Sayfalar

14 Aralık 2012 Cuma

Al Bunu Çevir...

Çok eğlenceli ama yanlış anlaşılmaya da aşırı elverişli bir dilimiz var. Gerçi yanlış anlaşılma diyemeyiz tam olarak, herkes anlıyor aslında ne demek istediğinizi ama millet olarak çok seviyoruz makaraya almayı ve karşımızdaki tepki gösterince de yapıştırıyoruz hemen; "Senin için fesat!"

Sinema alanında düşünecek olursak; her ne kadar bir filmi dublajlı izlemek yanlış olsa da Türkiye dublaj konusunda kesinlikle ve kesinlikle dünya 1.'si. Bunu çok net söyleyebilirim. Bugüne kadar yetişmiş muhteşem dublaj sanatçılarmız var. Ama iş film isimlerini çevirmeye geldiğinde böyle olmuyor malesef. Çünkü burada işin içine ticari kaygılar giriyor. "Öyle bir isim koymalıyım ki film satsın" diye düşünüyor piyasaya süren. "Brokeback Mountain" filminin "İbne Kovboylar" olarak çevrilmesi en güzel örneklerden biri sanırım. Yıllar önce TRT'de yayınlanan "Mavi Ay" dizisinde de Bruce Willis "Bekleyen derviş muradına ermiş" diyor mesela...

Benim merak ettiğim diğer milletler bir türk yapımını çevirmek istediklerinde bizim dilimize özgü kelimeleri nasıl çeviriyorlar? Bizde resmen "Sokak Dili" olarak tabir edilen apayrı bir yapı var. Örneğin çocukken sokakta basket oynadığımızda kullandığımız tabirler... "Kılçıksız Basket", "Deliksiz Basket"... Mesela bir filmimizde bunlar geçse nasıl çevirecek adamlar? Okadar merak ediyorum ki...

12 Aralık 2012 Çarşamba

Çığlık...

Hiç bir canlı, yaşadığı ortama, doğasına, bir insan kadar hakaret etmemiş, bu kadar nankör davranmamıştır. Bir Zonguldak'lı olarak geçen gün gördüğüm haberle gerçekten içim acıdı. Genelde talihsiz haberlerle gündeme gelir memleketim ama bu defa başka. Limanda biriken çöplerle, pislik yığınıyla ilgili haber yapılmış. Bu sadece bizim oralara özgü değil malesef. Fotoğrafın geneline baktığımızda el birliğiyle insanoğlu dünyanın sonunu getirdik. Herkes 21 Aralık 2012'den korkuyor ama aslında bu sonu hazırlayan bizleriz. Belki tam tarihi tutturamayabiliriz ama kesinlikle bu sonu biz hazırladık. Maya'larda sanırım bunu kastetmişlerdi ama kırıcı olur diye boku 21 Aralık'a attılar. Teknoloji Sabri'nin kaleyi düşündüğü sert şutlarından daha hızlı gelişiyor ama aynı oranda da geleceğimizden götürüyor. Bir buz dağından kopan çok büyük bir parça, arabasının egzozuna filtre takmayı angarya iş olarak gören birinin umrunda olmuyor malesef. İçinde bulunduğumuz çağ'a "Bilgisayar Çağı", "Teknoloji Çağı", "Bilgi Çağı" gibi çok hevesli isimler koymaya çabaladılar ama herkesin gözardı ettiği tek gerçek "Tüketim Çağı"'nda bulunduğumuz... Bir arkadaşımın, her yerde mantar gibi biten alış-veriş merkezleriyle ilgili asla unutamadığım bir benzetmesi var; "Tüketim çılgınlığına kapılıp kendini kaybeden insanların kabe'si"... Çünkü bildiğiniz üzre alışveriş merkezleri de sağdan sola doğru dükkanları gezebileceğiniz şekilde tasarlanır ve alış veriş tutkusunun etrafında tavaf eder durur insanlar. Artan doğal afetler, değişen iklim koşulları, bunlara sebep olan şeyler insanların hiç umrumda değil. Kimse korkmasın kıyamet başka bir sebepten kopacak ve sonumuz gelecek diye. İnsan haricinde hiç bir hayvan bindiği dalı kesmez!

10 Aralık 2012 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#8

İçimde uyuyan bir seri katil var. Bazen o kadar yavaş ve sessiz hareket ediyorum ki onu uyandırmamak için, kendi kendime konuşurken bile küçük harfler kullanıyorum. Bazen içimde bir çıtırdı oluyor, şöyle bir kıpırdanıyor yattığı yerde, korkuyorum... Neyse ki uykusu ağır.

Ben yüzyıllara meydan okuyan bir uykusuzluk besleyip büyütürken; içimde bir seri katil uyutmak, kişiliğimi harddisk gibi ikiye bölmek, kendime çok hissettirmesem de yoruyor beni. Katillerin, cinayet mahaline dönmek dışında bir gün kendilerini de öldürmek gibi standart huyları vardır. Bir gün içimdeki de aynı düşünceye kapılırsa diye bir yedekleme korkusu sanırım bu.

Bu sabah işe gitmedim. Kalkamadım koridorun rutubetli köşesinden... Dönme dolap bensiz de döner, bir sorun olmaz sanırım. Bugün hiç bir şey yapmak istemedim, istemiyorum. Şaşırabileceğiniz üzere uyumak da buna dahil. Çoğu lider ve bilim adamı kısa boylu olduğundan kendini gerizekalı gibi hisseden bir arkadaşımın telefonunu reddedip yerimden zor da olsa kalkıyorum. Kimse düşünmüyor bu adam ne yiyip içiyor diye. Ben de dahil. Ama dedim ya, istemiyorum. Sesler... Tekrar ve tekrar...

Dış kapının gözetleme merceğinden apartmanın akıl almaz hareketli hayatını izlerken, çocukluğumu ve hiç bir zaman elma şekeri yememiş olduğum gerçeğini gördüm delikten. Bir çocuk için de en azından bir seri katil kadar belli başlı standartlar yok mudur? Uçurtmam olmadı mesela benim. Bisikletim de... Küçükken sahip olamadığı şeyleri içinde biriktirip, yüzyıllar içerisinde kömürleşen odun parçaları gibi öldürme isteğine dönüştürebilir mi insan? Onca hayat ben küçükken bir uçurtmaya sahip olamadım diye  sönmüş olabilir mi? Bu kadar kolay mı insanlardan nefret etmek? Hayat adil değil. Ya da çok sevdiğim bir söz var buraya yakışacak; "İnsanlar eşittir ama bazıları daha eşit."

Dizlerimi kendime çekiyorum. Doğru dürüst yapılamamış bir çocuğun, doğru dürüst alamadığı cenin pozüsyonu... Ben buyum işte.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Çok Özlüyorum...

Karımı çok özledim... Kaç gündür değişik bir ruh halinde dolanıyorum etrafta. Televizyonda bir çifte denk gelsem, sokakta reklam panolarında birbirine sarılan bir çift görsem içim acıyor... Bugün Ankara'da "Eş durumu mğdurları" adına bir eylem düzenleniyor. Benim eşim Van'da öğretmenlik yapıyor ve eş durumuyla alakalı tüm prosedürleri yerine getirmemize rağmen devlet aile kavramını ayırmakta ısrar ediyor. Eğer daha önemli bir işiniz yoksa ya da en az benim kadar buna önem veriyorsanız ve duyarlıysanız bugün bu eyleme destek verin. Ben 4 aylık evliyim. Ama eşimle aynı çatı altında değilim... Toplumun temel yapı taşı aile'nin feryadını dinlediniz. Sevgiler...

7 Aralık 2012 Cuma

Bir Kıvılcımla Yakılan Ağıt

Oldum olası ağıt'lardan çok etkilenirim ve özellikle araştırırım. Bugüne kadar da belli filmlerde ya da şarkılarda çok güzel örneklerine rastladım. Ama karşıma genellikle aynı isim çıktı. Savni Sami Özer. Kesinlikle Türkiye'nin sahip olduğu en önemli değerlerden biri kendisi...
Cem Yılmaz'ın "Her Şey Çok Güzel Olacak" filmini hatırlamayan yoktur sanırım. Başucu filmlerimdendir ve babalarının ölüm sahnesinde Savni abimiz öyle bir döktürür ki içinizin temizlendiğini hissedersiniz. Yine aynı şekilde, çok fazla bilindiğini düşünmediğim, Fahir Atakoğlu'nun "As One..." albümünde "Kyrie Eleyson" adlı parçada da Savni abimizin küçük bir dokunuşu vardır. Dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. "Kyrie Eleyson" hep bir ağıt gibi gelmiştir bana... Modern bir ağıt...

