26 Mart 2013 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#20

Yaşam belirtisi...

Güvendiğim tek şey, zihnimin karanlıktan göremediğim ücra köşelerinden birinde bir hücredeki yaşam belirtisi. Tutunduğum tek dal bu. Dünyanın bir çok yerinde farklı felsefelerin uzlaştıkları, dibe vurduğunda kendini yukarı itebilecek güce sahip olma zorunluluğunu kabulleniyorum sadece. Ölmeden önce gözlerinizden geçen film şeridinin galası yerine anlamsız görüntülerden oluşan bir şaka var sanki gözlerimde. "Çocukluğumun geçtiği evde masaya atılan maça as'ın yarattığı hava akımını ve soğuğu hissederek üst kata çıkmak.. Rahibin dilinin ucundan düşmek üzereyken yakaladığı yalan ve avına düşünme süresi tanıyarak dalga geçen yılan...

Vücudumdaki kesiklerden akan kan, "Hepsi geçti" dercesine okşayan anne eli gibi yaralarımın üzerinden geçerken; açılan yaralarda ve çiziklerde yeni sürülmüş bir tarlaya tohum ekercesine geziniyordu Soytarı'nın elleri.. Bir "Katil"'i baştan yaratmayı amaçlayan şefkat dolu elleri.. Hissediyorum..

Bir hastalığı yenmenin bile ilk adımı olan "Kabullenmek" bunun için de geçerli. Önce ne olduğunuzu kabullenmelisiniz. İç huzurunuza da, almak için mum alviyle dahi yanıp tutuştuğunuz intikamınıza da ulaşmanın öncelikli yolu bu. Kaç gün oldu bilmiyorum. Ama aklımın hala yaşayan bir köşesinde; kendisinin de söylediği gibi Soytarı'nın aslında bana yardım edeceğine, ondan aslında bana zarar gelmeyeceğine dair irili ufaklı kırıntılar var. Tüm bunlardan sonra çok tuhaf gelse de biliyorum ki kötü insan yoktur. Bir zamanlar girdiği mücadelede inancından bıçaklanmış ve hala kan kaybeden insanlar vardır. Belki de bu benim kendimi kandırma yöntemim.. Ama Soytarı'yı kandıramadım. Daha trende anlamıştı beni ve amacımı. Hiç bir zaman öğrenci seçmemiştir ustasını... O da beni seçti...

Bayılmalarımın arasında kulağıma fısıldadıklarından arta kalan bir kaç şey var sadece zihnimde.. Saf acıyı hissetmeden özgürleşemeyeceğim ve asla hazır olamayacağım gibi.. Alışkanlıklarından, korkularından, benliğinden sıyrılmadan nasıl alınabilir ki bir intikam? Ya da bunlar olmadan bir yolculuğa çıkacak kadar nasıl kör olabilir ki bir insan? Metronom ya da buna benzer saatlerde sinir bozucu olan çıkardıkları ses değil, sizi o sese ve sürekliliğine alıştırdıktan sonra bir daha o sesi duyamayacağınıza dair yaşadığınız korkudur. Alışkanlıklar ve ön yargı..

Yüzümdeki uyuşuklukta zeminin soğukluğunu hissetmeye başladığım an artık zincirlerimin olmadığını ve odaya bir ışık hüzmesinin misafir olduğunu fark ediyorum. Odanın köşelerine yayılmış, görevini yerine getirmiş olmanın huzuruyla sönmüş mumlar dışında yalnızım. Hiç tanımadığım, beni benden daha iyi tanıyan, hazır olduğum yalanını yüzüme çarpıp beni hazırlamaya çalışan bir Soytarı'nın hücresinde kendimi yeniden evimde hissedeceğimi gerçekten düşünmezdim. Yine iliklerime işleyen zeminin soğukluğu.. Kapı deliğinden süzülen ışık yerine hücrenin tepesinde açılmış bir kapaktan içeri süzülen dış dünyanın ışığı.. Uzun bir aradan sonra evde olmak güzel.

