İçim acıyor düşündükçe. Yarın 10 Kasım. Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ü daha büyük bir özlemle anacağımız gün. Ve böylesi bir günde bu zamana kadar karşılaştığımız en mantıksız ve en iç acıtan yasakla karşı karşıyayız. Yarın 10 Kasım nedeniye belli bir saate kadar Anıtkabir'e girmek yasak!
Bu nasıl içine tükürülesi bir mantıktır? Neden? 29 Ekim kutlamalarından rahatsız olan kesimin akılları sıra intikam alma çabalarından başka nedir ki bu? Yapılan açıklama ne peki? "Çelenk koyma töreninin zaman alması" vs... Bu zamana dek hiç bir sıkıntı olmuyordu, yasaklama olmuyordu da şimdi mi var? Bu kadar büyük bir değişime tanık olacağımı gerçekten hayal bile edemezdim. Ben ilkokuldayken okullar özellikle otobüsler tutarak, organize olmaya çalışarak, oraya daha erken nasıl varabiliriz de Atamızın huzurunda yer alabiliriz diye çabalayarak katılım göstermeye çalışırdı. Ama ya şimdi? Ders kitaplarından bile ATATÜRK'e ait her şeyin çıkarılmaya çalışıldığı bir dönem. "Anıkabir'e girmek yasak" ne demektir ya? Bu nasıl bir saçmalıktır? Düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum gerçekten!
Sen kimsin ki bunu yasaklayabileceğini düşünüyorsun? Kimsin?! Sen hayatını bir ülkeyi kurtarmaya adamış ve bunu başarmış Mustafa Kemal'in karşısında nesin? Senin yaptığının tek bir açıklaması var;
Tüm dünyanın gelmiş geçmiş en büyük lider olarak kabul ettiği Başkumandanımızı kendi milletine sevdirtmeme çabası... Ve altına imzamı atarım ki yurt dışında ATATÜRK'bizim toplumumuzdan daha iyi tanıyor ve değerini daha iyi biliyorlar. Küba lideri Fidel Castro, Ülkede kendi heykelinin dikilmesine izin vermeyip, Mustafa Kemal ATATÜRK'ün heykelini diktirmiştir. O sömürmek için kullandıkları dini rahatça yaşayabilmelerinin tek sebebi olan ATATÜRK'e ihanettir yapılan. Başka bir şey değil. Her değerimize sahip çıkmaya çalışan Yunanistan yarın bir gün Atamıza da sahip çıkacak en sonunda. "O bizim paşamızdı, bizi denize dökmedi aslında şakalaşıyorduk" falan diyecek... Böyle kepazelik olmaz arkadaş... Olmaz... Bu millet nasıl bir millet, nasıl bu hale gelindi gerçekten aklım almıyor. Ama benim içimde küçücük de olsa bir umut var. Ulu Önder'imin bir lafına tutunuyorum hala...
"Geldikleri Gibi Giderler!"
9 Kasım 2012 Cuma
8 Kasım 2012 Perşembe
Bir Drink aldım DİL'İM Yandı...
Yeni bir insanla tanıştığınızda dikkatinizi ilk çeken şey ne olur?
Bu önem verdiğiniz şeylerle bağlantılıdır. Ya da pazar klasiği magazin dergilerindeki testlerle yarışırcasına insanlar ilk izlenimden karakter analizi yapmaya çalışırlar. Kıyafet seçiminin, ya da zevkinin karakteri belli ölçüde yansıttığına katılıyorum evet ama sadece kıyafete bakarak insanları yargılamaya çalışanları da vitamin ziyanı olarak görüyorum. Belki garip gelecek ama ben bir insanda "Gramer"'e dikkat ederim. Benim için gramer ve Türkçe kullanımı çok önemli. Ha ben hiç mi gramer hatası yapmıyorum? Tabiiki yapıyorum ama gözlemlediğim kadarıyla şuan ki nesil gramerden ve Türkçe'den bihaber. Bunun bence en önemli etkeni "okumamak". Toplum olarak zaten okuma oranının en düşük olduğu ülkelerin başında geliyoruz. Gençlik okumak yerine sabahtan akşama kadar dizi izleme, internette geyik yapma, kim kimle nerde ne yapmış bunun dedikodusunu yapmakla meşgul. Hepsi değil tabii, okuyan, araştıran kesim de mevcut. Ama genel tablo çok acı. Bilmem kimin kimle nerde yakalandığına ayırdığı zamanın çok daha azını bir şeyler okuyup, kendine ilim anlamında bir şeyler katmaya harcasalar her şey çok daha farklı olurdu.
Her zaman savunduğum bir tez var; Bu ülkenin 3'te 1'i şimdi hemen bir kitabın sayfasını açsa, yarın hemen her televizyondaki evlilik programlarından tutun da diğer tüm saçmalıklar yayından kalkar. Önemli olan; ayda bir yapılan temizlik kapsamında ya da bayramdan bayrama yapılan temizliklerdeki gibi televizyonun camını silmek değil içini temizlemek... İçini de ancak ve ancak okuyarak, bilgilenerek, uyumayarak temizleyebiliriz...
Bugün haberlerde cinsel suçların %400 arttığı yazıyordu. Hangi kanal buna değindi? Kimler bu karanlığın farkında? Televizyonun içindeki kirliliğin bu durum üzerinde ne kadar etkisi var sizce?
"Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak"
Ben 15 dakikamdan feragat ediyorum. Gerçekten ihtiyacı olan bir ergene bağış yapabilirim. Bu isteğini düzgün bir türkçeyle yazarak başvurması koşuluyla... "Ayh buqn nholdu biLiymsn" şeklinde bir yazım trendiyle çok afedersiniz güzel Türkçemizin ... koydular. Türkçe-Emoca karışımı sanırım bu.
Bir diğer saçmalık da Türkçe-İngilizce karıştırarak konuşmaya çalışma... Bu daha da vahim. Dün yakın bir arkadaşımla bir kafede oturuyoruz. Yan masada bir kadın hararetli bir biçimde karşısındakine bir şeyler anlatıyor. Konuşmanın bir yerinde durdu ve dedi ki; "Who cares yani?" Bu ne şimdi? "Selamın Hello" mesela. Bu güruhun öncülerinden biri de Pelin Batu. "Neden türkçenin arasına sürekli İngilizce kelimeler katıyorsunuz?" sorusuna "Çünkü İngilizce düşünüyorum" gibi evladiyelik bir cevap vermişti kendisi... Adamın biri, bir galeride test sürüşü yapmış... Arkadaşına anlatıyor... "Abi müthiş bir driving experince yaşadım." Öl sen. Yaşama...
Bir milleti millet yapan dili'dir. Bir milleti parçalamak istiyorsanız önce dil'ine saldırısınız, onu yok edersiniz. Bu demek değil ki TDK'nın "Kaldırgaçlı Götürgeç" gibi muhteşem çevirilerini kullanalım. Tabiiki evrenselleşmiş standart isimleri kullanmalıyız. Ama böyle değil. BhöyLe OhlMamaLı.
Bu önem verdiğiniz şeylerle bağlantılıdır. Ya da pazar klasiği magazin dergilerindeki testlerle yarışırcasına insanlar ilk izlenimden karakter analizi yapmaya çalışırlar. Kıyafet seçiminin, ya da zevkinin karakteri belli ölçüde yansıttığına katılıyorum evet ama sadece kıyafete bakarak insanları yargılamaya çalışanları da vitamin ziyanı olarak görüyorum. Belki garip gelecek ama ben bir insanda "Gramer"'e dikkat ederim. Benim için gramer ve Türkçe kullanımı çok önemli. Ha ben hiç mi gramer hatası yapmıyorum? Tabiiki yapıyorum ama gözlemlediğim kadarıyla şuan ki nesil gramerden ve Türkçe'den bihaber. Bunun bence en önemli etkeni "okumamak". Toplum olarak zaten okuma oranının en düşük olduğu ülkelerin başında geliyoruz. Gençlik okumak yerine sabahtan akşama kadar dizi izleme, internette geyik yapma, kim kimle nerde ne yapmış bunun dedikodusunu yapmakla meşgul. Hepsi değil tabii, okuyan, araştıran kesim de mevcut. Ama genel tablo çok acı. Bilmem kimin kimle nerde yakalandığına ayırdığı zamanın çok daha azını bir şeyler okuyup, kendine ilim anlamında bir şeyler katmaya harcasalar her şey çok daha farklı olurdu.
Her zaman savunduğum bir tez var; Bu ülkenin 3'te 1'i şimdi hemen bir kitabın sayfasını açsa, yarın hemen her televizyondaki evlilik programlarından tutun da diğer tüm saçmalıklar yayından kalkar. Önemli olan; ayda bir yapılan temizlik kapsamında ya da bayramdan bayrama yapılan temizliklerdeki gibi televizyonun camını silmek değil içini temizlemek... İçini de ancak ve ancak okuyarak, bilgilenerek, uyumayarak temizleyebiliriz...
Bugün haberlerde cinsel suçların %400 arttığı yazıyordu. Hangi kanal buna değindi? Kimler bu karanlığın farkında? Televizyonun içindeki kirliliğin bu durum üzerinde ne kadar etkisi var sizce?
"Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak"
Ben 15 dakikamdan feragat ediyorum. Gerçekten ihtiyacı olan bir ergene bağış yapabilirim. Bu isteğini düzgün bir türkçeyle yazarak başvurması koşuluyla... "Ayh buqn nholdu biLiymsn" şeklinde bir yazım trendiyle çok afedersiniz güzel Türkçemizin ... koydular. Türkçe-Emoca karışımı sanırım bu.
Bir diğer saçmalık da Türkçe-İngilizce karıştırarak konuşmaya çalışma... Bu daha da vahim. Dün yakın bir arkadaşımla bir kafede oturuyoruz. Yan masada bir kadın hararetli bir biçimde karşısındakine bir şeyler anlatıyor. Konuşmanın bir yerinde durdu ve dedi ki; "Who cares yani?" Bu ne şimdi? "Selamın Hello" mesela. Bu güruhun öncülerinden biri de Pelin Batu. "Neden türkçenin arasına sürekli İngilizce kelimeler katıyorsunuz?" sorusuna "Çünkü İngilizce düşünüyorum" gibi evladiyelik bir cevap vermişti kendisi... Adamın biri, bir galeride test sürüşü yapmış... Arkadaşına anlatıyor... "Abi müthiş bir driving experince yaşadım." Öl sen. Yaşama...
Bir milleti millet yapan dili'dir. Bir milleti parçalamak istiyorsanız önce dil'ine saldırısınız, onu yok edersiniz. Bu demek değil ki TDK'nın "Kaldırgaçlı Götürgeç" gibi muhteşem çevirilerini kullanalım. Tabiiki evrenselleşmiş standart isimleri kullanmalıyız. Ama böyle değil. BhöyLe OhlMamaLı.
7 Kasım 2012 Çarşamba
Ölüm Allah'ın Emri, Ayrılık Olmasaydı...
Bunu bir çok arkadaşıma anlattım ama sen bilmiyorsun. O gün sana söyleyemedim. Üstün körü "kusura bakma" diyebildim sadece. Ama çok üzüldüm, çok dert ettim kendime. Buradan duy beni, kusuruma bakma ne olur...
Üniversite ikinci sınıfın ilk finalleriydi ve sınav haftası bitmiş nasıl stres atarız diye deli beygiri gibi aranıyoruz. Stres atmaktan kastım illa kopalım, coşalım değil, bir değişiklik olsun; sinemadır, konserdir... Eve kapanıp makarna yemekten sıkılmışlık geçsin en azından... Baktım ev arkadaşlarımdan hayır yok, tek başıma bülent ortaçgil konserine gittim. Çoğu insanın aksine çocukluğumdan beri sinemaya konsere yalnız gitmeye bayılırım. Ev arkadaşlarıma da nezaketen sormuştum aslında. Gayet güzel Bülent Abi'yi dinler rahatlarım diyerek atladım gittim. Konserin ortalarına doğru kısa bir ara verdiler ve o sırada okuldan bir kaç arkadaşımın da orada olduğunu fark ettim. Yalnız konser izleme keyfim buraya kadarmış. Ayak üstü yeni çıktığımız sınav haftasının kritiğini yaparken yanımızda bizimle birlikte takılan biri dikkatimi çekti. Arkadaşlarla birlikte gelmişti ve henüz arkadaşlarım tanıştırmamışlardı bizi. Muhabbette kısa bir sessizlik anında arkadaşlardan biri "Oğlum bi meraba desene lan! Öle duruyosun dedi" Ben de (hala kendime kızıyorum) "Meraba Serkan ben" dedim ve elimi uzattım. Gülümseyerek "Kazım" dedi. Ben de gülümseyip arkadaşıma döndüm ve Kazım abi izin isteyerek yanımızdan ayrıldı. O gider gitmez arkadaşım hayretle "bunu bilerek mi yaptın" dedi? Ben ne demek istediğiniyse çok sonra anladım...
O gün; dert yandığım her kötülüğün, her boku çıkmışlığın içinde saflığını koruyabilmiş, tertemiz yüreği yüzüne yansıyan, uzun saçları karadeniz gibi dalgalı hemşerim Kazım Koyuncu'yu tanımamıştım...
Daha sonra tüm mekanı dolaşarak onu aradım ama ancak konser çıkışında bir kaç saniyeliğine konuşma fırsatım oldu. Ona bizim için ne kadar değerli olduğunu anlatabilecek cümleler kuramadım. Sadece az önce ki durum için "kusuruma bakmayın" diyebildim... Ama bana yetmedi...