Fahir Atakoğlu - Kyrie Eleyson


Her Şey Çok Güzel Olacak Soundtrack - Eski Resim 2



6 Aralık 2012 Perşembe

Bekleme Salonu...


Durun. Şuan ne yapıyorsanız bırakın ve bir dakikalığına ne yaptığınızı, neden yaptığınızı düşünün... Bir dişçi'nin bekleme salonundaki gerginlikle ve aceleyle yaşıyoruz hayatımızı. Bekliyoruz...

Bekleme salonunda otururken içerdeki hastanın sesleri gelir... Tedirgin oluruz. Kendi canımız acıyormuşçasına. Dünya bir bekleme salonu gibi geliyor bana. Öyle inancı kuvvetli biri değilim ama "Her canlı ölümü tadacaktır" gibi inkar edilemez bir cümle var. Ve her nereye gideceksek, bir bekleme salonunda huzursuzca ayağımızı sallıyoruz. Hiç birimiz muayene sırası için ne kadar zamanımız olduğunu bilmiyoruz ama öyle şeylerle vakit geçiriyoruz ki... İnsanın hayatında en önemli şey ailesi olmalıdır. En değerli... Peki ne kadar vakit ayırabiliyoruz? Sevdiklerimize? Muayene salonunda başımıza ne geleceğinden emin miyiz? Bir daha sevdiklerimizi görebileceğimizden?

Her birimiz sabah işe yetişme teleşıyla koşturuyoruz. Akşam başka hiç bir şey yapmaya dermanı kalmamış et parçaları olarak evlerimize ulaşmaya çalışıyoruz. Terbiye edilmiş, dövülmüş ve kızartılmaya hazır... Ne için? Hayatımızı sürdürebilmek. Peki kaybettiğimiz ve boşa geçen zaman? Yarın bir gün ailenizden çok sevdiğiniz birinin bulutlara gittiği haberini aldığınızda onunla daha fazla vakit geçiremediğiniz için pişmanlık duyar mısınız? Ben duyarım. Ve ne yaparsam yapayım duyacağım gibi hissediyorum. Bu tabiki tercihen yaptığımız bir şey değil, buna mecburuz ama bu beni çok düşündürüyor. Uyku hali gibi yaşamak. Bir ölüm haberi aldığımızda uyanıyor, kendimize gelip gerçeği görüyoruz... Sonra tekrar hayatın ritmine kapılıp unutuyoruz...

5 Aralık 2012 Çarşamba

The Guitar (Gitar) - 2008

Yönetmen: Amy Redford

Çocukluğu sokakta oynayarak geçen şanslı insanlardanım.  Sabahtan akşama kadar oyun oynar, sonrasında da tüm mahalle her zaman toplandığımız elektrik direğinin altında buluşur, gitar çalan bizden bir üst jenerasyonu dinlerdik. Bugün onlar sayesinde bir gitar aşığıyım. Üniversite yıllarında boş zamanlarımda gitar mağazasına gidip onları sevip her biriyle konuşacak kadar...

Bu filmle de üniversite yıllarında tanıştım. Hayalleri ertelememenin gerektiğini çok güzel vurgulamış. Yaşam koşulları nedeniyle bu herkes için mümkün olmasa da çok motive edici bir film. Bir şeyi istiyorsanız onun için mücadele etmelisiniz. Ve hayat gerçekten mutlu olmak için çok kısa. Hiç bir şeyi ertelememek gerekiyor.

İyi Seyirler...







Nostalji Vol#1 - Resim Sevinci... Bob Ross.

80'lerde dünyaya gelmiş olanlar için pazar klasiklerinden biri de, neredeyse tüm o dönemin çocuklarına resim yapmayı sevdiren, özendiren, TRT'de sabahları yayınlanan Bob Ross'la "Resim Sevinci" programıdır. O kadar kolay gelirdi ki onu izleyince resim yapmak... Sanırsınız hemen onun gibi dağları ovaları çizebileceksiniz... Öyle basitmişçesine yapar ve anlatırdı ki. Bir pazar sabahı kahvaltıdan sonra bu programı izleyip, gaza gelip resim yapmaya çalıştığımı çok iyi hatırlıyorum. Eminim benim gibi bir sürü çocuk vardır böyle.

Bir boya paletim olmadığından o yaşın verdiği yaratıcılıkla banyodan annemin leğenlerinden birini yürütmüştüm. Tabi yağlı boyamda olmadığından ters çevirdiğim leğene ne kadar sulu boyam varsa sürmüş mahvetmiştim. Ama o an ki hevesimi ve havamı anlatamam. Elimde, arkası sulu boyalarla yıkanmış bir leğen, okulda kullandığım fırça ve duvara bantladığım beyaz kağıtla artık bir ressamdım. Yaptığım şaheserin ünü, bulunduğu kağıdı da aşıp duvarın badanasına kadar ulaştığı için ben annemin hışmına, sanatım da sekteye uğramış olabilir evet. Hatta aynı akşam sobanın yanında o leğenin içinde banyo yapmış da olabilirim. Şampuan gözümü yakarken "Sanatımla iç içeyim" düşüncesiyle avutmuş olabilirim kendimi o leğenin içinde... Ama bunların hepsi bu sempatik bonus kafalı Bob Ross yüzünden... Ona bu hevesin kaynağı olduğu için çok minnettarım. Hala hatırlıyorum bir programında gömleğinin cebindeki sincap'ı besleyişini. Şimdi yok böyle programlar... Hatırlamak isteyenler için buyrunuz...



4 Aralık 2012 Salı

Bizim Gözyaşlarımız Siyahtır...

Gece... Ailenizle birlikte yediğiniz akşam yemeğinin, yemek sonrası televizyon seyrederken yenilen meyve eşliğinde edilen sohbetin ardından, önce yarın okula gidecek olan çocuklar zorla yataklara kışkışlanmış, ardından da siz olanca aile saadetiyle odanıza çekilmişsinizdir... Aniden, ne kadar alışmış olsalar da çocuklarınızda hala ölesiye korku yaratan, sizin ve eşinizin huzurunu neşterle kesen acı bir siren sesi salondaki alarmda yükselir...

Yukarıdaki küçücük kesit malesef benim ailem gibi bir çok "Madenci" ailesi için olağan... Dedem de babam da maden işçisiydi benim. Belki en zoru değil ama, dünyanın en zor işlerinden biri madencilik. Her sabah eşinizle ve çocuklarınızla helalleşerek işe gitmek? Her defasında "Acaba bu kez dönebilecek miyim?" diye düşünerek? Çok ama çok zor...

Babamın hakkını hiç bir zaman ödeyemem. Evet çok sancılı dönemlerimiz oldu ama yaşım ilerledikçe onun yaptığı fedakarlıkları daha iyi anlamaya başladım. Babam günde en az 16 saat çalışırdı ve bunu aralıksız 30 yıl (tatilsiz) yaptı. Önceleri hiç düşünmediğim şeyler şimdi resmen tokat atıyorlar bana... Öyle boktan bir cilvesi vardı ki hayatın, Babam işten geldiğinde biz çoktan uyumuş olurduk, biz uyandığımızdaysa babam çoktan gitmiş... Ödediği bedelin, çocuklarını uyandırmadan sevmek olduğunu o zamanlar göremiyor insan. Bir çok maden işçisi için eminim ki bu böyle. Çocuklarının, ailelerinin geleceğini yerin 600 metre altında kazıyarak çıkarmak... Babam yer üstü görevlisiydi. En azından bu konuda içimiz rahattı ama dedem hem yer altı, hem de bir göçük olduğunda görevli olan kurtarma ekibindeydi. Yukarıdaki siren hala anneannemin kulaklarında çınlar...

Bugün 4 Aralık "Dünya Madenciler Günü". Her gün o potansiyel mezara girip, saatler sonra çıkmayı başarıp gün ışığını tekrar görebilmek... Alın teriyle ıslanmış yüzünde kömür izleri ve siyah gözyaşlarıyla...

Ben Zonguldak'lıyım. Bir Madenci çocuğuyum. Bununla gurur duyuyor ve tüm madencilerin bu gününü kutluyorum...






3 Aralık 2012 Pazartesi

Engel Beynimizde, Düşüncelerimizde...