Soytarı'yı bir daha görürmüyüm bilmiyorum. Ama şuan bile hissettiğim gibi onun beni sürekli izleyeceğine eminim. Gün ışığı uzun bir aradan sonra intikamın taze kokusuyla gözlerimi kamaştırıyor...

Uyumuyorum.

19 Mart 2013 Salı

Fetih 1453 Set Kazası...

Herhangi bir set ortamının havasını solumayan bir insanın bu işin ne kadar zor olduğunu hiç bir zaman tam olarak anlayabileceğini sanmıyorum. Az sonra paylaşacağım video'nun çekildiği gün yaşadığımız stresi, korkuyu size tarif edemem. Tabi ki her mesleğin kendine göre zorlukları var, ki ben bir madenci çocuğuyum. Ama Sinema-Dizi sektörü, set ortamı bambaşka sorumlulular ve stresle yüklü. Fetih 1453 filmini izlediniz mi bilmiyorum. Aşağıdaki video filmin kamera arkasını çekerken edindiğimiz bir "Set Kazası"anı. Kazada havaya uçan oyuncunun üzerinde koruyucu jel olmasına rağmen vücudunun sağ tarafında 3. dereceden yanıklar oluştu. Sonrasındaki bağırışlar da rol gereği söyleniyor gözükse de değil. Bu küçük detay umarım izlediğiniz her filmi daha hakkını teslim ederek izlemenize katkıda bulunur. İyi Seyirler ;)



18 Mart 2013 Pazartesi

Tebrikler 18 Mart Üniversitesi...

Bugün 18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma Günü... Ve okuduğumda gerçekten çok duygulandığım bir  haber gördüm bugün. Çanakkale 18 Mart üniversitesi, kendi bünyesindeki yemekhanesinde bugüne özel bir menü düzenleyerek, savaş koşullarında askerlerimiz ne yediyseler onu sunmuşlar öğrencilere. O günün şartlarını, zorluklarını, şuan üstünde binbir şaklabanlıklar yapılarak bini bir paraya satılan, verilen tüm mücadelenin boşa çıktığı bu ülkenin ne kadar büyük zorluklarla elde edildiğini daha iyi anlayabilsinler diye. Helal olsun... Çocuklar size de afiyet şeker olsun...



16 Mart 2013 Cumartesi

Ruhun Şad Olsun Dinçer Abi... O kaddaar!

Birkaç gündür bu yazıyı yazmak için bekliyorum. Hem üzüntüm hem de böyle gelmiş böyle giden anlayışa olan sinirim geçsin diye bekliyorum. Ben bu işin içinde olduğum için biliyorum, belki ben de olsam öldüğünde öğrenirdim Dinçer Abinin adını... Ama bu çok zoruma gidiyor. Belki bir baş rol oyuncusundan daha fazla emek verip onun kadar adının bilinmemesi... Büyük çoğunluğun da fotoğrafını gördükten sonra "aaa bu adamın adı bu muymuş?" dediğine eminim. Genel olarak "Bana mazlumu getirin!" ve "O kaddaarr" replikleriyle tanınan Dinçer Çekmez de lanetli 2013 yılında aramızdan ayrıldı. Seni geç öğrendiler ama unutturmayacağız Dinçer Abi...



13 Mart 2013 Çarşamba

Öyle Biri Yok!


Çok ama çok sevdiğim biridir Ferhan Şensoy. Ferhan Usta... İsmail Dümbüllü'den Münir Özkul'a, ondan da kendisine geçen kavuğu hakkıyla taşımaktadır. Geçenlerde Münir Özkul'un yaşantısına değinen "Hayatın Tanığı" programına denk geldim internette. Ve orada Ferhan Şensoy'un kavuğu neden kimseye devredemediğiyle ilgili açıklamalarını izledim. Gözleri dolarak anlattı usta.. İsmail Dümbüllü'nün vasiyetini ve bugün bu vasiyete uyan birinin olmadığını anlattı. Haklı da.. Ve günümüz korku imparatorluğuna gönderme yaparak en içten şekilde hocasına sordu; "Ben kavuğu napıcam Münir Abi?" Sonrasındaki sessizlik ve duygusal an, çok daha fazla şey anlatıyor...