Eğer lanet olası Çernobil saçmalığı Karadeniz'imin başına bela olmasaydı belki de bugün 41. yaşgününü kutlayacak ve kim bilir daha hangi türküleri yakacaktın... Zamansız gittin, canımızı yaktın...
Seni çok özledik Kazım Abi... Tekrar kusuruma bakma...
Üniversite ikinci sınıfın ilk finalleriydi ve sınav haftası bitmiş nasıl stres atarız diye deli beygiri gibi aranıyoruz. Stres atmaktan kastım illa kopalım, coşalım değil, bir değişiklik olsun; sinemadır, konserdir... Eve kapanıp makarna yemekten sıkılmışlık geçsin en azından... Baktım ev arkadaşlarımdan hayır yok, tek başıma bülent ortaçgil konserine gittim. Çoğu insanın aksine çocukluğumdan beri sinemaya konsere yalnız gitmeye bayılırım. Ev arkadaşlarıma da nezaketen sormuştum aslında. Gayet güzel Bülent Abi'yi dinler rahatlarım diyerek atladım gittim. Konserin ortalarına doğru kısa bir ara verdiler ve o sırada okuldan bir kaç arkadaşımın da orada olduğunu fark ettim. Yalnız konser izleme keyfim buraya kadarmış. Ayak üstü yeni çıktığımız sınav haftasının kritiğini yaparken yanımızda bizimle birlikte takılan biri dikkatimi çekti. Arkadaşlarla birlikte gelmişti ve henüz arkadaşlarım tanıştırmamışlardı bizi. Muhabbette kısa bir sessizlik anında arkadaşlardan biri "Oğlum bi meraba desene lan! Öle duruyosun dedi" Ben de (hala kendime kızıyorum) "Meraba Serkan ben" dedim ve elimi uzattım. Gülümseyerek "Kazım" dedi. Ben de gülümseyip arkadaşıma döndüm ve Kazım abi izin isteyerek yanımızdan ayrıldı. O gider gitmez arkadaşım hayretle "bunu bilerek mi yaptın" dedi? Ben ne demek istediğiniyse çok sonra anladım...
O gün; dert yandığım her kötülüğün, her boku çıkmışlığın içinde saflığını koruyabilmiş, tertemiz yüreği yüzüne yansıyan, uzun saçları karadeniz gibi dalgalı hemşerim Kazım Koyuncu'yu tanımamıştım...
Daha sonra tüm mekanı dolaşarak onu aradım ama ancak konser çıkışında bir kaç saniyeliğine konuşma fırsatım oldu. Ona bizim için ne kadar değerli olduğunu anlatabilecek cümleler kuramadım. Sadece az önce ki durum için "kusuruma bakmayın" diyebildim... Ama bana yetmedi...
Eğer lanet olası Çernobil saçmalığı Karadeniz'imin başına bela olmasaydı belki de bugün 41. yaşgününü kutlayacak ve kim bilir daha hangi türküleri yakacaktın... Zamansız gittin, canımızı yaktın...
Seni çok özledik Kazım Abi... Tekrar kusuruma bakma...
Yer Yer Parçalı Bulutlu Hüzün
Sabah oluyor yine. Ne kadar zorlansam da yine geçecek gün. Akşam sırıtarak süzülüp çökecek sessizce başucuma karanlık. Uzaktasın yine. Gözlerimin karanlığa alışmasının tek sebebi çok özlememdir seni... karımı... Bir gün çık gel yine. Gitmemek üzere gel... Hani karanlıktan çıkar çıkmaz gözlerin alışamaz ya hemen...
Öyle bir şey işte...
6 Kasım 2012 Salı
Bir Uykusuzun Rüyası Vol#1
"Tam yerinde dokunan bir ud solosu gibi kısa ve naif'ti ömrü."
Tavanın kararmaya yüz tutmuş beyazlığında gözlerim kamaşmaya başlamışken bu cümle düşüyor zihnime. Kalkıp yazmalıyım. Kalkamıyorum. Çünkü ya göz tabakamdaki çizgilerin dansıyla beyaza bakmaktan kafam güzelleşti ya da her zaman ki gibi üşeniyorum. Sabah bir şekilde uyandığımda bu cümleyi hatırlamayacağım ve bir ayağını engin mühendislik bilgisizliğimle tamir ettiğim masada üşengeçliğimle karşılıklı kahvaltı yaparken gergin gergin susacağız karşılıklı. Biliyorum suç bende olacak yine. çünkü o sadece bekledi.
Masadaki son domates parçasına benden önce hamle yaparak evde başka domates olmadığı gerçeğini yüzüme vurmak dışında herhangi bir yanlışı yok onun... Tahmin ettiğim gibi de oldu. Üşendim ve hala yatakta, hala tavana bakıyorum. Aşırı milliyetçi bir japon kamikaze askeri gibi tepemde dönüp duran sivrisinek, İşten geldiğim kıyafetimle yatakta sızmadan önce açmış bulunduğum Eric Clapton'a eşlik ediyor. İnatçı ve de detone. Kalkıp duvara yapıştırmalıyım. Ama bunun için kendimi motive etmeliyim. Çünkü "Üşenmek Güzeldir" diye bir film dönüyor kafamda. Filmi yanlış hatırlıyor da olabilirim. Haydi kalk! Öldür onu! Seni daha fazla sinirlendirmesine izin verme! Hem Eric de rahatsız oluyor... Raid reklamlarında gönüllü oynayabilecek düzeye ulaşmışken fırlattığım yastık sessizliği sağlıyor.
Sabahın 4 buçuğu. Düşünüyorum. "Yerinde dokunan kısa ve..." Gözüm ağrıyor. Sağ gözüm. Eric nolur sus artık. Diğer insanları düşünüyorum. Kaçıncı uykuda hangi rüyada olduklarını... Ayıp bir şey, olan var olmayan... Sokaktan geçen arabanın ışıkları perdenin deseniyle tavanda dans etmeye başlıyor. Gölgelerin filmi. İzlemeyi çok isterdim ama gözüm ağrıyor. Sağ gözüm. Gölegeler yerini eşyaların olağan gölgelerine bıraktığında her zaman ki gibi sandalyenin gölgesini bambaşka bir şeye benzetiyorum. Sandalyeye bakmam. Kukla oturuyor olabilir. Korkuyorum. Bir saniye uykum gelebilir her an. Sıkıca kapatıp gözlerimi deniyorum. Gelen o değil. Düşünmemem gerektiğini düşünüyorum. Sabah iş var. Söylememe gerek yok biliyorum. Hatırlatmaktan nefret ediyorum. Uyumam gerekiyor. Son bir çaba sarfetmem gerek. Bu yatak en azından bunu hak ediyor. 10'dan geriye sayacağım ve gevşeyip uyuyacaksın. 10, 9, 8, 7, 6, 5, rahatlıyorum, 4, 3, gözlerimi yavaşça kapatıyorum, 2, 1, 0... Göz kapaklarım ağırlaşıyor ve üstüne de tüm haşmeti ve korkutuculuğuyla bir tutam sabah ezanı...
Gözlerim kapalı artık.
Uyumuyorum.
Tavanın kararmaya yüz tutmuş beyazlığında gözlerim kamaşmaya başlamışken bu cümle düşüyor zihnime. Kalkıp yazmalıyım. Kalkamıyorum. Çünkü ya göz tabakamdaki çizgilerin dansıyla beyaza bakmaktan kafam güzelleşti ya da her zaman ki gibi üşeniyorum. Sabah bir şekilde uyandığımda bu cümleyi hatırlamayacağım ve bir ayağını engin mühendislik bilgisizliğimle tamir ettiğim masada üşengeçliğimle karşılıklı kahvaltı yaparken gergin gergin susacağız karşılıklı. Biliyorum suç bende olacak yine. çünkü o sadece bekledi.
Masadaki son domates parçasına benden önce hamle yaparak evde başka domates olmadığı gerçeğini yüzüme vurmak dışında herhangi bir yanlışı yok onun... Tahmin ettiğim gibi de oldu. Üşendim ve hala yatakta, hala tavana bakıyorum. Aşırı milliyetçi bir japon kamikaze askeri gibi tepemde dönüp duran sivrisinek, İşten geldiğim kıyafetimle yatakta sızmadan önce açmış bulunduğum Eric Clapton'a eşlik ediyor. İnatçı ve de detone. Kalkıp duvara yapıştırmalıyım. Ama bunun için kendimi motive etmeliyim. Çünkü "Üşenmek Güzeldir" diye bir film dönüyor kafamda. Filmi yanlış hatırlıyor da olabilirim. Haydi kalk! Öldür onu! Seni daha fazla sinirlendirmesine izin verme! Hem Eric de rahatsız oluyor... Raid reklamlarında gönüllü oynayabilecek düzeye ulaşmışken fırlattığım yastık sessizliği sağlıyor.
Sabahın 4 buçuğu. Düşünüyorum. "Yerinde dokunan kısa ve..." Gözüm ağrıyor. Sağ gözüm. Eric nolur sus artık. Diğer insanları düşünüyorum. Kaçıncı uykuda hangi rüyada olduklarını... Ayıp bir şey, olan var olmayan... Sokaktan geçen arabanın ışıkları perdenin deseniyle tavanda dans etmeye başlıyor. Gölgelerin filmi. İzlemeyi çok isterdim ama gözüm ağrıyor. Sağ gözüm. Gölegeler yerini eşyaların olağan gölgelerine bıraktığında her zaman ki gibi sandalyenin gölgesini bambaşka bir şeye benzetiyorum. Sandalyeye bakmam. Kukla oturuyor olabilir. Korkuyorum. Bir saniye uykum gelebilir her an. Sıkıca kapatıp gözlerimi deniyorum. Gelen o değil. Düşünmemem gerektiğini düşünüyorum. Sabah iş var. Söylememe gerek yok biliyorum. Hatırlatmaktan nefret ediyorum. Uyumam gerekiyor. Son bir çaba sarfetmem gerek. Bu yatak en azından bunu hak ediyor. 10'dan geriye sayacağım ve gevşeyip uyuyacaksın. 10, 9, 8, 7, 6, 5, rahatlıyorum, 4, 3, gözlerimi yavaşça kapatıyorum, 2, 1, 0... Göz kapaklarım ağırlaşıyor ve üstüne de tüm haşmeti ve korkutuculuğuyla bir tutam sabah ezanı...
Gözlerim kapalı artık.
Uyumuyorum.
5 Kasım 2012 Pazartesi
Kazanyeri Sokağındaki Susam Kırıntıları...
80'li yılların başında dünyaya gelenlerden biri olarak kendini şanslı sayanlardanım. Çünkü biz, yani bizim neslimiz sokakta oynayarak büyüyebilme imkanını sonuna kadar kullanabilen son nesildi.
Çocukluğunu sabahtan akşama kadar sokakta düşüp kalkarak, kavga edip 2 dakika sonra barışarak, komşu evlerin bahçelerindeki ağaçlara saldırıp meyve çalarak, top oynarken acıkıp eve bile girmeden camdan annenin hazırladığı ekmek arasını alıp oyuna devam ederek, hava kararana kadar top peşinde ya da haylazlık peşinde koşup, hava kararınca saklambaç oynayarak, akşam ezanı okununca eve çağırılsa bile binbir yakarışla akşamın son saatlerinde de kapı önünde çekirdek çitleyerek geçirmemiş biri; çocukluğunu yaşayamamış demektir.
Şu an ki çocukların yaşantı rutinine okadar üzülüyorum ki. Hem ortam eskisi gibi çocukları sokağa salabilecek kadar güvenli değil hem de çocuklar için televizyonlarda yayınlanan içerikler eskisi kadar başarılı ve nitelikli değil. Şunu her zaman savunurum; büyüdüğünde kötü bir insan olmuş olabilir ya da kötü işler yapmış olabilir ancak "Susam Sokağı" izleyere büyüyen her çocuğun temelinde iyi niyet vardır. O aşıyı aldıysa bir kere, sağlamdır.
Hayatımın en büyük ve güzel şoklarından birini üniversiteye başladığım ilk yıl, ilk girdiğim iş'te yaşadım. TRT-1'de yayınlanan "Ne Seninle Ne Sensiz" dizisinde yönetmen asistanı olarak staj yapıyordum. Çocukluğumda kurmaya başladığım hayalime bu kadar yaklaşmış olmanın getirdiği bir heyecan zaten vardı ama daha da büyüğünün yaklaştığından habersizdim. Sette ilk günün sabahı yavaş yavaş insanlarla tanışmaya başlamıştım. Oyunculardan Sabri Özmener kapıdan girer girmez beni gördü ve gülümsedi. Gülümsemek bulaşıcıdır ama başka bi sıcaklık vardı onda. Beni tanımamasına rağmen...
Gün içinde bir şekilde onunla sohbet etme fırsatı yaratmaya çalışırken yemek arasında çay alıp yanına gittim. Staja başlamadan önce herkesin yaptığı geyik muhabbeti olan "sadece çay taşıyacaksın merak etme" lafı gerçek mi lan acaba diye düşünerek... Gayet sıcak bir tavırla yanındaki sandalyeye buyur etti ve sohbet etmeye başladık. Hani çok sevdiğiniz ve çok istediğiniz şeyler sizi bulur, sizi çeker ya kendine... Konuşurken öğrendim ki Sabri Abi, Çocukluğumun en önemli olayı olan Susam Sokağı'nda "Minik Kuş"'un içindeki adammış...
O an nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Ne yapacağımı bilemedim sevinçten... Minik Kuş'la çalışıyordum :) Gerçi hemen bu noktada şu itirafı da yapmam lazım ki; küçükken benim hastalığım fıçısının içinde yaşayan "kırpık"'tı.