Bugün 3 Aralık Dünya Engelliler Günü. Mantık olarak engelli vatandaşların toplumdaki yerini insanlara hatırlatmak (malesef), insanların farkındalığını arttırmak için iyi bir gün. Ama vicdani açıdan kabullenemediğim bir gün. Nedir engel? Kolunu kaybetmiş? Bacağını kaybetmiş? Zeka geriliği? Tekerlekli sandalyeye mahkum?... Bunların hiç biri engel değil. Nasıl değil? Eğer toplum gerçekten bu konuda bilinçli olsa, gerektiği gibi hareket etse bunlar birer engel olmaz. Başlakta da ifade ettiğim gibi bence gerçek engel düşüncelerimizde. Eğer engelli olarak görülüp toplum dışına itilen o kolunu kaybetmiş, bacağını kaybetmiş ya da tekerlekli sandalyeyle hayatını sürdürmek zorunda kalan insan, yaşananlara verilmesi gereken tepkileri veriyor ve gösterilmesi gereken saygıyı gösteriyorsa asıl engelli bu şekilde davranamayanlardır. Biz, tekerlekli sandalyeyle yaşamak zorunda kalan insanların kaldırıma çıkması için yapılan rampanın orta yerine elektrik direği diken bir milletiz. Ama hükümete baksanız bugün televizyonlara çıkıp "Engelli vatandaşlarımız bizim her şeyimiz" diye oy yalakalığı yaparlar. Eğer bir otobüste zihinsel engelli olarak nitelendirilen insan, bir yaşlıya yer vermek için en arka taraftan yırtınıyorsa ve öndeki gencimiz elinde telefon bu durumu umursamıyorsa, kimse kusura bakmasın asıl engelli sensin telefonu içine kaçasıca kardeşim... Engelli olarak nitelendirilen "Down Sendromlu" o güzel insanların o kadar güzel kalpleri, o kadar saf sevgileri ve iyi niyetleri var ki... Onları gördükçe ben kendimi engelli hissediyorum...

30 Kasım 2012 Cuma

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#7

Kendini yüksekte gören bir insanın gözünden düşmek kadar çarpıcı ve zor gözlerimi aralamaya çalışmak... Mahalle maçı esnasında top bahçeye kaçtığında pencereyi tıklatarak annemden su isteyip ve top gelene kadar suyu içip sahaya dönebilmenin telaşıyla paralel yatakta doğrulup dengemi sağlamaya çalışmak... Günün ilk aynaya bakışında gözlerimin etrafında gördüğüm geceden kalma şeritsel morluklar aynı günün gazetesinin 3. sayfa haberlerinden birini okumak gibi... Gün içinde çok az aynaya bakanlardanım. Kendimle çok sık karşılaşmayı ve muhattap olmayı sevmiyorum. Merhaba merhaba... O kadar... Oysa her sabah programında en az 3 kere söylenir güne gülümseyerek başlayın diye. Aynaya bakarken aklıma bu geldiğinde, söylendiği gibi gülümsemek yerine neden en az 3 kere söylendiğini, izleyenlerin salak mı olduğunu düşünüyorum. Bu istisnalar hariç her sabah oluyor. Ama benim gülümsemem biraz farklı... Ölüm anında saniyenin bilmem kaçta biri kadar bir sürede her insanın mutlaka gülümsediği söylenir. Ne kadar bilimseldir ya da norveçli balıkçılar da onaylamış mıdır bilmiyorum ama benim gülümsemem tam olarak buna benziyor. İntihara karar vermek intihar etmekten daha zor bir süreçtir. Ama uçurumun kenarına geldiğinizde yer çekime teslim olmaya ramak kala yüzünüzde oluşacak küçücük bir gülümseme her şeye inat, asi bir gülümsemedir... Hayatımı idame ettirmek için çalıştığım lunaparkta her gün kendimi idam ediyorum aslında... Birazdan bir öncekinden farksız, daha da öncekinden belki biraz daha farksız bir gün daha başlayacak. Ben tamamen aynadakinin yalancısıyım. Koca evin yalnızca koridorunu ve banyosunu kullanan ben işe gitmek için her gün kıta değiştiriyorum. Bir nevi insanın İstanbul'la arasını yapan çöpçatan vapurlarla... Her sabah istemedikleri, mutsuz oldukları işlerine giden insanların arasından geçerek... Yüzüme aynadaki gülümsememi bantlayarak...

Uyandırma Servisi...

80'lerin çocukları... Nerde 90'lar diyenler... Sabah sabah çok eğlenceli bir videoyla karşılaştım. O dönemleri özleyenler için uyandırma servisi... :)


İyi Eğlenceler...

29 Kasım 2012 Perşembe

Bugün Ne Giydirsem?(!)

Yeni bir düzenlemeyle okullara kıyafet serbestliği getirildi. Ne kadar güzel, ne kadar özgürüz değil mi? Hükümetteki badem bıyıklı kıllı zihniyetin son bombası efendim. Bu serbestliği getirmekte tek bir amaçları var fakat bunun nelere yol açabileceği hakkında hiç bir fikirleri yok. Belki de fikirleri de var ama umurlarında değil. "Bugün ne giysem" programındaki stresi ilkokul çağına taşımanın mantığı nedir? Gelir seviyesi farklı olan insanların çocukları arasında gruplaşma yaratacak bir ortam hazırlamanın mantığı nedir?

Bu yeni düzenlemeyle ulaşılmak istenen tek hedef öğrencilerin okullarda kapanmasını sağlamaktır.
Öyle güzel de zemin hazırlamışlar ki... Siz ilkokulda başı kapalı bir öğrenci görüp tepki gösterdiğinizde "E sizin çocuğunuzun da kıyafeti serbest?" diyebilecekler. Kendilerini garantiye alıyorlar bir anlamda. Ağza bal çalma resmen. "Erkek öğrencilerin saç uzunluğu da serbest"... Lutfettiniz... Saygının saç uzunluğuyla ölçülmediğini yeni anlayıp, uzun saçlı öğrencilere "Bu ne saygısızlık!" diye tepki göstermenin, cezalandırmanın saçma olduğunu yeni mi fark ettiniz? Ve bunu da amacınıza meze yapıyorsunuz?

Eğri oturup doğru konuşalım arkadaşım... Olan var olmayan var. Asgari ücretle geçinip çocuğunun okul ihtiyaçlarını kıt kanaat karşılamaya çalışan var... Sen kıyafeti serbest bıraktığında bu çocuklar "Şu ne giymiş?", "Markası neymiş" gibi aptal saptal gruplaşmalara ve birbirlerini yargılamaya başlayacaklar. Kişiliklerinin oluşmaya başladığı bir dönemde çocukları böyle bir ortama mı sokacaksınız? Olayın bambaşka bir yönü de var. Okul üniforması bir anlamda öğrenci kimliğidir. Şöyle ki; yarın okul çevresinde olumsuz bir davranışta bulunsa biri, okuldan kaçsa ve girmemesi gereken ortamlara girse, tam tersi okula girmemesi gereken insanlar girse bunları nasıl ayırt edeceksiniz? Okulda bir öğretmene gıcık olsa bir ergen ve kısmen genç gösteren bir tanıdığına şikayet etse... O da cebinde bıçak gelse okula ve öğretmeni bıçaklayıp aklısıra intikam alsa... O kişinin okula girerken öğrenci olmadığını kim bilecek? Öğretmenler; çocuklar aydınlansın diye uğraşıp, zihinlerini açmaya uğraşırken kimileri tam tersine başlarını da kapatmaya çalışıyor!

Kimse kusura bakmasın! Bir eğitim kurumuna başörtüyle girme serbestliğinin her zaman karşısındayım! Her yönüyle saçma sapan bir uygulama ve asıl amaç başka... Umarım gereken tepki gösterilir ve insanlar bu yanlışa düşmezler...

28 Kasım 2012 Çarşamba

Die Fetten Jahre Sind Vorbei (The Edukators, Eğitmenler) - 2004

Yönetmen: Hans Weingartner

Üniversite yıllarında klasik bir ev arkadaşlarıyla film izleme gecesinde tanıştım bu filmle. Zaten genlerimizde devrimci bir ruh, üzerimizde Deniz Abi'mizden kalma yeşil parka olduğundan çabucak ısınmıştık filme. Filmde çok başarılı noktalar var gerçekten fakat burda bahsedersem izleme zevkinizi mahvetmekten korkuyorum. Ama izledikten sonra yorum bölümünde üzerne konuşmak isterseniz beklerim. Üç gencin kendi arayışlarında keşfettikleri bir çok gerçekliğe tanık olmak çok güzel. Hatta bir çok gerçek tokat etkisi yaratıyor. Çok seveceğinizi düşünüyorum.

İyi Seyirler.









Filmin Fragmanı;



Ye Kürküm Ye!..

İnsanların bir başkasını kılık kıyafetine göre yargılamasına çok başarılı bir örnek. Gerçekten çok üzücü ve düşündürücü. Eskiden de böyle miydi, zamanla daha da mı arttı bu hale gelindi bilmiyorum ama insanlar ambalajdan başka hiç bir şeye önem vermez hale geldi...