12 Mart 2013 Salı

Mutaassıp Penguenler...

Evet efenim, bugünün gerizekalılığı da bu... Ben artık tahammül edemiyorum ve ciddi anlamda sinir hastası oldum. Çünkü bir kaç kişinin çabasıyla elden hiç bir şey gelmiyor ve hiç bir şey değişmiyor. Adamlar ülkenin her dinamiğinin .mına koymaya devam ediyorlar. Bu ülkede, bu zihniyetin hakim olduğu bir yerde çocuk mu yetiştireceksiniz? Alın yetiştireceğiniz çocukların eğitim göreceği müfredatın hali... İlkokul 1. sınıfların kaynak kitabı olarak gösterilen "Timaş Yayınları"'na ait "Paytal Penguenler ile Tanışalım" kitabının kapağında Penguenlere başörtüsü giydirilmiş. Daha 1. sınıftaki çocuğun beynini yıkamaya bakın, algısını tamamen o normalmiş gibi değiştirmeye bakın.. Bakın da bakın... Allah belasını versin bu örümcek kafalılıarın!

11 Mart 2013 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#19

Gözlerim, tonlarca günahın ağırlığını taşırcasına kapalı... Evimin banyosunda diğer katlardaki hayatları dinlerken duyduğum gibi sanki 7 kapı ardından gelen boğuk ve yankılı tok bir ses hafifletiyor gözlerimi;

- Uyan! Bu defa vurmak istemiyorum.

Gözlerimi aralamaya çalıştığımda karşılaştığım bulanıklık; ne aydınlığa alışırken yaşadığınıza ne de uzun süre dibe dalıp su yüzeyine çıktığınızda yaşadığınıza benziyor. Ve bu nedenle gözlerimin şuan sadece gözbebeğinden oluşuyor olması şaşkınlıktan değil karanlığa uyanıyor ve alışmaya çalışıyor oluşumdan. Sokaktaki diğer yaşıtları tarafından, doğuştan hediye edilen herhangi bir farklılığı yüzünden oyuna alınmayıp tüm hıncını evdeki cansız akranlarından çıkaran yalnız bir çocuk gibi zihnim bana oyun oynuyor. Çünkü bana kalsa ben az önce kendime gelmiş ve "Bir daha vurmak istemiyorum" dediği tokadı çoktan yemiştim.

Köşeye sıkıştırılmış bir hayvan, hastalığın yanıltıcı evresi ve ölüm öncesi...

Bu üçünün size ortaklaşa yaşattığı duygu bir anlığına da olsa kendinizi iyi ve güçlü hissetmenizdir. Bu üçünden ilkini kendimde hissederek var gücümle gözlerimi karanlığa açıyorum. Ukalalığından hiç bir şekilde taviz vermeyen ama gösterdiğim çabayı da takdir eden, büyükbabamınkine uzaktan kuzen olabilecek bir tebessüm karşılıyor beni. Benim adıma başkası konuşuyormuşçasına yabancılaşıyorum sesime;

+ Ben uyumam! Yıllardır uyumuyorum!
- Tüm bu zamanın intikamını 4 günde aldın o zaman?

4 gün? 4 gündür uyuyor olamam. Bu da bir oyun. Sanki şu yaşımda ilk kez dünyaya gelmişim gibi her şey anlamını yitiriyor ve hiç bir şey anlayamıyorum. Şuan en çok ihtiyacım olan şey o tokat olabilir mi?
Ama bunun yerine soytarı beynimi tokatlamaya devam ediyor;

- Peki asıl intikamını da alabilecek misin?