Susam Sokağı bizim için tam anlamıyla bir okuldu. Evdeki anasınıfı... Günümüzle kıyaslarsak tablonun ne kadar acı olduğunu görebiliriz. Şuan televizyonlarda abuk sabuk animasyonlardan ibaret olan "pepe","keloğlan" ve türevleri var. Çoğunun da ortak özelliği dini içerikli olması ve çocukların beyinlerini bir şekilde yıkama çabasında olmaları. Malum ağaç yaşken eğilir...
Siz hiç mantardan cami gördünüz mü? Şirin Baba'nın şirinleri namaza çağırdığını? Peki "Lay lay la la la la..." şeklindeki şirinler şarkısının "Lay lay la la la la, la ilahe illallah..." versiyonunu duydunuz mu? Çocukluğunuzda kahraman olarak gördüğünüz He-Man "Gölgelerin gücü adına!" yerine "Allahım bana güç ver!" diye bağırdı mı? İnsanlara kolay geliyor. Ama çok kötü bir dönemdeyiz ve daha da kötüye gidiyor...
Susam Sokağı'yla hep bağlantı kurmuşumdur kendi sokağımız arasında. Benim doğup büyüdüğüm Kazanyeri Sokak'ta çıkmaz sokaktı ve tüm oyunlarımızı o sokağın çıkmazında oynardık, orda hazırlanırdık gençliğimize.
Susam Sokağı'nda bir Hakan Abi vardı gitar çalan, Bizim sokağımızda da Hakan Abimiz vardı ve o da bizimle elma-armut çalan Aysel Teyzenin Bahçesinden... Var mı bizim dönemden "Kurabiye Canavarı"'nı, "Açıkgöz"'ü, bir kolu çekip bıraktığında tüm masayı dolaşan top animasyonunu, "Arada Kaldım" şarkısını, Büdü'nün en sevdiği sayının "6" olduğunu, Açıkgöz'ün bir kadının bacaklarından doğru kendi bacaklarını keşfedişini, Susam Sokağının atmosferini hatırlamayan? Eminim çoğu yaşıtım için hala bir "Turbo" cikleti, bir "Taso", bir "Sulugöz" kadar değerlidir Susam Sokağı'da...
Şuan tekrar yayınlanamaz mı peki? Çok zor. Çünkü Fransız yapımı bir program ve ozamanlar TRT tek seferlik bir yayın hakkı satın almış sanırım. Şimdi tekrar yayınlanmak istense buna telif hakkı, Hadi satın alalım dense buna da sarıklı cübbeli TRT zihniyeti izin vermez. Hem keloğlanla dinimizin gereklerini aşılamak, pardon beyin yıkamak dururken ne gerek var? Ama şunu biliyorum ki bugün yine yayınlansa, işimi gücümü ayarlar bi şekilde tekrar izlerim. Eminim ki yalnız da değilim. Benim gibi bu konuda nostaljik yaraları olanlara yazının sonunda unutulmadığını düşündüğüm "Arada Kaldım" şarkısını paylaşıyorum. Ve yazıya uygun olduğunu düşündüğüm "Flört" grubunun "Dün TRT'de İzledim" klibini...
Sevgiler & Saygılar...:)
Çocukluğunu sabahtan akşama kadar sokakta düşüp kalkarak, kavga edip 2 dakika sonra barışarak, komşu evlerin bahçelerindeki ağaçlara saldırıp meyve çalarak, top oynarken acıkıp eve bile girmeden camdan annenin hazırladığı ekmek arasını alıp oyuna devam ederek, hava kararana kadar top peşinde ya da haylazlık peşinde koşup, hava kararınca saklambaç oynayarak, akşam ezanı okununca eve çağırılsa bile binbir yakarışla akşamın son saatlerinde de kapı önünde çekirdek çitleyerek geçirmemiş biri; çocukluğunu yaşayamamış demektir.
Şu an ki çocukların yaşantı rutinine okadar üzülüyorum ki. Hem ortam eskisi gibi çocukları sokağa salabilecek kadar güvenli değil hem de çocuklar için televizyonlarda yayınlanan içerikler eskisi kadar başarılı ve nitelikli değil. Şunu her zaman savunurum; büyüdüğünde kötü bir insan olmuş olabilir ya da kötü işler yapmış olabilir ancak "Susam Sokağı" izleyere büyüyen her çocuğun temelinde iyi niyet vardır. O aşıyı aldıysa bir kere, sağlamdır.
Hayatımın en büyük ve güzel şoklarından birini üniversiteye başladığım ilk yıl, ilk girdiğim iş'te yaşadım. TRT-1'de yayınlanan "Ne Seninle Ne Sensiz" dizisinde yönetmen asistanı olarak staj yapıyordum. Çocukluğumda kurmaya başladığım hayalime bu kadar yaklaşmış olmanın getirdiği bir heyecan zaten vardı ama daha da büyüğünün yaklaştığından habersizdim. Sette ilk günün sabahı yavaş yavaş insanlarla tanışmaya başlamıştım. Oyunculardan Sabri Özmener kapıdan girer girmez beni gördü ve gülümsedi. Gülümsemek bulaşıcıdır ama başka bi sıcaklık vardı onda. Beni tanımamasına rağmen...
Gün içinde bir şekilde onunla sohbet etme fırsatı yaratmaya çalışırken yemek arasında çay alıp yanına gittim. Staja başlamadan önce herkesin yaptığı geyik muhabbeti olan "sadece çay taşıyacaksın merak etme" lafı gerçek mi lan acaba diye düşünerek... Gayet sıcak bir tavırla yanındaki sandalyeye buyur etti ve sohbet etmeye başladık. Hani çok sevdiğiniz ve çok istediğiniz şeyler sizi bulur, sizi çeker ya kendine... Konuşurken öğrendim ki Sabri Abi, Çocukluğumun en önemli olayı olan Susam Sokağı'nda "Minik Kuş"'un içindeki adammış...
O an nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Ne yapacağımı bilemedim sevinçten... Minik Kuş'la çalışıyordum :) Gerçi hemen bu noktada şu itirafı da yapmam lazım ki; küçükken benim hastalığım fıçısının içinde yaşayan "kırpık"'tı.
Susam Sokağı bizim için tam anlamıyla bir okuldu. Evdeki anasınıfı... Günümüzle kıyaslarsak tablonun ne kadar acı olduğunu görebiliriz. Şuan televizyonlarda abuk sabuk animasyonlardan ibaret olan "pepe","keloğlan" ve türevleri var. Çoğunun da ortak özelliği dini içerikli olması ve çocukların beyinlerini bir şekilde yıkama çabasında olmaları. Malum ağaç yaşken eğilir...
Siz hiç mantardan cami gördünüz mü? Şirin Baba'nın şirinleri namaza çağırdığını? Peki "Lay lay la la la la..." şeklindeki şirinler şarkısının "Lay lay la la la la, la ilahe illallah..." versiyonunu duydunuz mu? Çocukluğunuzda kahraman olarak gördüğünüz He-Man "Gölgelerin gücü adına!" yerine "Allahım bana güç ver!" diye bağırdı mı? İnsanlara kolay geliyor. Ama çok kötü bir dönemdeyiz ve daha da kötüye gidiyor...
Susam Sokağı'yla hep bağlantı kurmuşumdur kendi sokağımız arasında. Benim doğup büyüdüğüm Kazanyeri Sokak'ta çıkmaz sokaktı ve tüm oyunlarımızı o sokağın çıkmazında oynardık, orda hazırlanırdık gençliğimize.
Susam Sokağı'nda bir Hakan Abi vardı gitar çalan, Bizim sokağımızda da Hakan Abimiz vardı ve o da bizimle elma-armut çalan Aysel Teyzenin Bahçesinden... Var mı bizim dönemden "Kurabiye Canavarı"'nı, "Açıkgöz"'ü, bir kolu çekip bıraktığında tüm masayı dolaşan top animasyonunu, "Arada Kaldım" şarkısını, Büdü'nün en sevdiği sayının "6" olduğunu, Açıkgöz'ün bir kadının bacaklarından doğru kendi bacaklarını keşfedişini, Susam Sokağının atmosferini hatırlamayan? Eminim çoğu yaşıtım için hala bir "Turbo" cikleti, bir "Taso", bir "Sulugöz" kadar değerlidir Susam Sokağı'da...
Şuan tekrar yayınlanamaz mı peki? Çok zor. Çünkü Fransız yapımı bir program ve ozamanlar TRT tek seferlik bir yayın hakkı satın almış sanırım. Şimdi tekrar yayınlanmak istense buna telif hakkı, Hadi satın alalım dense buna da sarıklı cübbeli TRT zihniyeti izin vermez. Hem keloğlanla dinimizin gereklerini aşılamak, pardon beyin yıkamak dururken ne gerek var? Ama şunu biliyorum ki bugün yine yayınlansa, işimi gücümü ayarlar bi şekilde tekrar izlerim. Eminim ki yalnız da değilim. Benim gibi bu konuda nostaljik yaraları olanlara yazının sonunda unutulmadığını düşündüğüm "Arada Kaldım" şarkısını paylaşıyorum. Ve yazıya uygun olduğunu düşündüğüm "Flört" grubunun "Dün TRT'de İzledim" klibini...
Sevgiler & Saygılar...:)
4 Kasım 2012 Pazar
Yeşilçam'ın İyi Kalpli Ejderhası
"Bırakır yüreğini Alyon Sokağı'nda
Girer Bursa Sokağı'na
Abidir tüm çocuklara, Can'dır
Yumuşaklığında kocaman ellerinin
Yüzünü okşar yine bir çocuğun
Üçüncü sınıf lokantalarda doyurur karnını
Uyur üçüncü sınıf otellerde
Üçüncü sınıf rollerde oynar
Birinci sınıf yürekle
Hep kötüdür, dağdır, ısırgan olur dostluklara
Oysa tepeden tırnağa yürek
Tepeden tırnağa acımak
Tepeden tırnağa dostluktur
Gerçek yaşamında
Omzumda dinlendirir ellerini
Der ki bana;
Sokaktayım!
Tokalaşırız, kuş cıvıltıları siner ceplerine..."
"Hüseyin Alemdar'ın Yadigar Ejder anısına yazdığı şiir"
5 Ekim 1947'de Sivas'ta dünyaya gelir Yadigar Ejder. Yani gerçek adıyla Yadigar Kuzu. Anlatılanlara göre de görüntüsünün tam aksine, "kuzu" gibi bir insandır. Öyle karakteristik bir yüze ve kalıba sahiptir ki, kısa sürede Yeşilçam'ın aranılan yardımcı oyuncularından olur ve "Türk Sineması'nın Dev Adamı" olarak anılmaya başlar. Aslına bakarsanız bugün tüm dünyanın salya akıtarak izlediği hollywood'da bile bukadar karakteristik oyuncu zor bulunur bana göre. Ve böylesine trajedik biçimde yok olup giden...
Yeşilçam'ın böyle bir özelliği var evet. Kamera karşısına geçen dönemin aktörleri, aktristleri başrollerde birer birer yıldızlaşırken, başrollere kıyasla belki daha da önemli ve kilit rollerde, sözüm ona "yardımcı roller"'de görev alan sinema emekçileri hem görmezden gelinmiş, unutulmuştur. Her zaman da "Zamanında o kadar para kazandılar efendim, yatırım yapsalarmış!" şeklinde eleştirilmişlerdir. Ama bu eleştiriyi yapanlar şunu bilmiyorlar. O dönemlerde bugünkü kaşeler, paralar telafuz edilmiyormuş. Başrol oyuncuları hariç tabii... Bir karakter oyuncusu, bir yan rol bugünkü kadar iyi para almazmış. Kaldı ki bugün alınan paralar ve alma şekilleri de ortada. Günümüzde dahi 8 ay içerden yapılan ödemeler olduğu düşünülürse, herhangi bir yatırım yapamadığı gibi zar zor geçinildiği için bu eleştiriyi hak etmediklerini düşünüyorum. Kaldı ki Yadigar Abimiz bugün "sanatçı"'yım diye geçinen birçoklarından farklı olarak çevresine, olaylara duyarlı bir insanmış. Yukarıda ki fotoğraf 1980 öncesinde 1 Mayıs yürüyüşünde çekilmiş.
Yadigar Ejder çok önemli bir değerdi. Ve ne yazıkki Yadigar baba, abi, Gaffur, Mazlum... da Türkiyenin sahip çıkamadığı değerler arasında yerini aldı. Herkes; 14 Ocak 1992'de hayatını kaybeden Ejder'in kirasını ödeyemeyip evinden atıldığı için Taksim Parkı'nda bir bankta donarak hayata veda ettiğini sanır. Bu bir şehir efsanesi olarak yayılmıştır. Alkolle hiç arası olmayan Yadigar abimize arkadaşları ısrarla içirirler ve o da banyoda düşerek kafasını vurur ve aramızdan ayrılır. Çok ama çok başarılı olan Yadigar henüz 45 yaşındadır...
Bugün onunla ilgili doğru düzgün bir fotoğraf bile bulmak zor. Okadar isterdim ki onun bir röportajını okumayı... Bu adaletsizliği, Bu kepazeliği onun ağzından, onun cümleleriyle okumayı ya da dinlemeyi.
Ama malesef elimizdeki materyaller filmlerinden kopyalanmış bir kaç fotoğraftan fazlası değil. Yıllarca 100'ün üzerinde oynadığı filmde yediği dayak, Onun Taksim Parkındaki ölüm şekliyle Türk halkına atılan dayağın yanında hiç kalıyor... Anlayana tabi...
3 Kasım 2012 Cumartesi
Kotalı ve Lacivert Ekoseli Hayaller...