26 Kasım 2012 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#6

Her zaman böyle mavi bir karanlığa ve seslere bulanmış halde yalnız başıma değildim. En azından bu kadar değil. Benim kadar normal biri daha bu sesleri, bu soğuk koridor taşlarını ve banyodaki anlamsız uğultuları paylaşıyordu. Ama gitti. Giderken eşyaları almak ne garip... Bana kalan yalnızca bir tarafı kırık çekyat, sadece TRT-1'i gösteren çük ekran televizyon ve kavga ederken kullanmaya çalıştığımız saygı çerçevesi...

Kapının üzerindeki gözetleme deliğinden belli aralıklarla ışık sızıyor içeri. Odak noktası gözbebeğime denk geldiğinde gecelerim daha karizmatik geçiyor. Ya da ben ancak bu şekilde avutabiliyorum aynadakini. "Yalnızlık Allah'a mahsustur" sözüne inanıp bu kadar yalnızlığın ardından kendini Tanrı sanan bir delinin gerçeği anladığındaki salya sümük haliydi aslında aynadan yansıyan. Zordur ölüme mahkum bir hastaya  ya da bir idam mahkumuna öleceğini söylemek. Her ikisi de bilir aslında neler olabileceğini ama yine de yüzlerini kapattıkları ellerinin, parmaklarının arasından izlemeye devam ederler... Ölüm. Belli bir yaşıma kadar ölümün nasıl koktuğunu ve ne renk olduğunu düşündüm. Yıllarca bir çok düşüncemin değişmesine, beklentimin beni yanıltmasına tanık oldum ama emin olduğum bir şey vardı... Ölüm asla kırmızı değildi.

Bazen neden hep koridorun aynı yerini kullandığımı sorguluyorum. Çünkü yer değiştirmek rahatlatır insanı. Yastığın soğuk tarafına denk gelip ferahlamak gibi. Ama ferahlayamıyorum. İçimde bir karanlık. Gol attığında göstermek için formasının altındaki t-shirt'e sevdiğinin adını yazan ancak hiç bir zaman gol atma fırsatı yakalayamayan bir defans oyuncusunun hüznü ve kulaklarımda Sadri Alışık'ın "Bu da mı gol değil?" feryadı...

Gece uzun, gece yalnız, gece karanlık...

Uyumuyorum.

25 Kasım 2012 Pazar

İnsanda Biraz Şans Olacak...

Hani televizyonda kanal kanal gezerken hiç bir şey bulamayıp sıkıntıdan patlarız ya? Tam o an bir kanalda çok sevdiğimiz bir programa ya da film'e denk geliriz ama son saniyeleridir ve biter... İnsanda biraz şans olacak hocam. Çok istemiyorum, o ütopik olur zaten. Ama bu kadar da üst üste gelmez ki...

Geçen akşam iş çıkışı eşimle telefonda konuşuyoruz... Süper Loto'nun devrettiğini ve ikramiyenin çok büyük olduğunu anlatırken bir biletçinin yanında geçtiğimi fark ettim. Dedim ki "Hatun oynasak mı?" Çünkü artık belli ki illa bir yerden para çıkması lazım ki istediklerimizi yapabilelim. O da gaza geldi ve "Hadi oynayalım dedi." İkimiz de Kadir Gecesi doğma ihtimalini yarım puanla kaçırıp muhteşem şanslı insanlar olarak dünyaya geldiğimiz için, bir baktık ki o devreden loto çoktan çekilmiş, talihlisi kayseri'ye yatırım yapmaya başlamış bile... Satıcı adam da dalga geçer gibi hatta "Aldın mı?" der gibi kazı kazan uzattı elime... Oynamayız çıkmaz, Oynamaya yelteniriz çoktan çekilmiştir... Bu kadar şans olur mu ya? Eşimden bir örnek her şeyi çok net ortaya koyuyor... Üniversitede imza kağıdı dolaşırken sana sıra geldiğinde tükenmez kalem biter mi ya? Hani sokaktaki elektrik kablosuna sıralanan kuşların altında 7/24 bekleyim sıçtırsak kafamıza yine bizden bi bok olmaz. Kalem tükendi oğlum düşün...

Hayırlısı tabi her şey...

24 Kasım 2012 Cumartesi

Ve Renkler Kanıyor...

Bir çocuğun hayalini esir edemezsiniz. Bir çocuğun hayaline paha biçemezsiniz. Ve bir çocuğun hayalini yok edemezsiniz...

"Bu sabah güneş neden gelmedi?" diye sorar ve onların üzerine yağmur gibi bomba yağdıran savaş uçaklarını masal kahramanına dönüştürüp anlatmak düşer annesine. Televizyonlarında akşam yemeğinden sonra tok karna izledikleri bir ketçap reklamı değildi etrafındaki ağzından kan damlayan insanlar. Ve yerleri belli olur diye hiç bir zaman gözlerinden daha renkli bir uçurtması olmadı o'nun.

Bir çocuğun masumiyetini gizleyemezsiniz. Bir çocuğu akıl almaz hırslarınıza alet edemezsiniz. Bir çocuğun gözünden boncuk boncuk dökülürseniz; KATİLSİNİZ!


23 Kasım 2012 Cuma

Duygusal Kırılma...


İçine ruh üflenmiş, bir şekilde hayat bulmuş her canlı sevilmeyi hak eder. Öyle bir video'ya rastladım ki, duygusal bir kırılma yaşadım resmen. Fazla yorum yapmak istemiyorum ama izlerseniz yorumlarınızı bekliyorum...



Ken Loach... Adamsın!

Böyle haberler duydukça artık dibe vurmuş umutlarım yeniden canlanıyor. Çünkü tabir-i caizse boka sarmış bir ortamda, kapitalizme kucak dansı yaparak yaşadığımız bir dönemde bu tarz hareketler 10 numaralı formayı hak ediyor. İçimde hala küçücük bir umut olmasını haklı çıkarıyor. Sinema tarihinin usta isimlerinden Ken Loach Toronto Film Festivali tarafından verilen "Yaşam Boyu Onur" ödülünü reddetti. Bu reddedişin sebebini ise yönetmenin resmi açıklamasından öğreniyoruz;

"Büyük bir üzüntü ile bana Torino Film Festivali tarafından layık görülen ödülü red etmek zorundayım, bu ödülü kendim ve filmlerimiz için çalışanlar adına almaktan onur duyardım.
Festivaller Avrupa ve dünya sinemasını yaymak adına büyük bir rol oynuyorlar ve Torino sinemaya olan tutkusu ve aşkı ile bunun belirgin ve iyi bir örneği olarak kendini göstermektedir.
Ancak şu anda ciddi bir sorun söz konusu, konu bazı hizmetlerin şirketlerce dışarıya ihale yoluyla verilmesi ve düşük ücretli işçilerin çalıştırılması ile ilgili.
Her zamanki gibi bunun sebebi daha az ücret ödemek. Bazı hizmetleri karşılamak için ihaleyi alan şirket çalışanların maaşlarını düşürüyor ve çalışan adedinde kesintiye gidiyor olmasıyla alakalı.
Bu toplum içinde çatışma yaratan bir reçetedir. Bu durumun bütün Avrupa’da mevcut olması kendisinin kabul edilebilir bir hareket olması anlamına gelmez.
Torino’da Ulusal Sinema Müzesi*’nin temizlik ve güvenlik hizmetleri Rear adlı kooperatife verilmiş durumda. İlk olarak maaşlarda kesinti yapıldı ardından çalışanlar bundan şikayetçi oldular ve böylelikle kötü davranmaya ve korkutulmaya maaruz kaldılar. Bir çok kişi işten atıldı.
Düşük maaş alanlar, zor durumda olanlar, işlerinden oldular, sebebi ise maaşlarında yapılan kesintiye karşı çıkmalarıydı.
Pek tabii ki bizim için başka bir ülkede neler olduğunu anlayabilmek pek de kolay değil, kendi ülkemizden farklı çalışma şartlarının olduğunu da hesaba katarsak, ancak bu temel etkenlerin açık olmadığı anlamına gelmiyor.
Bu noktada hizmetleri ihaleye vermiş olan yapı bu duruma göz kapayamaz, her ne kadar bu kişiler bu hizmeti bir dış kooperatif aracılığı ile gerçekleştiriyor olasalar bile kendisi için çalışan kişilere karşı sorumlu olmalı.
Müzenin bu durumda çalışanlar ve onların bağlı oldukları sendika ile iletişime geçmesini, işten çıkarılan çalışanların tekrar işe alınışını güvence altına almasını ve hizmetleri dış kooperatiflere verme fikrini bir daha düşünmesini bekliyorum.
Toplumun zayıf olan bireylerinin sorumlu olmadıkları bir iktisadi buhranın faturasını ödemesini doğru bulmuyorum.
Bu konuyla ilgili ‘Bread and Roses’ adlı bir film gerçekleştirdik. Nasıl olur da kendi hakları için mücadele eden ve bu sebepten dolayı işlerinden olan çalışanların dayanışma çağrısını duymazlıktan gelirim?
Bu ödülü kabul etmek ve bir kaç küçük eleştiri ile durumu geçiştirmek zayıf ve iki yüzlü bir davranış olurdu.
Beyaz perdede belirli bir duruşa sahip olup öte yandan diğer ortamlarda faklı tutumlarla bu duruşa ihanet edemeyiz.