İşte tokat.. Yuvasına götürmek için tüm gücüyle ittiği su damlasını yol boyunca sürtündüğü toprağa kurban veren bir karınca gibiyim. Geçen sürede hazır olduğuna sadece kendini inandırabilmiş beceriksiz bir yalancı.. Ellerim ve ayaklarım duvara zincirli olduğundan arkamda olmadığını biliyorum ama bana geçmişimin tüm çıplaklığıyla sorular soran ses zifiri karanlığın neresinde bilmiyorum. Gözlerinin ne kadar büyürse büyüsün her zaman karanlık bir nokta kalıyor.

+ Kimsin sen?  Göster kendini!

Bir düzine köpek tarafından gece yarısı kovalandığınızı düşünün... Kalp atışlarınızın her adımda daha çok bağırdığını, bacak kaslarınızdaki yangının büyüdüğünü... Öye bir an gelir ki kaçmayı bırakıp size doğru koşan anılarınızla tekme tokat yüzleşmek zorunda kalırsınız. Umut.. Bazen yalnızca bu vardır avcunuzda. Ama azalıyor. Sımsıkı kapalı olsa da karşılaştığım her zorlukta bulduğu her boşluktan sızarak beni biraz daha yalnız bırakıyor. Kalbinizi başka bir kalbe pamuktan bir iple bağlayıp kopmamasını umarak peşinden sürüklenmek gibi...

Beni kendine zincirleyen geçmişimden, kalan tüm gücümle hamle yaparak kurtulmaya çalışıyorum. Hamlem duvardaki çatlaklardan bir kaçının daha dökülmesinin dışında reflekslerine yenik düşen Soytarının, odanın sol tarafında olduğunu anlamamı sağlıyor...

- Şşşt.. Sakin ol. Ben sana yardım ediyorum.
+ Kimsin dedim! Senin yardımını falan istemiyorum! Çıkar beni burdan! Korkma göster kendini!
- Korkma? Tokat zihnini bulandırdı sanırım.. Bağlı olan sensin.
+ Neden karanlıkta konuşuyorsun ozaman? Neden mum yakmıyorsun yine?
- Mum yakarsam seni öldürmek zorunda kalırım.. Bunu mu istiyorsun?
+ Hayır! Sadece s.ktiğimin yerinde noluyor anlamak istiyorum!
- Anlayacaksın.. Ama şimdi değil..

8 Mart 2013 Cuma

Müslüman Bunlar...

Her sabah haberleri okurken "Yuh ulan daha ne hale gelecek" tepkisini vermekten yoruldum artık. Ama ne hikmetse şaşırma eşiğimiz okadar yükseldi ki bunların sayesinde, her şeyi normal karşılar olduk. Kendilerini "Muhafazakar" bir yönetim olarak nitelendirip sözde inançlarına ters olan ne varsa icraata geçiriyorlar. Son bomba artık "Kaçak Kur'an Kursları"'na ceza verilmeyeceği... Neden? Çünkü kendi amaçlarına hizmet ediyor. "Kaçak" ibaresi neyin başına gelirse gelsin yasal değildir, yasaktır. Bu toplum kuralları açısından da böyledir, dinen de, etik olarak da... O kurs para almayacak mı? O kurs vergi kaçırmış olmayacak mı? Bir şeyleri yaygınlaştırmak ya da at koşturabileceğiniz ortamı hazırlamak için yapılan hareketin de bu kadar ucuzu olmaz! Olmamalı! Sen devlet olarak resmen "Kaçak" bir ticarethaneye ceza vermeyeceğini açıklıyorsun! Bunun açıklaması olamaz! Of ulan nerde yaşıyoruz ya..

Adamsın Tarkan!

Tarkan'ı çok severim. Gerçekten "Star" demek gerekiyorsa Türkiye'de birine o hak ediyor bunu. Ve bugünkü "Kadınlar Günü" açıklamasıyla daha da çok seviyorum şuan. Bir de kalkmışlar bunun üzerine "Tarkan'dan sert mesaj" demişler.. Nesi sert bunun? Gayet olması gerekeni, gerçeği söylemiş. Gerçek olduğu için, girince acıttığı için mi sert? Adamsın Tarkan...


