Sayfalar

sunay akın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sunay akın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2014 Salı

Günün Şiiri: Heykel


Yalnızca ben bilirim
diktatör heykellerine
pislemek için
göç ettiğini
dünyadaki bütün
kuşların.

Sunay Akın

6 Mart 2014 Perşembe

"Bunu gölge bir yere kaldırın…"

Çanakkale savaşında yaşanmış bir hikaye;

O zaman ki şartları hepimiz aşağı yukarı biliyoruz. Ama deseniz ki kimler gerçekten anlayabilmiş? Belirsiz. Hatta belli de.. Belli belirsiz… Siperlerin bulunduğu yere bir çadır kuruluyor. Çadırın içine ameliyathane. Fakat çadıra gelmeden önce bir masa koyuyorlar kenara. Kim yaralı olarak getirilirse öncelikle o masaya yatırılıyor. Masanın başında da elindeki morfin dolu şırıngayla bekleyen komutan..
Gün içinde mesleklerimizden, bize yüklenen sorumluluklardan binlerce kez şikayet ediyoruz. O komutanın omuzlarındaki yükü ve üstlendiği sorumluluğu hayal edebiliyor musunuz? Komutan şuna karar vermekle yükümlü;

Masaya yatırılan yaralı asker ameliyathane çadırına alınıp ameliyat edildiği taktirde yaşar mı, yaşamaz mı? Eğer yaşama ihtimali varsa o zaman o morfin iğnesini ona yapıyor. O ihtimal yoksa iğne de yok..
Çünkü morfin yok denecek kadar az. Ölüme mahkum bir yarası olsa bile o ağrıyı, sızıyı çekmemek belki herkesin hakkı evet ama yaşama ihtimali yüksek olanları elemek zorunda doktor komutan.. Sorumluluğa bakın.. Yapabilir miydiniz?

Bir asker getiriliyor masaya.. Doktor bakıyor ki şansı yok.

"Bunu kaldırın." diyor.

Bir başkasını getiriyorlar. Çünkü resmen ölüm yağıyor siperlere. Bakıyor ki onda da umut yok.

"Bunu kaldırın." diyor.

Sonra bir başkası. Bir tane daha, ve bir tane daha… Ve bir asker daha getiriliyor masaya.. Doktor bakıyor ki yarası çok kötü. Cümlesi aynı, değişmiyor.

"Bunu kaldırın."

Tam o sırada asker kalan takatiyle sesleniyor doktora;

"Baba!"

Doktor ve diğer askerler kaskatı kesiliyor. Asker yalvarıyor;

"Baba beni tanımadın mı? Benim!"

Herkes doktorun ne yapacağına bakarken doktor görmemek için siper ettiği şırıngalı elinin arkasından şöyle diyor;

"Bunu gölge bir yere kaldırın.."

Ve bir başka doktorla nöbet değişimi yaptıktan sonra gittiği çadırda oğlunun öldüğünü öğreniyor…

Bizler; ülke geleceği ve bağımsızlığı uğruna kendi oğlunun bile hayatını feda edebilen, öz oğluna bile iltimas geçmeyen insanların adalet anlayışı ve mücadelesiyle yapılan savaşlar sonucu özgürlüğümüzü elde ettik. O zaman ki baba-oğul ilişkileriyle günümüzdeki baba-oğul ilişkileri arasındaki farklar birden canlandı mı aklınızda?

"Anlamadım babacığım? Hangi kutuya koyıyım?


Sizin için ne ifade ediyordur bilmem ama Sunay Akın'ın benim hayatımda çok önemli bir yeri var. Çocukluğumdan beri bulduğum her fırsatta hayal dünyamda yaşıyorum. Orda çok güzel bir kabuğum var. Kulaklığımı takıp yolda yürürken bile dinlediğim müzik sanki benim hayatımda, şuan gördüğklerimin fon müziğiymiş gibi düşünüp eğleniyorum. Bunun gibi Sunay abi de benim için benim hayatımın hikaye anlatıcısı…

Yine onun anlattığı bir hikaye yukarıda paylaştığım. Ağzına sağlık Sunay abi. Sunay abinin çok daha güzel anlatımından dinlemek isteyenler için;



20 Haziran 2013 Perşembe

Biz Senden Sonra Çok Eksiğiz ATAM!




SUNAY AKIN ANLATIYOR:

Mustafa Kemal Atatürk'ün naşı İstanbul'dan ayrılıyor, Ankara'ya götürülecek.
İnsanlar üzüntülü, hüzün var her yerde...
Karaköy'den geçerken birdenbire,
'Çıt' diye bir ses...
Çıt! Çıt! Çıt!
Aaa!
Gökyüzünden düğme yağdı biliyor musunuz?
Düğme yağdı gökyüzünden!
Atatürk'ün o bayrağa sarılı tabutuna düğme yağdı...
Rengârenk düğmeler!
Düğme yağıyor! Çıt! Çıt! Düğme yağıyor!
Herkes yukarı baktı!
O caddedeki dükkânlarda, bürolarda
Türkiye Cumhuriyeti'nin Yahudi vatandaşları var pencerelerde...
Ve Yahudi kardeşlerimiz, ülkenin Yahudi vatandaşları, önderlerini, bu güzel insanı kendi (matem) geleneklerine göre "gömleklerinin ceketlerinin düğmelerini kopararak" uğurluyorlar...
Nasıl bir görüntü...
Atların çektiği top arabasında Mustafa Kemal Atatürk'ün tabutu ve üstüne rengârenk düğmeler yağıyor, pencerede gözüyaşlı insanlar...
Gömleklerin, ceketlerin düğmeleri kopartılarak uğurlama ne demekmiş biliyor musunuz?

"BEN SENDEN SONRA EKSİĞİM"

27 Aralık 2012 Perşembe

İnce Bir Burun Sızısı...

"İlkokul 1. sınıfta okuyan çocuk okuldan çıkar çıkmaz çırak olarak çalıştığı dükkana gidiyor, yerleri siliyor, ustasına çay dolduruyordu. Gece geç dönüyordu evine. Avluya açılan bir kapı bir şato kapısından farksızdı. Çocuk ayak parmaklarının ucuna kalkıp mandala uzansa da dilini aşağıya çekecek  güç cılız kollarında yoktu. Yorgun çırak, kapının eşiğine oturuyor ve sokaktan kendisine yardım edecek bir gece bekçisinin ya da sarhoşun geçmesini bekliyordu. Zaman makinesi icat ve bana tarihte yalnızca bir güne gitme hakkı verilse hiç düşünmeden o çocuğun önünden geçmek isterdim. Beni görünce sevinecek ve şunları söyleyecektir;

"Abi ben terzi çırağıyım, ustam işten geç bıraktı... Gücüm yetmiyor... Şu kapının mandalını açsana!"

Gülümserdim. "Saçlarını okşardım" diyeceğim ama başında mutlaka 5 numara traş vardır. Açardım kapıyı... O da "Sağ ol abi" der ve yorgun bedeniyle avlunun karanlığında kaybolurdu gözden... Ben de derdim ki ardından;

"Sen sağ ol baba!... Hayatta bana açtığın tüm kapılar için sen sağ ol!..."

Sunay AKIN