Bu sebeple her ne kadar derin bir şekilde üzgün olsam da bu ödülü red etmek zorundayım."

Ken Loach
21 Kasım 2012


*Ulusal Sinema Müzesi aynı zamanda Torino Film Festivali'ni organize eden kurumdur.

Sendika.org
Çeviren: Murat Çınar


Yönetmenle ilgili detaylı bilgiye aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz;

http://www.imdb.com/name/nm0516360/
http://tr.wikipedia.org/wiki/Ken_Loach

22 Kasım 2012 Perşembe

Saam Gaang Yi (3 Sıradışı) - 2004

Yönetmenler: Fruit Chan, Takashi Miike, Chan-wook Park

Memleketim Zonguldak'ta o zamanlar sadece 1 tane sinema vardı ve oraya sanat filmi olarak tabir edilen hiç bir film gelmezdi. Bir gün arkadaşımla sinemanın önünden geçerken daha önce fragmanını ya da başka herhangi bir tanıtımına rastlamadığımız bu filmi gördük. Merak edip girdik ve hiç şaşırmadığımız üzre salon bomboştu. 1-2 kişi belki... Filmden çıktığımızda bizim oralara yanlışlıkla geldiğine inandığımız filmden aşırı derecede etkilenmiştik. Öncelikle söylemeliyim ki Uzak Doğu Sineması'nı sevmeyenlerdenim. Ama bir kaç filmle birlikte bu filmin yeri ayrı. Film sizi korkutmuyor, germiyor, sadece rahatsız ediyor. Ve çok başarılı bir biçimde rahatsız ediyor. Bunu yaparken insanların saçma sapan takıntılarına da çok güzel giydiriyor. Uzak Doğu Sineması'nın 3 farklı korku yönetmeninin birbirinden bağımsız 3 filmi. Her biri aşağı yukarı 40'ar dakikalık ve etkisini uzun süre üzerinizden atamayacağınız cinsten...

İyi Seyirler...


Filmin Fragmanı;




Bir Uykusuzun Rüyası Vol#5


Tik tak tik tak... Hayatımdaki en istikrarlı şey saat sanırım. Beni utandırırcasına hiç kendini ve üslubunu bozmadan yıllardır buralara kadar geldi. İnsanda biraz da şans olacak ama. Çoğumuz diğer spermlerle yaptığımız yarışı kazanmanın rehavetine kapılıp mücadeleyi bırakıyoruz. Belki de bundandır başarının istikrarsızlığı...

Etrafım benim gibi yaşamdan elini eteğini çekmiş, pistteki dansı kenardan izleyenlerle dolu. Ben bir parktaki bank nöbetçisi, nöbetçi kızkulesi muhafızı, gece sona erip, son kişi çığlık attığında, dönmedolabın altındaki eğlence kırıntılarını temizleyen lunapark temizlikçisiyim. Pistte olmasa da çoğunuzun aksine rüzgarla dans edebiliyorum. İşimi yaparken hem de. İnsanların haykırdıklarını, kendilerine bile söyleyemedikleri itiraflarını fısıldıyor rüzgar kulağıma. Tüylerim diken diken...

Evimi, sesleri özledim. Belki de bu nedenle eğlenemiyorum. Çikolata fabrikasında çalışan biri için kakao ya da çikolata krizi ne ifade ediyorsa eğlence de benim için o... Katılamıyorum. Tüm haftanın zihinsel yorgunluğunu buradaki çeşitli oyuncaklarla atmaya çalışan insanların arasında karışamıyorum. İşin mutfağında olduğum için çarpışan arabaların çarpışmalarındaki yapmacıklık gülümsemelerimdeki sahiciliği örtüyor bir dantel gibi. Benim ödediğim bedel de bu. Dövüş pistine en güzel açıdan bakan bir beleş tepedeki bankta oturan en hevessiz izleyici. Aşağıdaki hayatta birbirini parçalayan, kan görmekten zevk alanları izlemekle cezalandırılan...

Ne güzel söylemiş Mazhar abi? "Üzerime yüreğimden başka bir muska takmadan..." Çoğumuz tembelliklerimizi saklayacak maskeler, korkularımızı bağlayabileceğimiz uzunlukta hurafeler arıyoruz. Yaptığım şey hala sesleri dinlemek. Sesleri yaşamak. Tanrı tarafından uykusuzlukla cezalandırılan birinin uyku için muska takmasına nasıl da gülüyolardır yukarıda... İnsanların planları Tanrı'yı gülümsetirmiş.

Evimdeyim. Sırt üstü buz gibi taşına uzandığım koridorum gözümde tütüyor. Uzanıyorum. Soğukluk ruhumla buluşuyor. Gözümden bir damla yaş süzülürken donuyor yanağımda. Koridor sessiz... Koridor gürültülü... Özlemişim...

21 Kasım 2012 Çarşamba

Haydi Erkekler Savaşa!

Bu sabah nispeten olumlu sayılabilecek bir haberle uyandık... Artık ne kısa dönem, ne uzun dönem askerler operasyonlara gönderilmeyecek, sadece profesyonel askerler gönderilecekmiş. Bildiğim kadarıyla acemi birliklerinde aldıkları eğitim çok az olduğundan kısa dönemler bir kaç yıldır zaten operasyonlara gönderilmiyordu. Uzun dönem askerlerimizin eğitimi bile dağlarda savaşmak için yetersiz aslında. Pkk'lı orospu çocukları o dağları karış karış avcunun içi gibi biliyorken biz 3-5 ay eğitimle askerlerimizi oraya savaşa gönderiyorduk. En azından bu yeni düzenlemeyle milletvekili ya da bakan çocuklarının kayırılması sonucu sadece gariban analarının gözyaşı dökmesi biraz olsun azalır diye umuyorum. Ama benim derdim başka...

Her zaman savunduğum bir şey var. Eğitim çok ama çok küçük yaşlarda başlar ve belli bir süreden sonra yırtınsanız da bazı şeyleri değiştiremezsiniz. Bu nedenle yapılması gereken, getirilmesi gereken çok önemli bir uygulama var bana göre. Bir çocuk "Oyuncak Tabanca"'yla oynarsa, ondan barış beklemeyin. Silah namına ne varsa oyuncak olarak yasaklanmalı. Bir çocuğun oyuncak silahla oynaması ne demektir ya? Şiddet eğilimine olanak sağlayan, bilinç altında oluşturan, şiddeti öğreten unsurların en önemlisi. Çünkü "Çocuk oynarken öğrenir." Bu evrensel bir kuraldır. Reyting uğruna, biraz daha para kazanma uğruna televizyonlarda yayınladığınız şiddet barındıran tüm içerikler elektrik süpürgesini gölgede bırakırcasına o çocukların hepimizinkinden taze beyinleri tarafından çekiliyor ve siz bir kaç yıl sonra aynı çocuğu bir gazetenin 3. sayfasında karısını bilmem kaç yerinden bıçaklamış halde ya da Flaş Tv'nin herhangi bir programında görebiliyorsunuz. Var mı öyle yürekli olan? Var mı çıkıp oyuncak silah ne varsa yasakladım diyebilen? Yiyen?

Biz böyle bir toplumuz çünkü. Çünkü biz ne düğünleri doğru düzgün kutlamasını, ne de bir maç galibiyetine sevinmeyi becerebiliriz. Sevincimiz ne oranda büyükse zaiyatımız da o oranda büyüktür bizim. Ölürüz biz sevinirken... Öldürürüz. Çünkü Türküz biz. Ne de olsa At, Avrat, Silah ekolünden geliyoruz. Ne demekmiş silahsızlanmak, barış...

Bugün duyduğum bir haberse beni daha da mutlu etti. Fethiye ve Bodrum'da yapılan bir uygulamada oyuncak tabancasını getiren çocuğa kitap veriyorlarmış. "Oyuncak silahı getir kitabı al" kampanyasıymış. Bugüne kadar daha güzel bir kampanya duymadım. Her ilde olması gerekiyor. Acilen...