"8 Mart Dünya Kadınlar Günü, aslında takvimimizin çok derin acılarla yüklü bir günüdür ve kutlanacak bir gün de değildir bence…
Anneyi, anneliği kutsal sayan bu toplumda erkekler ne yazık ki hâlâ kadınları, kızları öldürüyor! Bu çelişkiyi anlamak mümkün değil!
Bir yandan annesini, anneliği kutsuyor; diğer yandan başka annelere, anne adaylarına işkence ediyor, dövüyor. Hatta emeklerini sonuna kadar sömürüyor. Onların özgürlüğünü ellerinden alıyor.

Kutsalla namus arasında sıkışmış bir erkekliğin zorbalığı tetikleyen hastalıklı zihnidir bu… 

Öyle bir erkek zihni oluşturulmuş ki, sadece kendi var oluşunu kabul ediyor; yakınlarındaki kadınlara, kendi izni ve onayı dışında var olma, gelişme, düşünme, hissetme, konuşma şansı tanımıyor... Onaylamadığı bir durumla karşılaşınca da, zihninin doğruladığı herhangi bir gerekçeye sığınıp onlara her türlü şiddeti uyguluyor, hatta öldürüyor, bazen de diri diri toprağa gömüyor…
Bu günün kutlanması için;
Erkek zulmüne uğramakta olan bütün kadınların acılarının dinmesi, ölüm ve şiddet riskinden kurtulmaları, çocuk gelinlerin kurtarılmaları ve bütün kadınların özgürleşmeleri gerekir...
Hukukun, şiddete maruz kalan kadınları daha fazla desteklemesi gerekir...
Hepimizin, kadınlara uygulanan şiddete karşı bilinçlenmesi ve sonuna kadar savaşması gerekir...
8 Mart, ancak o zaman kutlanacak bir gün olur..."


Kadınlar Gününü "Hafifçe Döverek" Kutlayın!

Bugün "Dünya Kadınlar Günü"... Ve sanırım en saçma sapan açıklama bizim milletimze düşer normal olarak. İnsanların inançlarını kullanarak istedikleri her şeyi yapma hünerine sahip olan bir hükümet tarafından yönetildiğimizi biliyoruz. Ama cehalet ve hödüklük bambaşka şeyler...

Akp Kırıkkale İl Başkanı Mehmet Demir'in bugünün anlam ve önemine dair açıklaması "Kadınları hafifçe dövüp korkutabilirsiniz" olmuş. Bu nasıl bir anlayıştır, nasıl bir zihniyettir bilemedim... Hele ki bunu dini temellere dayandırmaya çalışarak sıçtığını sıvamak daha da acınası. Ama yapacak bir şey yok bu mantık fakirleri için.. Altın semeri eşeğin bilmem neresine şapsan da... neyse...

7 Mart 2013 Perşembe

Fütursuz Bilgiler Vol#8


Çocukluğumuzun en başarılı pazar dizilerinden "Bizimkiler"'in çekildiği apartmanın Kadıköy'ün Ayşekadın semtinde bulunan "Şale Apartmanı" olduğunu, ancak yalnızca dış görünümünün kullanılıp apartman içi sahneleri için 2 blok yanda başka bir apartmanın kullanıldığını, hala bugün bile çeşitli turlarla insanların bu apartmanı görmeye geldiğini biliyor muydunuz? Apartmanın şuan ki sakinleri de bu duruma gayet pozitif yaklaşarak ziyaretçilerin gezmesine müsaade ediyormuş. Çok hoşuma gitti bu tavır ve ilk fırsatta çocukluğumun apartmanını görmeye gideceğim.. Hem belki Cafer'le papağanı Maşuk da ordadır...:)

6 Mart 2013 Çarşamba

Olur Öyle Bazen!!!