"Hayal kurabilirsiniz, Bu hayali gerçekleştirebilirsiniz... Her şeyin bir fare ile başladığını asla unutmayın..."
-Walt Disney-
Yukarıdaki sözü her sabah okurum. Size de tavsiyem uyandığınızda direk görebileceğiniz bir yere yada evden çıkarken gözünüze takılabilecek bir yere koymanızdır. Çünkü hayatta gerçekliğine inandığım sayılı sözden biri ve cidden güne güçlü başlamanızı sağlıyor.
Hayatın çok ilginç bir özelliği var. Küçükken sahip olduğunuz sınırsız ve büyüleyici hayal gücünüzü "zaman" denen törpüyle biçimlendiriyor. Taban genişliği sınırsız olan bir piramit gibi de düşünebiliriz. Yaş aldıkça hayattan piramitin tepesine doğru yaklaşıyor hayal kurma yetimiz de. Bazı kaynaklarda ve yörelerde "cahil cesareti" olarak geçen şey aslında bir çocuğun engel tanımayan hayal gücüyle eşdeğer.
Düşünsenize... İnsanların müdahale edemeyeceği, tamamen size ait olan bir şey. "Hayal Gücünüz"
Ama insanlar yaşlandıkça, daha doğrusu o çocuk büyüdükçe ve hayatın zorluğuna dair tecrübeler edinip gerçeklerle yüzleşmeye başladıkça daha mümkün kılınabilir hayaller kurmaya başlıyor sanırım. Bunun bana göre tek bir açıklaması var. Bu bir kendini koruma çabasıdır. Bir çeşit kalkan. Çünkü insanlar hayal kırıklığından korkarlar. O nedenle de öyle kısıtlarlar ki kendilerini ve hayallerini; yalnızca gerçekleşmesi mümkün olan ya da gerçekleşeceğine emin oldukları hayalleri kurarlar...
Daha önce küçükken hatta halen sahip olduğumu düşündüğüm hayal gücümün çoğu zaman beni korkuttuğundan, hatta zarar verdiğinden bahsetmiştim. Çocuk olmanın en güzel, en çok özlenen yanı bu sanırım. Sınırsızsınız... Anneannemin bana söylediği bir şeyi hiç unutmuyorum. Çok küçükken bir gün annemi çok üzmüştüm ve ağlatmıştım kadını. Anneannem yavaşça bana doğru eğildi ve "Anneni böyle üzmeye devam edersen, onu bir kuş yaparım ve şu balkondan uçup yanıma gelir." demişti. O an çivilenmiştim. Çünkü inanmıştım. Anneannemler Almanya'da yaşıyor ve ben bunu gerçekten hayal ettim biliyor musunuz? Ve gerçekten o balkondan uçup gidişini gördüm annemin. Evet çok saçma ama hayal işte. O kadar korkmuştum ki hala o balkona ne zaman baksam direk bu gelir aklıma...
İnsanların unuttuğu önemli bir nokta var. Yalnızca hayal kurmak reçeteyi yarım bırakmak oluyor. Geriye kalan tek şey bu hayalin gerçekleşmesi için her şeyi yapmak, çalışmak... Sadece hayal edip bekliyorlar ve sonunda üzerine "gerçekleşmedi" etiketini basıp rafa kaldırdıkları bir düşleri daha oluyor.
Ben daha çocukken yönetmen olmayı hayal etmeye başladım. Bu hayal kısmı. Bunun için Fatih Akın'ın kapısında bile yattım. Bu da elinden gelen her şeyi yapma kısmı...
Çok sevdiğim "An" isimli bir kısa film var. Orada şöyle bir söz geçiyor. "70'inde bile uzun vadeli planlar yapabilmeli insan..." Evet yapabilmeli. Çocukluktan kalan tek mirası çöpe atmayın. İnsanların hatta devletin bile elinizden alamayacağı bu gücün törpülenmesine izin vermeyin. Hayal kırıklığına uğrasanız bile yeniden hayal kurmaktan ve gerçekleşmesi için savaşmaktan korkmayın. Bir diğer sevdiğim söz de şunu söyler;
"Taşı delen suyun gücü değil, Damlaların sürekliliğidir."
2 Kasım 2012 Cuma
"Sinirli" Sayıda Üretildim
Öfkeliyim. Hem de çok öfkeliyim. Bilmiyorum artık nelerin birikimidir bu ama artık çok çabuk sinirlenebiliyorum ve geçmesi de çok uzun zaman alıyor. Sanırım hiç bir şeyi içe atmamak gerekiyor. Karşınızdakini yaralayacak olsa bile, düşündüğünüzü ifade etmelisiniz. Tabi çok özel durumlar hariç. Tutup da hasta ziyaretinde "Ahmet abi sen gidicisin" dememek lazım. Tabi siz bilirsiniz yine de...
Bir pastanın katları gibi düşünebiliriz bence. Geçmişte bizi üzen, sinirlendiren şeyler pastanın hamuruysa, ya da kekiyse; genellikle toplum olarak yaptığımız üzerini örtmek, bastırmak olur. Bu da işin kreması. Ama çok yanlış işte. Yenmez o pasta, yemezler... Sonunda ne oluyor peki? Belli bir yaştan sonra hastalık olarak geri geliyor hepsi. Bir çeşit besin zehirlenmesi ozaman bu da? Kesinlikle.
Buna en güzel örnek annem olabilir çevremde. Bugüne kadar ailemizdeki çoğu sorunda babamla aramızdaki krema annem olmuştur. Pişmiştir garibim. Ve bu şekilde ara bulmaya çalışmakla, işleri tatlıya bağlamaya çalışmakla geçirmiştir hayatını. Amacı daha huzurlu bir ortam olması, gerginliğin büyümemesi, tarafların kırılmaması vs... Peki ya annem? O ne olacak? Evlilik ya da baba-oğul ilişkisi sarsılmasın diye her tartışmada süspansiyon görevi üstlenen o kadını kim kurtaracak? Bugün Yılmaz Özdil'in "Anne" yazısını okurken bunlar geçti aklımdan altyzaı olarak. Şiddetle tavsiye ederim okumanızı.
Bir erkek kardeşim var ve yaklaşık 3 yıldır "Baba Evi"'nden ayrılmış durumdayız ikimizde. Babamla tartışmalarımızda gözle görülür azalmalar var evet. Evet ama gözle görülenler yalnızca bunlar değil... Onca yılın annemi ne kadar yıprattığı da tablo gibi asıldı önümüze. Allah daha iyi etsin çok büyük bir sıkıntısı yok ama şuan ki hastalıklarının sebebi başta bahsettiğim "içe atma" durumudur. Anneannem de aynı şekilde. Anadan kıza geçmiştir belki de...
Anneannem yıllardır boğazında bir şey düğümlendiğinden, yutkunurken takıldığından bahseder. Ailecek çok eğleniriz biz de. Çünkü Tıp Anneannemin özelinde zor günler geçirmektedir ve yıllardır çare bulunamamıştır bu soruna. Yoktur öyle bir şey çünkü. Çünkü o yutkunurken takılanlar tamamen psikolojiktir ve çoluk çocuğun içe atılan sorunlarının kalıntılarıdır.
Ses takıntımı farketmiştim yıllar önce. Belli bir aralıkta devam eden e dikkatimi çeken sesşerden çok rahatsız oluyorum. Üniversitedeyken kaldığım ev trafik ışıklarının yanındaydı ve korna sesleri yüzünden yatağımdan koşarak kavga etmeye gittiğimi bilirim. Bir beysbol sopası şart kesinlikle. Her eve lazım. Ağız şapırdatan insanlar mesela. Sakızı ağızlarını ayıra ayıra çiğneyenler... Buna benzer seslere dayanamıyorum. En fenası da yemek yedikten sonra dişinin arasına kaçanları diliyle çekerek temizlemeye çalışan kürdandan bihaber insanların çıkardığı ses...
Bunlar sesle gelen öfke ama yine de tepki göstermeyip içine atabiliyor insan. Yine aynı sıkıntıya, konumuza dönüyoruz ozaman da. İlişkilerde de böyle. Bir sorun çözülmeden, Sırf gerginlik büyümesin diye hiç bir şey olmamış gibi devam edilirse eğer, o sorun pastanın bir kat altında büyümeye devam edecektir içten içe... Hiç bir şeyi ertelememk gerekiyor. Hayatta hiç bir şeyi...
Bir pastanın katları gibi düşünebiliriz bence. Geçmişte bizi üzen, sinirlendiren şeyler pastanın hamuruysa, ya da kekiyse; genellikle toplum olarak yaptığımız üzerini örtmek, bastırmak olur. Bu da işin kreması. Ama çok yanlış işte. Yenmez o pasta, yemezler... Sonunda ne oluyor peki? Belli bir yaştan sonra hastalık olarak geri geliyor hepsi. Bir çeşit besin zehirlenmesi ozaman bu da? Kesinlikle.
Buna en güzel örnek annem olabilir çevremde. Bugüne kadar ailemizdeki çoğu sorunda babamla aramızdaki krema annem olmuştur. Pişmiştir garibim. Ve bu şekilde ara bulmaya çalışmakla, işleri tatlıya bağlamaya çalışmakla geçirmiştir hayatını. Amacı daha huzurlu bir ortam olması, gerginliğin büyümemesi, tarafların kırılmaması vs... Peki ya annem? O ne olacak? Evlilik ya da baba-oğul ilişkisi sarsılmasın diye her tartışmada süspansiyon görevi üstlenen o kadını kim kurtaracak? Bugün Yılmaz Özdil'in "Anne" yazısını okurken bunlar geçti aklımdan altyzaı olarak. Şiddetle tavsiye ederim okumanızı.
Bir erkek kardeşim var ve yaklaşık 3 yıldır "Baba Evi"'nden ayrılmış durumdayız ikimizde. Babamla tartışmalarımızda gözle görülür azalmalar var evet. Evet ama gözle görülenler yalnızca bunlar değil... Onca yılın annemi ne kadar yıprattığı da tablo gibi asıldı önümüze. Allah daha iyi etsin çok büyük bir sıkıntısı yok ama şuan ki hastalıklarının sebebi başta bahsettiğim "içe atma" durumudur. Anneannem de aynı şekilde. Anadan kıza geçmiştir belki de...
Anneannem yıllardır boğazında bir şey düğümlendiğinden, yutkunurken takıldığından bahseder. Ailecek çok eğleniriz biz de. Çünkü Tıp Anneannemin özelinde zor günler geçirmektedir ve yıllardır çare bulunamamıştır bu soruna. Yoktur öyle bir şey çünkü. Çünkü o yutkunurken takılanlar tamamen psikolojiktir ve çoluk çocuğun içe atılan sorunlarının kalıntılarıdır.
Ses takıntımı farketmiştim yıllar önce. Belli bir aralıkta devam eden e dikkatimi çeken sesşerden çok rahatsız oluyorum. Üniversitedeyken kaldığım ev trafik ışıklarının yanındaydı ve korna sesleri yüzünden yatağımdan koşarak kavga etmeye gittiğimi bilirim. Bir beysbol sopası şart kesinlikle. Her eve lazım. Ağız şapırdatan insanlar mesela. Sakızı ağızlarını ayıra ayıra çiğneyenler... Buna benzer seslere dayanamıyorum. En fenası da yemek yedikten sonra dişinin arasına kaçanları diliyle çekerek temizlemeye çalışan kürdandan bihaber insanların çıkardığı ses...
Bunlar sesle gelen öfke ama yine de tepki göstermeyip içine atabiliyor insan. Yine aynı sıkıntıya, konumuza dönüyoruz ozaman da. İlişkilerde de böyle. Bir sorun çözülmeden, Sırf gerginlik büyümesin diye hiç bir şey olmamış gibi devam edilirse eğer, o sorun pastanın bir kat altında büyümeye devam edecektir içten içe... Hiç bir şeyi ertelememk gerekiyor. Hayatta hiç bir şeyi...
1 Kasım 2012 Perşembe
Ve İnsan Tanrı'yı Yarattı
Daha bir kaç sene önce hemen herkesin en az bir kere cümle içinde kullandığı bir şeydir; "Türkiye bir gün Süper Güç olacak..."
Bunu gerçekten düşünen arkadaşların iyi niyetine saygı duyarak çok da üstlerine gitmedik. Dünya'nın Süper Gücü Amerika dendi. Her şey Amerika'nın başının altından çıkıyordu hatta. "Bunlar hep Amerika'nın oyunları"... Sonra yeni bir söylem atıldı ortaya ve yeni Süper Güç Çin Halk Cumhuriyeti olacak denildi. Belki Haklılar belki değil. Ama en azından bu düşünce ilki kadar vahim değil. Ama benim düşüncem daha farklı. Bence ezelden beri tüm dünya üzerinde tek bir Süper Güç var... Dünya'nın yerel Süper Gücü...
Medya.
Medya'nın gücünün farkına varanlar bugün Süper Güç olarak anılıyor aslında. Çin'i buna dahil etmek ne kadar doğru olur bilmiyorum çünkü fazla işgücünden kaynaklanan ekonomik anlamda bir gelişmeyi insanlar geleceğin Süper Gücü olarak değerlendirdiler bence. Medya'yı ellerinde tutanlar, yönetenler... İşte asıl patronlar onlar bugün. Çünkü medya'nın çok güçlü ve kitlesel bir silahı var; İnandırma... Kitlelerin dikkatini istediği yöne çekebilme, onları istediği şeye inandırabilme hatta var olmayanı varmış gibi gösterebilme... Özellikle okumayan ve cehaletin din olarak kabul edildiği toplumlarda bundan daha büyük bir silah yok!
