muymuş?" dediğine eminim. Genel olarak "Bana mazlumu getirin!" ve "O kaddaarr" replikleriyle tanınan Dinçer Çekmez de lanetli 2013 yılında aramızdan ayrıldı. Seni geç öğrendiler ama unutturmayacağız Dinçer Abi...



22 Şubat 2013 Cuma

Alpay İzer

Bunu herkes söyler ve bu kadar çok söylendiği için anlamını yitirmiş gibi görünür ama; gerçekten de Yeşilçam'ı Yeşilçam yapan "İsimsiz Kahramanlar"'dır. Yan rollerde kariyerlerini sürdürüp, çoğu insan tarafından başarılı olamadıkları düşünülse de aslında en önemli görevleri üstlenmektedirler. Yan rol olarak düşünülen karakterler, hikayenin en önemli parçasıdır aslında. Tamamlayıcıdır, yemeğe tat veren baharattır...

Alpay İzer'de değeri yeterince anlaşılmamış ve genç yaşta aramızdan ayrılmış bir Yeşilçam emekçisi. İsmine aşina olmadığınız ama görür görmez birçok film sahnesiyle hatırladığınız yüzlerden. 1944 yılında Erzurumda doğan İzer; tiyatroya Bursa Halk Evi'nde adım atar ve ardından Dormen Tiyatrosuna katılır. İstanbul Belediyesi Konservatuarının Tiyatro bölümünden mezundur. Dormen Tiyatrosunun ardından yeni kurulan Ali Poyrazoğlu Tiyatrosuna katılır. Sinema'ya adım atışı ise Erotik-komedi türünde bir film olan Gariban Şakir ile olur. Ancak izleyici ona Kemal Sunal filmlerindeki genellikle dolandırıcı ağırlıklı rollerden hatırlar. 20 Ekim 1989 yılında ise henüz 45 yaşındayken akciğer kanserine yenik düşerek aramızdan ayrılır.

4 Ocak 2013 Cuma

Fütursuz Bilgiler Vol#5

Marty McFly (Michael J. Fox)'un 1955 yılına yani anne-babasının gençliğine gittiği ve annesinin kendisine aşık olduğu "Back to the Future" (Geleceğe Dönüş) serisinin ilk filminin, bu olayın yanlış anlaşılabileceği düşüncesiyle bir çok yapım şirketinin kapısından döndüğünü, zamanda seyahat ettikleri DeLorean'in önce bir buzdolabı olarak tasarlandığını ancak çocuklar için ölümcül hatalara neden olabileceği gerekçesiyle bir arabaya karar verildiğini biliyor muydunuz?

Kaynak: imdb

27 Aralık 2012 Perşembe

Lifted - 2006

Yönetmen: Gary Rydstorm

Pixar'ın kesinlikle en başarılı kısa animasyonlarından biri. İnsani tepkiler, mimikler ancak bu kadar iyi modellenebilir ve yansıtılabilir. Şiddetle tavsiye ettiğim bir kısa film daha.

İyi Seyirler.



















23 Aralık 2012 Pazar

For The Birds (Pixar) - 2000

Yönetmen: Ralph Eggleston








Çok eğleneceğinizi düşündüğüm bir Pixar şaheseri daha. Özellkikle küçük kuşların mimikleri ve tavırları çok başarılı... :)

İyi Seyirler.












22 Aralık 2012 Cumartesi

Ondskan (Şeytan) - 2003

Yönetmen: Mikael Hafström

Şiddetle tavsiye ettiğim filmlerden biri daha. Sanrım lisedeyken Cine5'te izlemiştim ilk defa. O zamanlar Cine5 bambaşkaydı tabi. Muhteşem bir kanaldı. Her pazar saat 21:00'de film premieri olurdu. Her hafta sabırsızlıkla beklerdik tv'de ilk kez yayınlanacak filmleri. Bu film de o kuşakta yayınlanan filmlerden biriydi ve görür görmez vurulmuştum. Öncelikle çok gerçekçi ve herkesin kendi öğrencilik yıllarından bir şeyler bulabileceği bir hikayeye sahip. Daha fazla spoiler vermek istemiyorum. Ama kesinlikle izlemelisiniz.

İyi Seyirler.









Filmin Fragmanı;