Bilmiyorum bir gün görebilir miyim böyle bir uygulama ama eğer gerçekten isteniyorsa, yalnızca güzellik yarışmalarında aptal sarışınların hedefleri olarak bildirdikleri bir şey değilse "Dünya Barışı", eğiterek, ve çocukla başlayarak ulaşılabileceğini düşünüyorum. Ben askerlik dışında elime silah almadım. Ve çoğu insanın aksine bununla GURUR duyuyorum...

  

20 Kasım 2012 Salı

Le petit Nicolas (Pıtırcık) - 2009

Yönetmen: Laurent Tirard

İnsanların olduklarından farklı görünme çabalarıyla dalga geçen ve aynı zamanda bunun saçmalığını da vurgulayan eğlenceli bir Fransız kara mizah örneği. Filmlerle ilgili spoiler vermeyi sevmiyorum. Ama gayet keyifli zaman geçirebileceğinizi söyleyebilirim. Çocuklarla film çekmenin zorluklarını çok iyi bilen biri olarak, böylesine bir kadroyla başa çıkmayı başarmış ekip alkışı hak ediyor bence. Ve çocular... Çok doğal ve güzel oyunculuk sergilemişler...

İyi Seyirler...











Filmin Fragmanı;



Bir Uykusuzun Rüyası Vol#4

Tüm gün sokakta çiçek satmış bir kadına, akşam eve döndüğünde kocası tarafından çiçek verilmesi kadar ironik şuan hayatım... Ya da yerdeki parkeler... Hepsi birbirine benziyor ama duvar dibine denk gelenlerden ziyade hep belli bir güzergahı kullanıyoruz. Ortadakiler yılların izini ve göz kenarlarındaki kırışıklıkları taşırken kenardakiler ilk günkü kadar taze ve masum. Masum çünkü kimse banyodan çıplak ayaklarla çıkmak zorunda kalıp duvar dibindeki bir parke yüzünden kayıp düşmemiştir. Ben bile... Herkes doğuştan şanslı olmuyor...

Hava ve oda karanlık... Apartmana biri girdiğinde otomatik olarak yanan ışığın dış kapınınn üst camından yaydığı hüzme haricinde hiç bir ışık yok. Akşam saatleri, iş çıkışı. Apartman girişinin en hareketli olduğu saatler benim için bu ışık oyunundaki toz dansının akşam seansı anlamına geliyor. Perde ve gözlerim açılmak üzere. Işığa denk gelen her bir toz tanesinin başına buyruk hareket etme ihtimali her zaman etkilemiştir beni. Ama bunun boş zamanlarımda üzerine düşündüğüm bir şeymiş gibi görünmesini istemem. Başlı başına bir iştir bu. Her haftasonu evi temizlemek ya da 3 haftada bir mutlaka duş almak gibi...

Ses röntgencisi olduğumu farkettiğim ve bunu kabullendiğim yıllardan bu yana sesler hep rahatsız etmiştir beni. Günün belki de tek hareketli saatinde apartman trafiğini dinleyerek başka hayatlara tanıklık etmek, dahil olmak... Yalnızlığı bastırma ya da giderme yollarının 1001 türlüsünden yalnızca biri... Bir çeşit meditasyon... Gözlerini kapat, odaklan, rahatla, dinle... Dünya senin etrafında dönüyor şuan. Hisset. Boş vakitlerimde kendimle çelişiyorum. Uykumun olduğu ama uyuyamadığım zamanlarda. Mahremiyet bakımından karşı pencereyi gözetlemekten altta kalır yanı var mıdır sesi dinlemenin? Kafamda sadece sorulardan oluşmuş 1001 gece masalları... Hem de bu saatte...

Küçükken de annemin altın günlerinde havada asılı duran dedikodu sesleriyle uykuya dalardım. Zaman geçtikçe hayat acımasızlaşıyor, acıtıyor demek ki sesler uyku kaçıracak kadar. Oysa zaman her şeyin ilacı derler. Kimse son kullanma tarihinden bahsetmez. Ben de öyle...

Şşşşt... Gösteri başlıyor...

19 Kasım 2012 Pazartesi

"An" - Kısa Fim (2003)

Yönetmen: Aydın Ketenağ

Üniversite yıllarında karşılaştığım ve o dönemden beri ara ara izlediğim, sevdiğim bir kısa film. "Ümit Ünal'a bir saygı duruşudur" şeklinde bir dipnot'u var filmin. Savaşın hayatımızı ne ölçüde etkilediği, hayatımızda, yaşantımızın şekillenmesinde ne kadar yer ettiği hakkında çarpıcı bir film olduğunu düşünüyorum. Umarım beğenirsiniz ve savaşla, öfkeyle, nefretle ilgili düşünceleriniz değişir...

İyi Seyirler...

                
An - 1. Bölüm




An - 2. Bölüm




An - 3. Bölüm




18 Kasım 2012 Pazar

Mavi Çizgili Atkım...


2011 yılının şubat ayında kitapseverlerle buluşan "Mavi Çizgili Atkım" kitabının yazarı, aynı zamanda  fil mizi kısa film grubu'nun da üyesi Emrah Özdemir, yarın TÜYAP'ta düzenlenen İstanbul Kitap Fuarı'ndaki imza gününde okurlarıyla buluşacak. Tanıyanlara, henüz tanışmamışlara ve tanışmak isteyenlere duyurulur... Kış temasını içeren kitabıyla kış'a hazırlanmanızda size yardımcı olacaktır...

17 Kasım 2012 Cumartesi

Fütursuz Bilgiler Vol#2

Türk sineması'nın dehası olan Ertem Eğilmez'in sinemamıza kazandırdığı "Hababam Sınıfı" klasiğinde bir türlü yazılı yoklama yapmayı başaramayan "Paşa Nuri"'yi hepimiz hatırlıyoruz. Peki, sınavı yaptırmamak için ağlayarak şamatayı başlatan Halit Akçatepe'nin, bir türlü yazılı yoklama yapamayıp kendini sürekli omuzlarda bulan "Paşa Nuri"'nin yani Sıtkı Akçatepe'nin öz oğlu olduğunu biliyor muydunuz? Bu konuda daha detaylı bilgi edinmek isteyen sinema severlerin  TRT yapımı olan "Ertem Eğilmez" belgeselini izlemelerini şiddetle tavsiye ederim. Ertem Eğilmez'in Türk Sineması'na katkısını daha iyi anlamak adına çok başarılı bir çalışma olmuş...

16 Kasım 2012 Cuma

The Stoning of Soraya M. (Soraya'yı Taşlamak) - 2008

Yönetmen: Cyrus Nowrasteh

Sinema eğitiminde ilk olarak bir filmin mutlaka ve mutlaka kendi dilinde izlenmesi gerektiğini öğrenmiştik. O güne dek öyle izliyordum zaten ama orjinal dile karşı takıntım daha da perçinlenmiş oldu. Yapacak başka hiç bir işimin olmadığı, canımın sıkıldığı bir gece elime geçti bu film. O güne dek bir filmi izlerken bu kadar zorlandığımı ve acı çektiğimi hatırlamıyorum. İçiniz kanıyor ama elinizden hiç bir şey gelmiyor. Yardım edemiyorsunuz gözünüzün önünde yok edilen masumiyete. Gerçek bir hikayeden uyarlanan filmler her zaman daha değerli oluyor benim için. Freidoune Sahebjam'ın aynı isimli romanından uyarlanan filmi izlerken, sizi içine çeken hikayenin bir zamanlar yaşandığını bilmek hem ayrı bir tat katıyor, hem de özdeşleşmenizi kolaylaştırıyor. Filmle ilgili spoiler vermek istemiyorum ama çok kısa değinmek gerekirse, bölgeyi gezmekte olan bir gazeteciyi fark eden bir kadının köyde yaşanan insanlık dışı bir olayı dünyaya duyurma çabası diyebiliriz. Ancak o kadar gerçekçi bir biçimde aktarılıyor ki bu durum, gerçekten zorlanıyorsunuz izlerken. Şeriat kanunlarının kadınları insan yerine bile koymayışı; din baskısıyla, inanç sömürüsüyle karanlıkta bırakılışı ya da karanlıkta bırakılması bazı çevrelerin işine gelişi sert bir tokat gibi patlıyor suratınızda...


İyi Seyirler.

Filmin Fragmanı;



Selamün Aleyküm Kardeş, Kimlerdensin?