Başa gelen her yönetimin ilk olarak ele almaya çalıştığı olgudur medya. Çünkü onu kullanabildiği takdirde yönetme işinin %75'ini halletmiş demektir. Bugün Başbakan da medya yöneticileriyle toplantılar yapıyor ve onlara halkı galeyana getirmeyecek haberler yapmalarını söylüyor. Bu ne demek?
Susun! Üstünüze vazife olmayan işlere burnunuzu sokmayın! Sokmayın ki biz de amaçlarımıza daha rahat ulaşalım...
"Şehit haberlerini daha sağduyulu verin" ne demektir? Sen terör konusunda daha sağduyulu ol da şehit haberi yapmak zorunda kalmayalım? Bu nasıl olur? Çok sayıda şehit olduğunda tam sayı verilirse eğer ortalık karışır ve önü alınamaz sorunlar ortaya çıkarmış. E çıksın zaten! Çıkmalı!
Medya sayesinde insanların şehit haberlerine alıştığının ve artık normalmiş, sanki haber bülteni sonunda yayınlanan "bizimcity"'nin bir parçasıymış gibi davrandığının farkında mısınız? 24 tane şehidimizin olduğu çatışmada adım gibi eminim ki sayı daha fazlaydı. Ateş altında kalan asker sayısına göre destek helikopter gönderen bir mantıktan başka ne bekliyorsunuz ki?
Eskiden neredeyse her akşam belli başlı tv kanallarında mutlaka açık oturumlar, tartışma programları olurdu. Şimdi ne var? Eşşeğin... Her kanalda ya bir dizi, ya aptal magazin saçmalıkları, ya da insanların kısa ve kolay yoldan zengin olma hayalleriyle uykuya dalmalarına yardımcı olan aşırı dozda yarışma programları... Medya okadar güçlü, okadar yalan ve okadar gerçek ki...
Ve işte bu yüzden insan Tanrı'yı yarattı... İstediğini yok edebilien, istediğini var edebilen bir olgu meydana getirdi. Bugün bir tv kanalında bir isim hakkında gerçekliği olmayan bir idda bile ortaya atılsa hemen linç kampanyaları başlatılabiliyor. Hem de hiç sağlaması yapılmadan, hiç araştırmadan... Almanya'da bir hayvanat bahçesinde "Dünya'nın en tehlikeli türü" yazan kapısından girdiğinizde içeride yalnızca bir ayna olduğunu görürsünüz. Bu güzel örnekten de anlaşılabileceği gibi insan halaa belii başlı hayvansal içgüdülerini kontrol etme becerisine sahip değil ne yazık ki.
Bunlardan biri de az önce örneğinden bahsettiğim vahşet ve yok etme duygusu. Medya bunu en güzel kullanan organdır. Sokakta bir kavga gördüğümüzde neden durup izleriz? Çünkü biz halaa bu güdümüzü yenemedik. Porno sadece seks değildir. Televizyonlarda tüm gün yayınlanan sabah programı saçmalıkları, evlendirme programları, biri bizi gözetliyorlar... Bunların hepsi pornografik içeriktir. İşte bu zaaf kullanılarak insanların belli konularda düşünmeleri engellenebilir. Bizde ki tek fark ise insanların tamamen düşünmelerinin engellenmek istenmesidir.
Büyük bir hayranı olduğum Michael Haneke'nin "Der Siebente Kontinent" (7. Kıta) filmini izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Anlayan için Osmanlı tokadı niteliğindedir. Yapay gündemler yaratarak halkın dikkati başka yerlere çekilebiliyorsa, bu sırada insanların tepki gösterebileceği düşünülen yasalar meclisten geçirilebiliyorsa, arada bir kaç çatlak ses! bunu dile getirse bile 3 gün içinde başka bir saçmalıkla üstü kapatılıp halkın ilgisi oraya yönlendirilebiliyorsa, Medya atom bombasından daha etkili bir silahtır.
Herkese iyi seyirler.
Bunu gerçekten düşünen arkadaşların iyi niyetine saygı duyarak çok da üstlerine gitmedik. Dünya'nın Süper Gücü Amerika dendi. Her şey Amerika'nın başının altından çıkıyordu hatta. "Bunlar hep Amerika'nın oyunları"... Sonra yeni bir söylem atıldı ortaya ve yeni Süper Güç Çin Halk Cumhuriyeti olacak denildi. Belki Haklılar belki değil. Ama en azından bu düşünce ilki kadar vahim değil. Ama benim düşüncem daha farklı. Bence ezelden beri tüm dünya üzerinde tek bir Süper Güç var... Dünya'nın yerel Süper Gücü...
Medya.
Medya'nın gücünün farkına varanlar bugün Süper Güç olarak anılıyor aslında. Çin'i buna dahil etmek ne kadar doğru olur bilmiyorum çünkü fazla işgücünden kaynaklanan ekonomik anlamda bir gelişmeyi insanlar geleceğin Süper Gücü olarak değerlendirdiler bence. Medya'yı ellerinde tutanlar, yönetenler... İşte asıl patronlar onlar bugün. Çünkü medya'nın çok güçlü ve kitlesel bir silahı var; İnandırma... Kitlelerin dikkatini istediği yöne çekebilme, onları istediği şeye inandırabilme hatta var olmayanı varmış gibi gösterebilme... Özellikle okumayan ve cehaletin din olarak kabul edildiği toplumlarda bundan daha büyük bir silah yok!
Başa gelen her yönetimin ilk olarak ele almaya çalıştığı olgudur medya. Çünkü onu kullanabildiği takdirde yönetme işinin %75'ini halletmiş demektir. Bugün Başbakan da medya yöneticileriyle toplantılar yapıyor ve onlara halkı galeyana getirmeyecek haberler yapmalarını söylüyor. Bu ne demek?
Susun! Üstünüze vazife olmayan işlere burnunuzu sokmayın! Sokmayın ki biz de amaçlarımıza daha rahat ulaşalım...
Medya sayesinde insanların şehit haberlerine alıştığının ve artık normalmiş, sanki haber bülteni sonunda yayınlanan "bizimcity"'nin bir parçasıymış gibi davrandığının farkında mısınız? 24 tane şehidimizin olduğu çatışmada adım gibi eminim ki sayı daha fazlaydı. Ateş altında kalan asker sayısına göre destek helikopter gönderen bir mantıktan başka ne bekliyorsunuz ki?
Eskiden neredeyse her akşam belli başlı tv kanallarında mutlaka açık oturumlar, tartışma programları olurdu. Şimdi ne var? Eşşeğin... Her kanalda ya bir dizi, ya aptal magazin saçmalıkları, ya da insanların kısa ve kolay yoldan zengin olma hayalleriyle uykuya dalmalarına yardımcı olan aşırı dozda yarışma programları... Medya okadar güçlü, okadar yalan ve okadar gerçek ki...
Ve işte bu yüzden insan Tanrı'yı yarattı... İstediğini yok edebilien, istediğini var edebilen bir olgu meydana getirdi. Bugün bir tv kanalında bir isim hakkında gerçekliği olmayan bir idda bile ortaya atılsa hemen linç kampanyaları başlatılabiliyor. Hem de hiç sağlaması yapılmadan, hiç araştırmadan... Almanya'da bir hayvanat bahçesinde "Dünya'nın en tehlikeli türü" yazan kapısından girdiğinizde içeride yalnızca bir ayna olduğunu görürsünüz. Bu güzel örnekten de anlaşılabileceği gibi insan halaa belii başlı hayvansal içgüdülerini kontrol etme becerisine sahip değil ne yazık ki.
Bunlardan biri de az önce örneğinden bahsettiğim vahşet ve yok etme duygusu. Medya bunu en güzel kullanan organdır. Sokakta bir kavga gördüğümüzde neden durup izleriz? Çünkü biz halaa bu güdümüzü yenemedik. Porno sadece seks değildir. Televizyonlarda tüm gün yayınlanan sabah programı saçmalıkları, evlendirme programları, biri bizi gözetliyorlar... Bunların hepsi pornografik içeriktir. İşte bu zaaf kullanılarak insanların belli konularda düşünmeleri engellenebilir. Bizde ki tek fark ise insanların tamamen düşünmelerinin engellenmek istenmesidir.
Büyük bir hayranı olduğum Michael Haneke'nin "Der Siebente Kontinent" (7. Kıta) filmini izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Anlayan için Osmanlı tokadı niteliğindedir. Yapay gündemler yaratarak halkın dikkati başka yerlere çekilebiliyorsa, bu sırada insanların tepki gösterebileceği düşünülen yasalar meclisten geçirilebiliyorsa, arada bir kaç çatlak ses! bunu dile getirse bile 3 gün içinde başka bir saçmalıkla üstü kapatılıp halkın ilgisi oraya yönlendirilebiliyorsa, Medya atom bombasından daha etkili bir silahtır.
Herkese iyi seyirler.
Etiketler:
7. kıta,
amerika,
aptal kutusu,
medya,
michael haneke,
süper güç
31 Ekim 2012 Çarşamba
Çünkü Delirmek Güzeldir...
Çok küçüktüm...
Nerden duydum bilmiyorum ama "Aydede Aydede senin evin nerede?" şarkısını duymuştum bir kere ve kafamda şimşekler çakmıştı. Aydede... Eğer bildiğimiz Ay'a Aydede adını takıyorsanız; bulunduğu yaşın doğası gereği otu boku sorgulayan, kafasında binbir türlü kurgulayan bir çocuğu, Ay'da yaşayan bir adam olduğunu, bunun sakallı bir dede olduğunu, yatmadan önce çıplak gözle bile onu görebileceğini düşündüğü için suçlayamazsınız.
Uzun süre Dolunay'a baktığımı hatırlıyorum. Okadar uzun bakardım ki artık gçzlerim kamaşmaya, şaşılaşmaya ve dolayısıyla görüntü bulanıklaşmaya başlardı. Tabi benim o anki über hayalgücüm ve insan ötesi çocuk zekam bu durumu gerçekten Ay'da yaşayan biri olduğu, ve hatta onun hareket ettiğini gördüğü şeklinde yorumlardı. Aynı sabah göz doktorundaki muayene esnasında küçük e harfini göremeyen ben Ay'da yaşayan sakallı adamı görebiliyordum. Evet yapabiliyordum bunu.
Belki biraz ileri gitmiş olabilirim ama yatağımın kenarına sıkıştırdığım iç içe geçmiş bir çift çorabı telsiz niyetine kullanarak onunla iletişime geçebileceğimi düşünürdüm. (Evet belli bir yaşıma kadar bu çorap muhabbeti devam etti.) İlk telsizim kullanılmış bir çoraba denk geldiğinden bir süre sonra koku beni rahatsız etmiş ve o an gözümün önündeki sis perdesi aralanmış, gerçeği görmüştüm... "Ay pis bir yerdi"... Belki de Aydede'den kaynaklanıyordu, geçmiş gün yalan olmasın...
O yaşlarda başladım sanırım aklımı kaybetmeye. Ama bu kayıp halk tabiriyle aptallık değil. Delirmek, farkındalığın başlamasıyla olur çünkü. Tarihin en bilinen akıl hastalarına bakıldığında aslında normalden çok daha fazla zeki oldukları görülür. Belki de bu aşırı yüklenmeden kaynaklıdır kayışın kopması. Ama asla kötü bir şey değildir bana göre.
Örneğin az öceki çocukluk hareketi. Yatağın yanına çorap sıkıştırıp Aydede'yle konuştuğunu idda eden bir çocuğa deli demezler. "Maşallah hayal gücü de pek genişmiş", "Fazla çizgi film izliyor galiba sizin çocuk" minvalinde laflar eder konu komşu. Ama ya çocuk kendisine o çoraptan cevap geldiğini düşünüyorsa? İşte ozaman daha farklı olur sanırım. Ben bunu kimseye söylememiştim tabii. Çünkü hem çizgi film izlemenin yasaklanmasını istemiyordum hem de konuşulanların belli bir mahremiyeti olmalıydı.
Hayal gücümün böylesine geniş olmasını çok seviyorum ama çoğu zaman zararı dokunmuştur ve korkutmuştur beni. Bugün halaa düşünürüm çizgi filmi aşağılayanlar acaba bir karesini bile çizebilirler mi diye. Ya da onu da geçtim, ne kadar zor bir şey olduğunun farkındalar mı acaba? Ben halaa izlerim ve çok büyük keyif alırım. Şimdi diyeceksiniz ki Aydede şarkısını duyunca böyle triplere giren bir çocuk, Casper'ı izlediğinde ne olmuştur... Bu konuda konuşmak istemiyorum...:)
Ama bizim çocukluğumuzda izlediğimiz çizgi filmler şimdikilere bin basar bunu söyleyebilirim. Keşke şimdiki çocuklar da bizim kadar şanslı olsa ve o muhteşem çizgi filmlerle büyüyebilse...
Nerden duydum bilmiyorum ama "Aydede Aydede senin evin nerede?" şarkısını duymuştum bir kere ve kafamda şimşekler çakmıştı. Aydede... Eğer bildiğimiz Ay'a Aydede adını takıyorsanız; bulunduğu yaşın doğası gereği otu boku sorgulayan, kafasında binbir türlü kurgulayan bir çocuğu, Ay'da yaşayan bir adam olduğunu, bunun sakallı bir dede olduğunu, yatmadan önce çıplak gözle bile onu görebileceğini düşündüğü için suçlayamazsınız.