Blogun başına bu sloganı yazarken içimden "Bir gün mutlaka bu ülkede bu sözün altını dolduracak yeni bir hareket olur" demiştim. Çok da geç kaldılar sayılmaz. Burası Türkiye... Mantıksızlıklara kılıf uydurmaya çalışılan hatta son zamanlarda "Eskiden kılıf mı vardı?" mantığıyla yaklaşılan ülke...

3 yıl önce Kütahya'da meydana gelen tren kazasını hatırlayanınız var mı bilmiyorum. 3 yıl sonra bugün sonuçlanmış dava. Hayatlarını kaybedenlerin aileleriyle dalga geçercesine sonuçlanmış hatta. 3 yılda 6 kez oluşturulan "Bilirkişi" heyeti 6 defa birbiriyle çelişen raporlar verdiği için 7. bir heyet oluşturuyor ve yetkinliklerinden şüphe duymadığımız 7. "Bilirkişi"'ler "Ortada bir kaza ve bir tesadüf" var şeklinde karar veriyor. Ardından mahkeme de 10 sanığı "Kusursuz" bularak beraatlerine karar veriyor. Kaza "Rastlantısal" bulunuyor. Yapılan açıklama aynen böyle...

Lütfen dikkat edin... Yarın bir gün bu ülkede inşaatın yanından geçerken kafanıza rastlantısal olarak bir şey düşebilir, yaya kaldırımından yürürken, kasksız bir halde 3 kişinin bindiği motorla rastlantısal olarak  ezilebilir, ya da hiç bir önlem alınmadığı için belediyenin açtığı ve uyarı bırakmadığı çukura düşerek rastlantısal olarak sakat kalabilir ya da ölebilirsiniz... Sonuçta bunlar önüne geçilemez, engellenemez durumlar... Hepsi tesadüf, hepsi takdir-i ilahi... Yazık...

4 Mart 2013 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#18

Karanlık...

Hatırladığım şeylerden biri kendime geldiğim an aldığım nefesin çelik bir yüzeyden yüzüme geri döndüğüydü.  Ağırlığının bir kaç katını taşıyabilen bir karıncaya bile yapılmayacak bir eziyetin altındaymışçasına ağır şimdi omuzlarım... Ve kan. Bu tadı unutmuşum...

Kendimi zorluyorum. Uzun süren bir elektrik kesintisinin ardından her birimi sırayla devreye giren bir sistemin yanmış beyni gibiyim. Aklımda, kendimi kaybetmeden hemen önce fark ettiğim, kum saatinin kırılmış hali ve ağzımda kum saatinden raylara yayılan, zamanın kumlarının lezzetsiz tadı...

Belki bilincimin yavaş yavaş yerine gelmesinden, belki de artık bir kum saatimin olmayışından; bir sabah uyandığınızda senkron kayması yaşamışsınız da ses görüntüden önce geliyormuş gibi hissediyorum. Diğer her şey ne kadar yanıltıcı olursa olsun hislerim beni hiç bir zaman yanıltmadı. Düştüğümü hatırlıyorum, bunu hissettiğimi... Zebanilerin anlam veremeyen bakışları arasından bilinçsizce süzülerek cehenneme düşen bir kar tanesi gibi yanıyor damarlarımın içi, vücudum...

Kollarımın ve vücudumun bağlı olduğunu fark ediyorum. Uyandırılmak için yüzüme inen gerçek tokattan önce, hatırladığım her şey içinden sadece bilmediğim bir hücrenin derinliklerine kadar düşüşümün ve bu hissin gerçek oluşu tokat gibi çarpıyor kuru kan lekeli yüzüme...