Bugün gazetelerde midemi bulandıran bir haberle karşılaştım. Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, doktor kardeşine 7 bin dolar maaşlı torpil iddiası için "Sağlık Bakanımıza kardeşimden bir kere olsun bahsetmişsem hep beraber yüzüme tükürebilirsiniz" demiş... Evet, söyleyeceklerim var;

Karım Van'ın İran sınır köyünde öğretmenlik yapıyor. Elektriği, suyu olmayan, 24 saat terör korkusuyla yaşamak zorunda olduğu bir yerde. Bu sene başında eş durumundan tayin yapabilmek için insan üstü çaba sarf ettik. Bu seneye kadar yürürlükte olan "İl Emri" uygulaması nedense kaldırıldı ve sadece kontenjan açılırsa atanma hakkı tanındı. Bu emir kaldırılmamış olsaydı, kontenjan olsun olmasın benim çalıştığım il'e gönderilmek zorundaydı eşim. Sonra kontenjan açılmadığını öğrendik. İstanbul'a bile açılmadı. Eylemler, uğraşlar, her defasında ufacık bir kırıntıyla yeşeren umutlar ve hayal kırıklıkları...

Sonra bir gün bizim gibi atama mağduru olan, arkadaşımız olan bir çift, belki yardımı dokunur diye Sağlık Bakanlığında çalışan tanıdıklarını aradılar. Atanmayı bekleyen elemanın Sağlık alanında da eğitimi olduğu için belki buradan bir atama, bir şans olur diye düşündüler. Telefondaki tanıdıktan hepimizi dumura uğratan bir soru geldi...

"Menzil Tarikatı'na mı üye?"

Şaşıran arkadaşlar "Ne alaka?" deyince şöyle bir gerçekle yüzleştik. Telefondaki şahıs, Sağlık Bakanlığı'na Menzil Tarikatı'nın baktığını, bu tarikatın mensubu olsaydı hiç bir sorun olmayacağını, Milli Eğitim Bakanlığına ise Nur Cemaati'nin baktığını belirtti. Yani bu ülkede hiç bir cemaate dahil olmayan, yalnızca yasal yollarla, temel haklarını kullanarak bir yere gelemeyecek mi? Şimdi soruyorum; Durum böyleyken, Tüm Bakanlıklar cemaatlere bölüştürülmüşken, hala nasıl çıkıp da "torpil yok" açıklaması yapılabiliyor? Bir de kalkıp kahramanlık yaparcasına "Öyle bir şey varsa hepiniz yüzüme tükürün" deniyor. Kimse kusura bakmasın Cem Yılmaz'ın meşhur tabiriyle "O yüzü yıkarlar! Yıkarlar derken... Yıkarlar!"


15 Kasım 2012 Perşembe

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#3

Karıncalar var... Her yerdeler. Arabam ağacın üzerinde kaldı ve üstü açık olduğu için hiç bir dala takılmadan inebildim aşağıya. Ama o son dal. O son dala basmayacaktım. Tüm dünyam tepetaklak oldu ve bir karınca yuvasına düştüm. Özür dilerim hala düşüyorum. İşçi karıncaların meraklı bakışları altında tabiri caizse yuvalarını tarumar ederek ilerlerken gözlerimde bir ışık beliriyor ve dört bir yana kaçışıyorlar...

Saat gecenin 3'ü. Televizyonun karşısındaki kanepe ve burada sızma fikri her zamanki gibi Amerika'nın bir oyunu olsa da bizde de geçerli. Yastığı ortadan katlayarak kullanma fikrininse patentini almak üzereyim bu gece. Dudağıma denk gelen yerdeki küçük salya birikintisi sızalı çok olmadığını işaret ediyor. Henüz kurumamış. Fazla uzağa kaçmış olamam. Ya da uykum, olamaz...

Şuan sadece karıncalı ekranın aydınlattığı salonun ortasında uyku sersemliğiyle oturmuş, beş kardeşin ilgi yoksunu en küçükleri gibi hissediyırum kendimi. Abime bisiklet alınırken bana karne hediyesi olarak kauçuk top alınmış. Açlık. Bu sözcük hem midemdeki konseri hem de mutfaktaki kara deliği ifade ediyor. Cern'dekiler boşuna uğraşıyor. Kara delik diye bir şey var. Ama benim mutfağımda o aranılan "Tanrı Parçacığı" kadar bir parça ekmek bile yok. İlaç için yok denir ya... İlacımı da almadım. 13 gün sonra ilk defa istemsizce sızmışım. Şimdi şu kapı korku filminden fırlamışçasına gıcırdayarak aralanacak ve annem kafasını uzatıp "Antibiyotiğini saatinde almazsan hiç bir işe yaramaz" diyecekmiş gibi geliyor. Biliyorum annem bunu hobi olarak yapıyor.

Süt ve süt ürünlerinin uyku getirme iddiası benim özelimde zor günler geçiriyor. Dava açsam tazminat alabilir miyim diye düşünüyor, adamların böyle bir iddiası olmadığını, bunun da ya bir şehir efsanesi ya da yine bir anne söylemi olduğunun farkına varıyorum. Ayran yok ama düşünmek işe yarar mı ki? Gözlerim ağırlaşıyor. Hayır bu kez değil.

Uyumuyorum.


14 Kasım 2012 Çarşamba

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#2

Soğuk... Evdeki ve göğsümdeki tüm pencereler açık, banyonun zeminine oturmuş apartman boşluğunu dinliyorum... Kaç kat, kaç daire varsa o kadar hayat ve o kadar yaşam tınısı... Bodrum katının banyosunu apartman boşluğuna denk getirmek mimarın şahsi fantezisi miydi yoksa bir gereklilik mi bilmiyorum. Ama üşüyorum... Ruhum üşüyor...

Ders çalışmamı tembihlerken bile önce camı aç derdi babam. Açtım tüm camları. Havalanıyor içim. Tüm organlarım, içimde biriken tüm pislik... İçimizi de havalandırmalıyız arada. Annem görseydi betona oturma derdi açık pencereleri görmeden önce. Düşünüyorum... Babam bu uyarıyı yapmazdı sanırım. Küçükken mahalle maçında kullandığım penaltı komşunun camında patladığında da sadece "Neden?" diye sormuştu. Ben de "Öyle gerekiyordu" demiştim. Mahalledeki çocuklar arasında dönmesi olası "penaltıyı gole çeviremedi" söylentisi Nurdan Teyze'nin altın gününün orta yerine mikasa topu gönderip tüm yiyeceklerin ve ayın talihlisine verilmek üzere bir köşeye konan ganimetin darmadağın olmasından daha mı değerliydi? Evet.

Koridorun ışığı ve banyonun kapısı açık yalnızca... Üst kattaki sevgili kavgası, bir üst kattaki çocuğun veli toplatısı sonrası evdeki gerginliği hafif boğuk bir efektle banyomda yankılanıyor. Tüm bu düşüncelerimin üzerine sifonu çekiyor üst kat aniden. Ne demek istiyor? Ben hala üşüyorum... Ruhum üşüyor... Uzanıyorum. Gecenin de sesi ekleniyor yankı bulutuna... Şimdiye kadar dinlediğim en gürültülü ninni...

Gözlerim ağırlaşıyor yine...

Uyumuyorum.


13 Kasım 2012 Salı

Çatlak Ayna...

İnsanlar gerçekten dünya üzerindeki en tehlikeli tür. Hatta Almanya'da bir hayvanat bahçesinde "Dünya'nın En Tehlikeli Türü" yazan odada sadece bir ayna bulunduğu da söylenir. Ama bu tür de kendi içinde milyonlarca farklı yaratığa ayrılıyor ve an itibariyle hepsinden nefret ediyorum...

Çıldırmışlığımın sebepleri arasında özellikle iş yerlerinde yaşanan iki yüzlülüklerden bolca mevcut. Barış abimiz yıllar önce günde 2 kere dişlerinizi fırçalayın, ıspanak yiyin, arabanın arka koltuğuna oturun gibi öğütlerinin yanı sıra "Halil İbrahim Sofrası" herkese güvenmemek gerektiğini vurgulamıştır.  Ben karakter itibariyle çok sosyal, çok arkadaşı olan biri gibi görünürüm. Ama bugün iş yerinde yaşadığım saçmalık bana etrafımda belli başlı insanlara güvenmekte ne kadar haklı olduğumu bir kere daha gösterdi. Benim tanıdığım çoktur, arkadaşım az, dostum çok azdır... Herkese de bunu tavsiye ederim. 10 tane 10 kuruş da 1 lira eder, 2 tane 50 kuruş da... Az ve değerli dostlarınız olsun, gerisi hikaye, gerisi yalan...