Uzun süre Dolunay'a baktığımı hatırlıyorum. Okadar uzun bakardım ki artık gçzlerim kamaşmaya, şaşılaşmaya ve dolayısıyla görüntü bulanıklaşmaya başlardı. Tabi benim o anki über hayalgücüm ve insan ötesi çocuk zekam bu durumu gerçekten Ay'da yaşayan biri olduğu, ve hatta onun hareket ettiğini gördüğü şeklinde yorumlardı. Aynı sabah göz doktorundaki muayene esnasında küçük e harfini göremeyen ben Ay'da yaşayan sakallı adamı görebiliyordum. Evet yapabiliyordum bunu.
Belki biraz ileri gitmiş olabilirim ama yatağımın kenarına sıkıştırdığım iç içe geçmiş bir çift çorabı telsiz niyetine kullanarak onunla iletişime geçebileceğimi düşünürdüm. (Evet belli bir yaşıma kadar bu çorap muhabbeti devam etti.) İlk telsizim kullanılmış bir çoraba denk geldiğinden bir süre sonra koku beni rahatsız etmiş ve o an gözümün önündeki sis perdesi aralanmış, gerçeği görmüştüm... "Ay pis bir yerdi"... Belki de Aydede'den kaynaklanıyordu, geçmiş gün yalan olmasın...
O yaşlarda başladım sanırım aklımı kaybetmeye. Ama bu kayıp halk tabiriyle aptallık değil. Delirmek, farkındalığın başlamasıyla olur çünkü. Tarihin en bilinen akıl hastalarına bakıldığında aslında normalden çok daha fazla zeki oldukları görülür. Belki de bu aşırı yüklenmeden kaynaklıdır kayışın kopması. Ama asla kötü bir şey değildir bana göre.
Örneğin az öceki çocukluk hareketi. Yatağın yanına çorap sıkıştırıp Aydede'yle konuştuğunu idda eden bir çocuğa deli demezler. "Maşallah hayal gücü de pek genişmiş", "Fazla çizgi film izliyor galiba sizin çocuk" minvalinde laflar eder konu komşu. Ama ya çocuk kendisine o çoraptan cevap geldiğini düşünüyorsa? İşte ozaman daha farklı olur sanırım. Ben bunu kimseye söylememiştim tabii. Çünkü hem çizgi film izlemenin yasaklanmasını istemiyordum hem de konuşulanların belli bir mahremiyeti olmalıydı.
Hayal gücümün böylesine geniş olmasını çok seviyorum ama çoğu zaman zararı dokunmuştur ve korkutmuştur beni. Bugün halaa düşünürüm çizgi filmi aşağılayanlar acaba bir karesini bile çizebilirler mi diye. Ya da onu da geçtim, ne kadar zor bir şey olduğunun farkındalar mı acaba? Ben halaa izlerim ve çok büyük keyif alırım. Şimdi diyeceksiniz ki Aydede şarkısını duyunca böyle triplere giren bir çocuk, Casper'ı izlediğinde ne olmuştur... Bu konuda konuşmak istemiyorum...:)
Ama bizim çocukluğumuzda izlediğimiz çizgi filmler şimdikilere bin basar bunu söyleyebilirim. Keşke şimdiki çocuklar da bizim kadar şanslı olsa ve o muhteşem çizgi filmlerle büyüyebilse...
30 Ekim 2012 Salı
Babaanne Evi Kokusu...
Etrafımda "Nerde o eski bayramlar..." diye mırıldanan bir büyük bulamadığımda sessizce şöyle mırıldanırken buldum kendimi; "Nerde o eski bayramlar..."
İlkokula giderken ya da hadi sizi kırmıyayım ortaokul olsun, bir an önce büyümek için can atardım. Benden bir nesil büyüklerin akşam belli bir saatte kapı önünde muhabbet etmeye gitmesi bile sanki büyülü bir dünyaları varmış gibi çekici gelirdi. Sanırsın çok büyük bir gizemi barındıran çılgın bir parti... Çoğu insanın da böyle düşündüğüne eminim. Belki insanın doğası gereğidir eskiye özlem bilmiyorum ama eski dönemler nedense hep daha iyiymiş gibi geliyor.
Bayram ritüelleri var ailemin. o kadar değerliymiş ki bunlar, geçen gün kuzenimin bir yorumuyla fark ettim. Biz her bayram sabahı ailenin erkekleri bayram namazına giderken annem, babaannem sırtımızı sıvazlayarak bizleri yolcu eder. Gelenekmiş bu. Bu bayram eşim yolcu etti beni ilk defa. Biz döndüğümüzde babaannem lokmaları dökmüş, kahvaltıyı hazırlamış olur. Bu yaşıma kadar bir kere bile kendi evimizde bayram sabahı kahvaltı yaptığımızı hatırlamam. İyi ki de yapmamışız. Bambaşka bir atmosfer olur çünkü. Kalabalıkta her şey daha lezzetlidir ya...
Kuzenim de bu bayram bunları nasıl özlediğinden bahsetmiş. Ben yapabildim ama eskisi gibi değil yine de... Eskiden kimsenin başka işi olmuyor, kimse bayram sonrasına iş yetiştirmeye çalışmıyor hatta bayramda bile çalışmıyordu. Eskiden hepimiz aynı şehirde, zorlasan 1-2 mahalle uzaklıktaydık. Hele çocukken... Babaanne evindeki kahvaltıdan sonra çay eşliğinde dedenin ufak tefek anılarıyla harmanlanmış nasihatleri dinlenir, o yaşta bizi biraz da olsa sıkan bu muhabbetten kurtulunca kuzenlerle arka odada çeşitli oyunlar oynanırdı. Yastıkların ortasını çukurlaştırıp ata binmeyen yoktur sanırım?
Eve gelen misafirlerin yanında kıkırdaşmalar, evde daha fazla zapdedilemeyip sokağa dökülmeler ve kapı kapı dolaşıp bayram harçlığı yarışına girmeler... Toplanan harçlıklar sanırım en güvenilir banka olarak düşünüldüğünden mahallenin bakkalına yatırılırdı... Ya da öyle görünüyordu en azından...
Hele bir de kurban bayramıysa daha da atraksiyonlu... Sabah erkenden kurban kesme işini halledip aradan çıkarmak isteyen dedemin aceleci tavrı ailenin kadınlarını aradan çıkarırdı resmen. Bitmek bilmez leğen, sünger, bıçak istekleri... Bizim açımıza dönersek eğlence burda başlıyor. Biz o yaşta sanki çok güzel bir şeymiş gibi deli gibi bir merakla kesimi izlemeye çalışıyoruz. Annemler bunu engellemeye çalışıyor, Babamlar "erkek çocuk o bırak görsün, öğrensin" diyor. Biz balkonlardan sarkıp bir şeyler görmenin mücadelesini veriyoruz. Sonra karar açıklanıyor ve babamlara yardım ediyoruz. Ben ve kardeşim o kırılma noktasından sonra her bayram kesimin çeşitli safhalarında önemli görevler üstlendik. İyi oldu mu? Evet. Ama bazı açılardan hayır. Bence küçük bir çocuk için o görüntüler ağır. Her ne kadar dini bir gerek olarak görülse de o yaşta bir zihin için sadece vahşet ifade ediyor.
Halaa babaannemin evine girer girmez o babaanne evi kokusu, o rutubet çarpar burnuma... O kokuyla birlikte tüm anılar hücum eder, önce onlarla bayramlaşırız... Kuzenimle sözleştik. Seneye bir şekilde ayarlayıp tekrar çoluk çocuk birlikte geçiricez bayramı. Kahvaltı sofrası fotoğrafını oluşturacağız... Hem belki yastığa da bineriz...
İlkokula giderken ya da hadi sizi kırmıyayım ortaokul olsun, bir an önce büyümek için can atardım. Benden bir nesil büyüklerin akşam belli bir saatte kapı önünde muhabbet etmeye gitmesi bile sanki büyülü bir dünyaları varmış gibi çekici gelirdi. Sanırsın çok büyük bir gizemi barındıran çılgın bir parti... Çoğu insanın da böyle düşündüğüne eminim. Belki insanın doğası gereğidir eskiye özlem bilmiyorum ama eski dönemler nedense hep daha iyiymiş gibi geliyor.
Bayram ritüelleri var ailemin. o kadar değerliymiş ki bunlar, geçen gün kuzenimin bir yorumuyla fark ettim. Biz her bayram sabahı ailenin erkekleri bayram namazına giderken annem, babaannem sırtımızı sıvazlayarak bizleri yolcu eder. Gelenekmiş bu. Bu bayram eşim yolcu etti beni ilk defa. Biz döndüğümüzde babaannem lokmaları dökmüş, kahvaltıyı hazırlamış olur. Bu yaşıma kadar bir kere bile kendi evimizde bayram sabahı kahvaltı yaptığımızı hatırlamam. İyi ki de yapmamışız. Bambaşka bir atmosfer olur çünkü. Kalabalıkta her şey daha lezzetlidir ya...
Kuzenim de bu bayram bunları nasıl özlediğinden bahsetmiş. Ben yapabildim ama eskisi gibi değil yine de... Eskiden kimsenin başka işi olmuyor, kimse bayram sonrasına iş yetiştirmeye çalışmıyor hatta bayramda bile çalışmıyordu. Eskiden hepimiz aynı şehirde, zorlasan 1-2 mahalle uzaklıktaydık. Hele çocukken... Babaanne evindeki kahvaltıdan sonra çay eşliğinde dedenin ufak tefek anılarıyla harmanlanmış nasihatleri dinlenir, o yaşta bizi biraz da olsa sıkan bu muhabbetten kurtulunca kuzenlerle arka odada çeşitli oyunlar oynanırdı. Yastıkların ortasını çukurlaştırıp ata binmeyen yoktur sanırım?
Eve gelen misafirlerin yanında kıkırdaşmalar, evde daha fazla zapdedilemeyip sokağa dökülmeler ve kapı kapı dolaşıp bayram harçlığı yarışına girmeler... Toplanan harçlıklar sanırım en güvenilir banka olarak düşünüldüğünden mahallenin bakkalına yatırılırdı... Ya da öyle görünüyordu en azından...
Hele bir de kurban bayramıysa daha da atraksiyonlu... Sabah erkenden kurban kesme işini halledip aradan çıkarmak isteyen dedemin aceleci tavrı ailenin kadınlarını aradan çıkarırdı resmen. Bitmek bilmez leğen, sünger, bıçak istekleri... Bizim açımıza dönersek eğlence burda başlıyor. Biz o yaşta sanki çok güzel bir şeymiş gibi deli gibi bir merakla kesimi izlemeye çalışıyoruz. Annemler bunu engellemeye çalışıyor, Babamlar "erkek çocuk o bırak görsün, öğrensin" diyor. Biz balkonlardan sarkıp bir şeyler görmenin mücadelesini veriyoruz. Sonra karar açıklanıyor ve babamlara yardım ediyoruz. Ben ve kardeşim o kırılma noktasından sonra her bayram kesimin çeşitli safhalarında önemli görevler üstlendik. İyi oldu mu? Evet. Ama bazı açılardan hayır. Bence küçük bir çocuk için o görüntüler ağır. Her ne kadar dini bir gerek olarak görülse de o yaşta bir zihin için sadece vahşet ifade ediyor.
Halaa babaannemin evine girer girmez o babaanne evi kokusu, o rutubet çarpar burnuma... O kokuyla birlikte tüm anılar hücum eder, önce onlarla bayramlaşırız... Kuzenimle sözleştik. Seneye bir şekilde ayarlayıp tekrar çoluk çocuk birlikte geçiricez bayramı. Kahvaltı sofrası fotoğrafını oluşturacağız... Hem belki yastığa da bineriz...
28 Ekim 2012 Pazar
Benim Küçük Veronica'm...
Hayatımda iz bırakan ve belli bir süre kitlenmemi sağlayarak düşündüren nadir cümlelerden birine bir filmde rastlamıştım. Filmin adını hala hatırlayamamama rağmen o cümle ve sahne hiç bir zaman aklımdan çıkmadı;
"Eğer tam anlamıyla dibe vurduysanız, işler yalnızca iyiye gidebilir."
Tam anlamıyla dibe vurmak sayılmasa da kötü bir dönem hatta çok kötü bir an'da çaldı kapımı koca gözlüm... Benim küçük Veronica'm. En beklenmedik ve alakasız zamanda aklınıza gelen ve herkes dışında bir tek sizi heyecanlandıran bir fikir gibi. Yaşar Kurt'un "Ninni"'sinde söz ettiği gibi "Ormanda yürüyorduk... Masal kitapları gördük... Ağaçlara asılmış." kadar anlamlıydı sözcüklerimizin birbirine temas ettiği o an. Uzun süren baş ağrılarımı, yeni fikirlere gebe bir aklın doğum sancıları olarak görenlerdenim ben de. O gece Veronica doğdu. Benim küçük Veronica'm. Başımın ağrısı hafiflediğinde aralayabildim gözlerimi ve onu gördüm. Gözümün kamaşmasını söylediği sözlere yordum önceleri. Ancak bunların ağdalı birer sözcük değil de gerçek hisleri olduğunu anladığımda cebindeki güneş parçasını farkettim. Kendini yazarak anlatabilme ve bunu çok iyi kullanabilme karşılığında ormandaki büyücüye güneşten bir parça sözü vermişti. Fakat sözünü tutmuş olmasına karşın yine de bir parça kendine ayırmış ve büyücüden çalmıştı. Sözler büyülüdür. Sözlerin etkisidir büyü zannettiklerimiz. Yine bu etki değil miydi Veronica'nın büyücüden bir parça güneş çalmasını sağlayan? Yine aynı sözlerle çalmamış mıydı kalbimi? Ve kaçıp gitmemiş miydi beni yeni baş ağrılarına gebe bırakarak? Ve yine gitti kadınım. Yeniden. Hala hırsız, hala ona aitim, ve ona ait olacağım. Bundan şikayetçi değilim çünkü hırsız kadar çaldırandadır biraz da suç. Ve çünkü ben çağırmıştım onu baş ağrılarıyla. Ama bu son Veronica'm. Bu son. Artık baş ağrısı yok. Gidersen yine de, ben masal kitapları toplamaya devam edeceğim ağaçlardan. Hem de kalpsiz bir söz büyücüsü olarak.