Soğuk... Hiç bir cehennemde karşılaşamayacağınız cinsten, tüm hücrelerinizi yakarcasına donduracak cinsten soğuk. Saatlerce insanların kapı önünde beklediği ve kapılar açıldığında konser alanına hücum ettikleri gibi, yüzüme çarpılan bir kova buzlu suyla bilincim var gücüyle hücum ediyor zihnime. Odada; bağlı ağzımdan çıkan iniltiler, yüzümden damlayan suyun şapırtısı ve zifiri karanlık haricinde kim ve ne olduğunu göremiyorum. Sonra aniden iniltilerimin arasında bir çakmak sesi duyuluyor. Çakmağın yanmadan önce çıkardığı ilk hevesli kıvılcımların gençlik ateşiyle saniyelik de olsa aydınlattığı ufacık alanda algılayabildiğim tek görüntü ucunda toplar olan şapkasıyla soytarının gölgesi oluyor.

Cehenneme daha fazla dayanamayan vücudum tekrar yığılırken, ağzının kenarında ukala gülümsemesiyle karşımda dikilen soytarının önünde vücudumun ağırlığını zincirlere bırakıp yeniden karanlığa düşüyorum. Yakaladığım detaysa tüm tedirginliğimi alıp götürüyor...

İlk defa gözlerini görüyorum.

1 Mart 2013 Cuma

Bu Sabah Ağladım...

Bu konuya nasıl başlayacağımı, neresinden alıp da anlatacağımı bilmiyorum... Oldum olası insanları küçük görenlere, kendini bir şey zannedenlere karşı bir kinim vardır. İnsanları dış görünüşlerinden ya da yaptıkları işten dolayı küçümseyenleri öldüresim gelir. O kadar önemli ki bu konu. Bir insanı aşağılamanız için illa ki ona bir şeyler söylemeniz gerekmez. Bakışlarınızla ya da beden dilini kullanarak da kolayca düşebileceğiniz bir yanlış bu. Tabi buna meyilliyseniz...

İşe her gün aynı yoldan yürüyerek gidiyorum. Her gün aynı saatte...

Ve her sabah aynı sokakta 2 sokak temizlikçisiyle aşağı yukarı aynı satte geçişiyoruz. Kesinlikle ikisini de tanımıyorum, adlarını dahi bilmiyorum ama her sabah, üstlerinde üniforma, omuzlarında süpürge o iki adama gülümseyerek selam veriyor ve "Günaydın, kolay gelsin" diyorum. Yaklaşık 2 haftadır dikkat ediyorum; aynı sokakta önümden gidenlerin hiç biri ama hiç biri kaldırıp kafalarını yüzlerine bile bakmıyor. Hatta onlara en uzak hangi noktadan geçebilirimin hesabını yapıyorlar. Hem de iğrenircesine vücut hareketleriyle bunu onlara hissettirircesine... Ama bilmiyorlar ki o güzel insanlar 1 gün bile çalışmasalar kendi pisliklerinin içinde bas bas bağırırlar...

Gelelim bu sabaha... Yaptığınız iş ne olursa olsun, alın teriyle kazandığınız sürece ve işinizi hakkını vererek yaptığınız sürece sizden daha üstün bir insan olamaz. Bu kadar basit. Vardır ya bir söz hani; "Çöpçü bile olsan, sokağını öyle bir temizle ki, buradan geçen herkes senin işini ne kadar iyi yaptığını görsün, seni merak etsin". Bu anlamda önemsenmek çok değerli bir şey. Kendini önemli hissetmek...
Her sabah içtenlikle selam verdiğim amca bugün beni durdurdu... Her sabah sırtımda çantayla görünce beni öğrenci sanmış.. Ve o kadar içine dokunmuş ki her sabah kendisine değer verildiğini hissetmek, ben öğrenciyim, belki bulup da yiyemem diye adını bile bilmediği bu öğrenci için karısına börek yaptırmış..:(

Ne diyebilirim ki.. Verirken de o kadar mahçup ki benim güzel amcam.. "Sen öğrencisindir bulamazsın belkim, ana böreğini tutmaz ama gönül alma.."dedi. Senin düşünmen, gerçekten insan olman yeterli güzel abicim... Senin gibi gerçek güzelliklerin hala olduğunu bilmek tek avuntu inan...