Ama iş hayatı gerçekten çok farklı. Özellikle de insanlar sizin arkanızdan iş çevirdikleri halde yüzünüze karşı yapmacık ve yavşak bir gülümseme takınmıyor mu? İlk sıfat adı gibi yapmacık ama ikinci sıfat doğal, o kişinin kendi özelliği... Maskesiz insan görmek mümkün değil artık. Sabahları evden çıkmadan önce maskeler ardından kulaklıklar takılıyor artık. Akşam eve dönüp üst baş değiştirilip kendi mahzenlerimize inene dek maskelerini çıkarmaya cesaret edemiyor artık insanlar. Savunmasız kalacaklarından korkuyorlar. Kaybedeceklerinden. Ama aslında nelerin kaybedildiğinin kimse farkında değil. Ah Barış abi... O kadar doğru söylemişsin ki "Kurtlar Sofrası" diye... Artık ne yemek kalmış ortada ne de sofra. Keşke aramızda olsaydın da görseydin... Ya da görmemen, bir zamanlar umut besliyor olman daha mı iyi bilmiyorum...

Herksese düzgün, mantıklı ve içindeki kötülük gözlerinden damlamayan insanlarla çalışma fırsatı diliyorum...

12 Kasım 2012 Pazartesi

Baba Demek...


Hayattan, dünyadan, insanlardan nefret ettiğiniz anlar olur. Ve tam bu zamanlarda bir anda yüreğinizi ısıtan, iyi şeylerin de olabildiğine tekrar inanmanızı sağlayan bir şeyle karşılaşırsınız. Çok uzun zaman önce böyle bir durumdayken karşılaştığım bir hikayeden bahsetmek istiyorum size;

Bundan tam 43 yıl önce Winchester, Mass'ta dünyaya gelen Rick Hoyt, doğum sırasında oluşan komplikasyondan dolayı eklemlerini ve vücudunun büyük bölümünü kullanamaz hale geldi. Rick 9 aylık olduğunda doktorlar babası Dick Hoyt ve eşine, oğullarının yaşamının bitkisel hayattan bir farkı olmayacağını, bu nedenle onu bir fakülteye yatırmalarında fayda olduğunu, rahat edeceklerini söylediler. 

Çoğu anne baba gibi Rick'in ailesi de bu durumu kabullenemedi ve Rick 11 yaşına geldiğinde bir şey farkettiler. Odada dolaşırlarken Rick'in gözleri onları takip ediyordu. Bunun üzerine heyecanlanarak onu Tufts Üniversitesine götüren Hoyt çifti, doktorların "mümkün değil" cevabıyla karşılaştı. Fakat Dick Hoyt inanıyordu. Ve doktorlardan Rick'e bir fıkra anlatmalarını istedi. Rick fıkraya güldüğünde doktorlar beyninde bir hareketlenme olduğuna ikna oldular ve kafasının yan tarafı ile kontrol edebileceği bir bilgisayar düzeneği geliştirdiler. Ve Rick artık iletişim kurabiliyordu. Liseden bir arkadaşı kaza sonucu felç geçirince bir yardım koşusu düzenlendi ve Rick babasına "Ben de koşmak istiyorum" dedi. 

Kendi deyimiyle "besili domuz" olan Dick bırakın 5 mil oğlunu tekerlekli sandalyede iterek koşmayı, hayatında toplamda 1 mil bile koşmamıştı. Ama yine de denedi. Ve o gün "Aslında engelli olan benmişim" dedi. Bu koşunun ardından Rick bilgisayarını kullanarak babasına "Koşarken engelli değilmişim gibi hissettim" yazdı. Bu söz Dick'in hayatını değiştirdi. Bu duyguyu tekrar oğluna yaşatabilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalıştı. 1979 yılında hakemler yarışa katılmalarına izin vermediler. Çünkü 2 kişiydiler ve bu tek yarışmacı olarak gösterilemezdi. 

Bir çok başka maratonda koşup, kendilerini geliştirip okadar iyi dereceler yaptılar ki, 1980 yılında Boston maratonu elemelerini geçmeyi başardılar. Ardından çevrelerinden biri "Dİck neden triatlon'u denemiyorsun?" dedi. Yüzme bilmeyen, en son bisiklete 6 yaşında binmiş olan Dick, kucağında 50 kg ağırlığındaki oğluyla triatlona katılmayı kabul etti. Sonuç? Bugüne kadar birlikte tam 212 triatlona katıldılar. Bunların arasında Hawai'de yapılan, 15 saat süren ve "Dünya'nın en zor yarışı" olarak bilinen "Iron Man"'de vardı. Düşünsenize triatlonda yarışıyorsunuz, gençsiniz, ve yanınızdan engelli oğlunu sırtındaki şişme bota bağlayarak çeken bir adam yüzerek geçiyor... 

Triatlona neden tek başına katılmadığı sorulduğundaysa Dick "Asla" diyor. "Ben bunu, tekerlekli sandalyede onu iterek koşarken, yüzerken ve pedal çevirirken oğlumun yüzündeki ifadeyi görebilmek için yapıyorum..."

Bugün Dick 65, Rick ise 43 yaşında. Baba oğul 24. Boston maratonlarını bitirdiler ve 20.000'den fazlakişinin katıldığı yarışta 5.083'üncü oldular. En iyi zamanları 1992 yılında 2 saat 40 dakikaydı ve bu dalda dünya rekorunu elinde tutan adam başka birini tekerlekli sandalyeyle itmiyordu. 

Az sonra videosunu izlerken sizin de gözlerinizin dolacağına eminim. Herkesin babasıyla böyle bir ilişkisi olmayabilir. Hayat size adil davranmamış olabilir. Ama izlerken mutlaka babanızı sevdiğinizi ve ne kadar değerli olduğunu fark ediyorsunuz. 

Annem çocukken; boyutları küçük olduğundan köy fırınını temizlemesi için onu fırının içine sokarlarmış. Üstü başı simsiyah... Tam da o gün yıllar önce Almanyaya işçi olarak giden dedem köye dönmüş... Annem haberi duyar duymaz köy meydanına koşmuş tabi... Hala anlatır; "Babam beni görünce kucağına aldı ve sarılıp öptü... Ben üstüm kirli olduğu için çekindim. Çünkü kıyafetleri tertemiz ve çok güzel görünüyordu. Ama o hiç gocunmadan beni bağrına bastı. Kirlendi..." Annemi çok etkilemiştir bu hareket. sarılır tabi nedir kıyafet sonuçta da diyebilirsiniz. Ama o an önemli işte... İşte böyle tertemiz babalarımız... Belki önemsiz görünebilir, bu hikayenin ve videonun yanında hiç bile olabilir... Ama herkesin hayatında böyle sıcak bir an vardır mutlaka... Anneler farklıdır, bambaşkadır ama... Baba da bi başka...

Eğer hayattaysa, hiç vakit kaybetmeyin... Arayın onu... Sevdiğinizi söyleyin... Yarın geç olabilir...



11 Kasım 2012 Pazar

Fütursuz Bilgiler Vol#1

İstanbul'u İstanbul yapan tarihi simgelerden biri olan, yıllarca köyden kente göç eden herkesin öncelikle merdivenlerinden şehre bakıp "Sen mi büyüksün ben mi? Yenicem seni İstanbul!" diye haykırdığı, hiç bir tarihi değerimize sahip çıkmama özelliğimizi; çatısının yanmasına sebebiyet vererek, hatta seyirci kalarak perçinlediğimiz Haydarpaşa Garı'yla ilgili çok ilginç bir bilgi edindim.

Bu kadar tarih kokan bir yer; içinde dünya tarihi açısından da çok önemli bir kişiliğin alın terini barındırıyormuş meğer. Tüm Dünyada Yahudilere karşı giriştiği soykırım çabasıyla bilinen Adolf Hitler'in, Haydarpaşa'nın inşaatında işçi olarak çalıştığını biliyor muydunuz?

10 Kasım 2012 Cumartesi

Unutmayacağız... Unutturmayacağız...


Söze nasıl başlanacağını kestirmek çok zor. Her yıl katlanarak büyüyen bir acı, bir hasret. Ülkenin gidişatıyla orantılı büyüyen bir hasret. Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ü saygıyla anarken onunla ilgili bir anektodu paylaşmak istiyorum;

Gazi; rutin bir cephe denetimindeyken siperlerin birinde bir resim bulur. Bunu kimin yaptığını sorar ve o askeri çağırtır. Asker koşarak gelir...

Gazi: Bunu sen mi yaptın çocuk?
Asker: (Ürkek) Evet Paşam.
Gazi: (yaverlerine dönerek) Derhal teskeresi verilerek evine gönderilsin!
Asker: Olur mu Paşam? Savaşın ortasındayız...
Gazi: Ülkenin Sanatçıya ihtiyacı var. Savaşılıp ölünmesi gerekiyorsa biz ölürüz!

Tüm Dünya'nın önünde saygıyla eğildiği Ulu Önderimizin nasıl büyük, nasıl ileri görüşlü bir lider olduğunu anlayamayanlara...