Bir daha gitme.
Benim küçük Veronica'm.
"Eğer tam anlamıyla dibe vurduysanız, işler yalnızca iyiye gidebilir."
Tam anlamıyla dibe vurmak sayılmasa da kötü bir dönem hatta çok kötü bir an'da çaldı kapımı koca gözlüm... Benim küçük Veronica'm. En beklenmedik ve alakasız zamanda aklınıza gelen ve herkes dışında bir tek sizi heyecanlandıran bir fikir gibi. Yaşar Kurt'un "Ninni"'sinde söz ettiği gibi "Ormanda yürüyorduk... Masal kitapları gördük... Ağaçlara asılmış." kadar anlamlıydı sözcüklerimizin birbirine temas ettiği o an. Uzun süren baş ağrılarımı, yeni fikirlere gebe bir aklın doğum sancıları olarak görenlerdenim ben de. O gece Veronica doğdu. Benim küçük Veronica'm. Başımın ağrısı hafiflediğinde aralayabildim gözlerimi ve onu gördüm. Gözümün kamaşmasını söylediği sözlere yordum önceleri. Ancak bunların ağdalı birer sözcük değil de gerçek hisleri olduğunu anladığımda cebindeki güneş parçasını farkettim. Kendini yazarak anlatabilme ve bunu çok iyi kullanabilme karşılığında ormandaki büyücüye güneşten bir parça sözü vermişti. Fakat sözünü tutmuş olmasına karşın yine de bir parça kendine ayırmış ve büyücüden çalmıştı. Sözler büyülüdür. Sözlerin etkisidir büyü zannettiklerimiz. Yine bu etki değil miydi Veronica'nın büyücüden bir parça güneş çalmasını sağlayan? Yine aynı sözlerle çalmamış mıydı kalbimi? Ve kaçıp gitmemiş miydi beni yeni baş ağrılarına gebe bırakarak? Ve yine gitti kadınım. Yeniden. Hala hırsız, hala ona aitim, ve ona ait olacağım. Bundan şikayetçi değilim çünkü hırsız kadar çaldırandadır biraz da suç. Ve çünkü ben çağırmıştım onu baş ağrılarıyla. Ama bu son Veronica'm. Bu son. Artık baş ağrısı yok. Gidersen yine de, ben masal kitapları toplamaya devam edeceğim ağaçlardan. Hem de kalpsiz bir söz büyücüsü olarak.
Bir daha gitme.
Benim küçük Veronica'm.
23 Ekim 2012 Salı
29 Ekim'de Cumhuriyet'e Doğru Bir Adım
Hani diyoruz ya "biz farkında olmadan değişiyor her şey" diye... Hani rakı sofralarımızda önce ülkeyi, vakit kalırsa dünyayı kurtarırken "ülke çok kötüye gidiyor" başlığı altında toplanıyoruz ya?... Ben artık kesinlikle bazı şeylerin alttan alttan, hissettirilmeden değiştirilmeye çalışıldığına inanmıyorum. Belki hala bazı sofralarda 3. kadehten sonra her şey daha toz pembe görünüyor olabilir ama şuan siyah'ın en sinsi tonu'nu yaşıyoruz hep birlikte... Ama hala gözleri bu karanlığa alışamayıp göremeyenler mevcut sanırım.
Bu sabah gördüğüm haber beynimden vurdu beni. G3 mermisi gibi döndü durdu içerde ve iz kaldı. 29 Ekim'de yürüyüş yapmak Başkent'te yasak. Bu ne demek? Bu nasıl bir şey? Nasıl bir zihniyet Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ün sayesinde elde ettiğimiz Cumhuriyet Bayramımızı yürüyüşlerle, Çeşitli etkinliklerle kutlamamızı kısıtlamaya çalışır? Hangi zihniyet bundan rahatsız olur? Bu değerlere hiç bir saygısı olmayan, Bu "değerlerin" değerinin farkında olmayan, ülkeyi kendi emellri doğrultusunda cehalete ve karanlığa sürükleyen zihniyet rahatsız olur. Eskiden bu tarz değişimleri tepki toplamamak adına alttan alttan yapan bu örümcek kafalar baktılar ki meydan boş, baktılar ki bu toplum hiç bir şeye gerektiği gibi tepki göstermez, gösterse de yeni bir yarışma programı ya da dizi yayına girer ve unuturlar; demek ki o kadar da çekinmeye gerek yok diyerek tam güç verdiler motorlara...
Okullarda sabahları okuduğumuz andımız yasaklanmaya çalışıldı önce. Sınıflarda asılı duran Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK posterleri faşist bulunarak kaldırılmak istendi. Müfredattan ATATÜRK inkılapları çıkartıldı. Seçmeli Kur'an dersleri getirildi. Ama dikkat, "zorunlu seçmeli". Seneye "zorunlu"... 19 Mayıslar Stadyumlarda yapılmasın dendi sonra... Bunlar gerçekten bir gidişat ifade etmiyor mu gerçekten çok merak ediyorum. O kadar üzülüyorum ki Atamın emanetinin geldiği duruma...
Ve bugün...
Başkentte 29 Ekim yürüyüşü yasaklanıyor, İstanbul'da da her yıl yapılan "Cumhuriyete Bağlılık Yürüyüşü" için Kadıköy Belediyesi Bayrak süslemesi yapmak istediğinden Büyükşehir Belediyesiyle gerginlik yaşanıyor. Sebep? Bayraklarla süslemek istediği için. Bunların hepsi BAHANE! Bildiğin teker teker Cumhuriyet'e ait tüm değerleri yok etmeye çalışıyorlar. Ama ne olacak? 2 gün. Sadece 2 gün yankılanacak ve sonra Kuzey Güney yada O Ses Türkiye konuşulacak... 2012 Bütçesinden 3 milyar 891 milyon alan Diyanet işlerine 2014 için 4 milyar 604 milyon kaynak ayrılmış! Nasıl? Süper di mi? E ama adamlar da haklı canım... O kadar yeni imam geliyor... Aç mı kalsın adamlar?
Sözün özü; Bu yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramında Katılacağınız yürüyüşlerde atacağınız her adım Cumhuriyete doğru atılmış, atılacak bir adımdır. Herkesin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını şimdiden kutlarım.
Bu sabah gördüğüm haber beynimden vurdu beni. G3 mermisi gibi döndü durdu içerde ve iz kaldı. 29 Ekim'de yürüyüş yapmak Başkent'te yasak. Bu ne demek? Bu nasıl bir şey? Nasıl bir zihniyet Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ün sayesinde elde ettiğimiz Cumhuriyet Bayramımızı yürüyüşlerle, Çeşitli etkinliklerle kutlamamızı kısıtlamaya çalışır? Hangi zihniyet bundan rahatsız olur? Bu değerlere hiç bir saygısı olmayan, Bu "değerlerin" değerinin farkında olmayan, ülkeyi kendi emellri doğrultusunda cehalete ve karanlığa sürükleyen zihniyet rahatsız olur. Eskiden bu tarz değişimleri tepki toplamamak adına alttan alttan yapan bu örümcek kafalar baktılar ki meydan boş, baktılar ki bu toplum hiç bir şeye gerektiği gibi tepki göstermez, gösterse de yeni bir yarışma programı ya da dizi yayına girer ve unuturlar; demek ki o kadar da çekinmeye gerek yok diyerek tam güç verdiler motorlara...
Okullarda sabahları okuduğumuz andımız yasaklanmaya çalışıldı önce. Sınıflarda asılı duran Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK posterleri faşist bulunarak kaldırılmak istendi. Müfredattan ATATÜRK inkılapları çıkartıldı. Seçmeli Kur'an dersleri getirildi. Ama dikkat, "zorunlu seçmeli". Seneye "zorunlu"... 19 Mayıslar Stadyumlarda yapılmasın dendi sonra... Bunlar gerçekten bir gidişat ifade etmiyor mu gerçekten çok merak ediyorum. O kadar üzülüyorum ki Atamın emanetinin geldiği duruma...
Ve bugün...
Başkentte 29 Ekim yürüyüşü yasaklanıyor, İstanbul'da da her yıl yapılan "Cumhuriyete Bağlılık Yürüyüşü" için Kadıköy Belediyesi Bayrak süslemesi yapmak istediğinden Büyükşehir Belediyesiyle gerginlik yaşanıyor. Sebep? Bayraklarla süslemek istediği için. Bunların hepsi BAHANE! Bildiğin teker teker Cumhuriyet'e ait tüm değerleri yok etmeye çalışıyorlar. Ama ne olacak? 2 gün. Sadece 2 gün yankılanacak ve sonra Kuzey Güney yada O Ses Türkiye konuşulacak... 2012 Bütçesinden 3 milyar 891 milyon alan Diyanet işlerine 2014 için 4 milyar 604 milyon kaynak ayrılmış! Nasıl? Süper di mi? E ama adamlar da haklı canım... O kadar yeni imam geliyor... Aç mı kalsın adamlar?
Sözün özü; Bu yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramında Katılacağınız yürüyüşlerde atacağınız her adım Cumhuriyete doğru atılmış, atılacak bir adımdır. Herkesin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını şimdiden kutlarım.
Etiketler:
29 ekim,
cumhuriyet bayramı,
mustafa kemal atatürk,
yasak,
yürüyüş
18 Ekim 2012 Perşembe
Malesef Normal...
(Yazıyı okurken dinlenilebilecek şarkı önerisi: Duman - Dibine Kadar)
Bir insan bu kadar şanssız olabilir mi? Ya da bir nesil? Çünkü komple bir neslin benim gibi düşündüğüne inanıyorum artık. Biz şanssızız. Bizden sonrakileri zaten konuşmayalım. Üzülelim sadece. Dünyaya gelinebilecek en kötü zamanda gelmedik mi? Bırakın teknolojiyi falan bir kenara hocam... Yaşanılabilirliğe, saygıya bakın.
Evet eski zamanlarda da buna benzer ortamlar yok muydu? tabii ki vardı ama en azından parmakla sayılıyordu. O da var böyle şeyler de diyebilmek için. Ben halaa anlayamıyorum gerçekten. Ülke, ortam bu kadar boka sarmışken nasıl halaa sineye çekiliyor her şey ya da nasıl halaa görmezden gelebiliyor insanlar? Durum tam anlamıyla BOK! Bir yerde bir sorun mu var? "O tarafa bakmazsak o sorunu da görmemiş oluruz ve dolayısıyla bu durumdan sorumlu olmayız" anlayışı tüm millete yayılmış durumda hocam hayırlı olsun. Dün metroda trenin gelmesini bekliyoruz örneğin. Duvardaki ekranda güncel haberler veriliyor. Hakkari de 2 askerimizin şehit olduğu haberi çıktı ve etrafımda ki insanlar bir an bile muhabbetlerini kesmeden devam ettiler geyiklerine. bu haberi okurken hem de. Tepki gösterenlerin durumuysa daha vahim... "bugün 2 şehit varmış.." Nasıl ya? Alıştın mı? Bu nasıl bir tepkidir? Nasıl bi normalleştirmedir? Ben gerçekten o kadar iğreniyorum ki şuan bu dönemden... Bir 100 yıl erken doğmayı bile tercih ederdim.
6 tane öğretmenimiz daha kaçırıldı bugün? Adama bunu söylüyorum, bana verdiği cevap;
"Ama bırakılmışlar 1 saat sonra." Ha sorun yok yani ozaman? Bu mu? Senin beynini... Orospu çocukları ellerini kollarını sallaya sallaya okula gelip, işçi pazarından seçer gibi sen gel sen gel öğretmenleri kaçırıyorlar! Sen nasıl bir ülkesin ya? Buna nasıl göz yumabiliyorsun? Bu nasıl olabiliyor ya? Sonra? 1 saat sonra bırakıyorlar öğretmenleri. "Bakın biz istediğimiz an sizi böyle dağa kaldırabiliriz işte" mesajını vererek. Ardından gelen haber;
"Bölgede geniş çaplı operasyon başlatıldı." Noldu yüreklerimize su serpildi di mi?
Kimse kusura bakmıycak o kadar iyi biliyorum ki o haberleri. Siirtte askerlik yaparken gördüm ben askerimize verilen değeri. Bugün litresi 5 lira olan benzine endeksli askerimize ölçülen biçilen değer. Çatışma çıkan bir karakoldaki asker sayısına göre destek helikopter kaldırılıyor, çok yakıyor çünkü! Akşamları dizileri izlerken salyaları akanlar o salyalarda boğulursunuz inşallah! Böyle bir medya, Böyle bir otosansür olmaz olsun! Girin mesela hürriyetin sayfasına hala gangnam style... Hem de trilyon tane versiyonuyla! Yok di mi başka sorunumuz, işimiz gücümüz? Az önce paylaşmış biri, cicişler denilen gerizekalılar "tangam style" gibi kendilerine gayet yakışan bir versiyonuyla gündemi yakalamaya çalışmışlar. Yok Atilla Taş'ı yok Doğuş'u... Hemen taklidini yapın geç kalmayın...Bu kadar ucuz işte artık. Ahlaktan mı bahsettiniz pardon?
Böyle eleştirince de tek savunmaları, "Ülkede böyle sorunlar var diye eğlenceli şeyler olmasın mı?" Ulan sen abuk sabuk o eğlence dediğin zırvalıkla kendini tatmin etmekten başka bir şey yapmıyorsun ki? Ne sorunlarla ilgilenmen adam gibi... Ne eğlence anlayışın... Ekrana çıkıp götünü açmanın çağın gereği olarak görüldüğü bir dönemin, kimse kusura bakmasın içine edeyim ben! Uzaydan atlasın elin adamı sen "dur buna da bi kulp bulayım diye kıçını yırt, dalga geçmeye, eleştirmeye çalış! Ulan sen hala başörtüsüyle, kılla, tüyle uğraşıyorsun... Sen halaa saçma sapan dini sömürülerden beynini temizleyememişsin, kalkmış uzanamadığın ciğerle billur geçmeye çalışıyorsun... Sen o klasmanda bile değilsin!
2 tane orospu çocuğunun, devletin öğretmenini dağa kaldırmasının normal karşılanmayacağı bir dönemde yaşayabilme umudunu taşıyan herkese sevgiler & saygılar...
Bir insan bu kadar şanssız olabilir mi? Ya da bir nesil? Çünkü komple bir neslin benim gibi düşündüğüne inanıyorum artık. Biz şanssızız. Bizden sonrakileri zaten konuşmayalım. Üzülelim sadece. Dünyaya gelinebilecek en kötü zamanda gelmedik mi? Bırakın teknolojiyi falan bir kenara hocam... Yaşanılabilirliğe, saygıya bakın.
Evet eski zamanlarda da buna benzer ortamlar yok muydu? tabii ki vardı ama en azından parmakla sayılıyordu. O da var böyle şeyler de diyebilmek için. Ben halaa anlayamıyorum gerçekten. Ülke, ortam bu kadar boka sarmışken nasıl halaa sineye çekiliyor her şey ya da nasıl halaa görmezden gelebiliyor insanlar? Durum tam anlamıyla BOK! Bir yerde bir sorun mu var? "O tarafa bakmazsak o sorunu da görmemiş oluruz ve dolayısıyla bu durumdan sorumlu olmayız" anlayışı tüm millete yayılmış durumda hocam hayırlı olsun. Dün metroda trenin gelmesini bekliyoruz örneğin. Duvardaki ekranda güncel haberler veriliyor. Hakkari de 2 askerimizin şehit olduğu haberi çıktı ve etrafımda ki insanlar bir an bile muhabbetlerini kesmeden devam ettiler geyiklerine. bu haberi okurken hem de. Tepki gösterenlerin durumuysa daha vahim... "bugün 2 şehit varmış.." Nasıl ya? Alıştın mı? Bu nasıl bir tepkidir? Nasıl bi normalleştirmedir? Ben gerçekten o kadar iğreniyorum ki şuan bu dönemden... Bir 100 yıl erken doğmayı bile tercih ederdim.
6 tane öğretmenimiz daha kaçırıldı bugün? Adama bunu söylüyorum, bana verdiği cevap;
"Ama bırakılmışlar 1 saat sonra." Ha sorun yok yani ozaman? Bu mu? Senin beynini... Orospu çocukları ellerini kollarını sallaya sallaya okula gelip, işçi pazarından seçer gibi sen gel sen gel öğretmenleri kaçırıyorlar! Sen nasıl bir ülkesin ya? Buna nasıl göz yumabiliyorsun? Bu nasıl olabiliyor ya? Sonra? 1 saat sonra bırakıyorlar öğretmenleri. "Bakın biz istediğimiz an sizi böyle dağa kaldırabiliriz işte" mesajını vererek. Ardından gelen haber;
"Bölgede geniş çaplı operasyon başlatıldı." Noldu yüreklerimize su serpildi di mi?
Kimse kusura bakmıycak o kadar iyi biliyorum ki o haberleri. Siirtte askerlik yaparken gördüm ben askerimize verilen değeri. Bugün litresi 5 lira olan benzine endeksli askerimize ölçülen biçilen değer. Çatışma çıkan bir karakoldaki asker sayısına göre destek helikopter kaldırılıyor, çok yakıyor çünkü! Akşamları dizileri izlerken salyaları akanlar o salyalarda boğulursunuz inşallah! Böyle bir medya, Böyle bir otosansür olmaz olsun! Girin mesela hürriyetin sayfasına hala gangnam style... Hem de trilyon tane versiyonuyla! Yok di mi başka sorunumuz, işimiz gücümüz? Az önce paylaşmış biri, cicişler denilen gerizekalılar "tangam style" gibi kendilerine gayet yakışan bir versiyonuyla gündemi yakalamaya çalışmışlar. Yok Atilla Taş'ı yok Doğuş'u... Hemen taklidini yapın geç kalmayın...Bu kadar ucuz işte artık. Ahlaktan mı bahsettiniz pardon?
Böyle eleştirince de tek savunmaları, "Ülkede böyle sorunlar var diye eğlenceli şeyler olmasın mı?" Ulan sen abuk sabuk o eğlence dediğin zırvalıkla kendini tatmin etmekten başka bir şey yapmıyorsun ki? Ne sorunlarla ilgilenmen adam gibi... Ne eğlence anlayışın... Ekrana çıkıp götünü açmanın çağın gereği olarak görüldüğü bir dönemin, kimse kusura bakmasın içine edeyim ben! Uzaydan atlasın elin adamı sen "dur buna da bi kulp bulayım diye kıçını yırt, dalga geçmeye, eleştirmeye çalış! Ulan sen hala başörtüsüyle, kılla, tüyle uğraşıyorsun... Sen halaa saçma sapan dini sömürülerden beynini temizleyememişsin, kalkmış uzanamadığın ciğerle billur geçmeye çalışıyorsun... Sen o klasmanda bile değilsin!
2 tane orospu çocuğunun, devletin öğretmenini dağa kaldırmasının normal karşılanmayacağı bir dönemde yaşayabilme umudunu taşıyan herkese sevgiler & saygılar...
17 Eylül 2012 Pazartesi
Ziller Kimin İçin Çalıyor?
Bugün çok önemli, çok büyük bir gün. Bir çok insan sıcak ve daimi uykusunda bugünün öneminin farkına varamayabilir. Yeni eğitim ve öğretim yılına başlıyoruz bugün. Yeni kurallar, değişmeyen örümcek zihniyetlerle... Bu sabah uzun zamandır alıştırıldığımız şehit haberlerinin yanısıra eğitim alanıyla ilgili çok önemli bir gelişmenin haberiyle başladık haftaya. "İmam Hatiplilere Harp okulu yolu açıldı" idi bu haber. Çok merak ediyorum nası bir reaksiyon alıcak bu haber ama şundan eminm ki 3 günü geçmeyecek ve unutulacak/unutturulacak. Hani "ülke nereye gidiyor" lafı artık kahvehanelerde "naber""Nassın hacı" yerine kullanılmaya başlandı ve kanıksandı ya artık? İşte uyanmak gerekiyor artık ... Çünkü başımızdakiler kış uykusuna yatmayan cinsinden...
Ders müfredatlarından Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'le ilgili bir çok şey yavaş yavaş silinmeye çalışılıyor. Örneğin artık ders müfredatı tanımında "Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı bir eğitim" ibaresine yer verilmeyecek. Ya da andımız okunmayacak. Sınıflardaki Atatürk resimleri indirildi mi henüz bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki bu zihniyet, bu içine sıçtığımın zihniyeti yavaş yavaş, insanların farkındalık zaafını kullanarak istediklerini elde etmeye çalışıyor. Bugün; Ulu Önderimin "Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır" diye vasiyet ettiği öğretmenlerimize çok ama çok büyük iş düşüyor. Benim onlara naçizane tavsiyemdir;
Daha bugünden, ilk dersten, Öğrencilerinizle tanışma faslında, kendinizi tanıştırmadan önce hem de...
Ulu Önderleriyle tanıştırın onları. Ders müfredatından çıkarsınlar bırakın! O sınıf sizin! Siz anlatın onlara Atatürk'ü! Bu insiyatifi kullanın! Suçsa suç! Böyle suça can kurban öğretmenler! İlk iş Andımızı yazdırın onlara mesela... Okulda sabah bahçede okunmadı mı? Sınıfta siz okutun. Siz sevdirin... Hiç bir şey gelmiyorsa elinizden en azından bunları yapın bence. Çünkü onlar sizin eseriniz olacak. Belki onlar Yok edecekler bu bağnazlığı, bu örümcek beyinleri...
Bu gün çok zor bir gün. Öncelikle bugün 1. sınıflarla ilk ders zilini duyan eşime ve sonrasında tüm öğretmenlerimize ATATÜRKÇÜ bir eğitim ve öğretim yılı diliyorum... Umarım Mesleğinize yakışır şekilde davranırsınız. Sevgiler & Saygılar...
4 Haziran 2012 Pazartesi
Ve Gün Gelir...
Gelmez diyordun...
Bak o şafağın arifesindeyiz şimdi. Biliyorum sevmezsin sarıyı. Ama o sarı, bizi aylar sonra kavuşturacak olan şafağın sarısı vuracak yarın yüzüne... O sarı kamaştıracak artık beyaz görmekten yorulmuş gözlerini... Daha yola çıkmadan başlayacak yüzünü ısıtmaya ellerim yanaklarındaymış gibi. Geldi aşkım. O gün geldi...
O kadar çok özledim ki seni, tüm bir kış boyunca sensizlikten öyle yıprandım ki, fotoğraftaki otobüsle aynı duyguları paylaşıyorum. Biz bekledik hayatım. Biz mücadele ettik, bırakmadık, pes etmedik. Etmeyeceğiz de... Ne kadar hırpalamış olsa da zor koşullar bizi, sardığımda ince belden, başın göğsüme yaslanınca çektiğimde kokunu içime akıp gidicek ne kadar sıkıntı varsa. Hani uzun zaman sonra rakı sofrasında dostlarla buluşursun da o da yetmezmiş gibi müzeyyen senar da kulağının pasını siler ya? İşte öyle iyileştirecek bu sarı bizim yaralarımızı... Uzun zaman oldu meleğim... Çok şeyler yükledik bu sürede kendimize... Mutluluklar, sıkıntılar... Ve şimdi reset atma zamanı. Yeniden başlatma, uykudan uyanma zamanı... Bekliyorum güzelim... İlk temasını bekliyorum... Bitmeyen, içime sığdıramadığım sevgilerle...
27 Mayıs 2012 Pazar
Madem Türksün...
Bugün anladım... ne
kadar eğitim verirsen ver, hatta o eğitim ailede de başlasa ırksal özellikler
bir şekilde kendini belli ediyor. Hele ki konu iş disipliniyse kesinlikle
anlaşılıyor. Çoğu zaman demiyor muyuz “abi alman malıysa korkmayacaksın!”,
“alman arabasından şaşmıycaksın birader!” neden peki? Çünkü biliyoruz ki
adamların insan üstü bir iş disiplini var. Ve yine biliyoruz ki bu disiplin taa
çocukluktan geliyor. Yine dediğiniz gibi eğitim ailede başlıyor. Peki bunun
getirisi ne oluyor? Her şeyden önce o çocuk bir iş disiplini temeline sahip
oluyor. Biz duygusal ve duygularıyla hareket eden bir ülkeyiz evet bunu
biliyorum. Bu söylem o kadar ezberletildi ki bize artık öğrenilmiş çaresizlik
boyutuna geldi. İnsanlar resmen bunun arkasına saklanır oldu. İş disiplinine
sahip olamamak için, ya da bir işi adam gibi yapamamak için bu bir gerekçe ya
da bahane değil ki? Olamaz da...
Millet olarak
çalışmaktan kaçma genine sahibiz sanırım. Ya da işin kolayına kaçma geni
diyelim. Her işimizde bir çakallık, bir “işi bilicen ama işe gitmiycen aga!”
tavırları... Bir olmamışlık oluyor mutlaka. Sonra da neden “gevur yapıyor abi”
diyorlar oluyor. E abicim sen de yap işini adam gibi? Sen de iş küçük bile olsa
-ki küçük ya da önemsiz iş yoktur- en iyisini yapmaya çalış kendi adına? Ama
yok türklüğümüzü göstereceğiz...
Size geçen gün yaşadığım
süper bir örnek;
Bir sinema filmi işi
geldi ve “yarın antalya’ya uçuyoruz” dendi. Bu bile geç bir haber ama bunda
sıkıntı yok kesinlikle çünkü aniden değişebiliyor bu anlamda her şey. Normali,
yani örneğin avrupadaki versiyonu kesinlikle böyle değil. Orada böyle bir
hareketi resmen topa tutarlar. Günler öncesinden senaryo gönderilir, ne zaman
kaçta yolculuk var her şey bellidir... Tabi bu söylediklerim proje henüz
başlamadıysa geçerli. Dediğim gibi aniden gelişen durumlarda bu bir eksiklik
olarak görülemez. Olayımıza dönelim; yarın uçuyoruz ama saat belli değil. Ekip
arkadaşlarıyla birlikte tüm gün haber bekledikten sonra bir telefon geliyor ve
deniyor ki “uçağınız saat 19:00’da” Böyle bakıldığında cümlede bir sıkıntı yok
fakat detayları verelim... Efendim günlerden Cuma, yani haftasonu arifesi ve
herkes bir yerlere kaçmanın peşinde, bahsettiğimiz şehir İstanbul, hava
yağmurlu ve haber verilen saat 17:30. Şimdi fotoğraf çok eğlenceli geldi değil
mi? Abicim nasıl bir mantık ya da iş disiplini bunu yapar ki? İstanbul’da
yaşamayan bir adam bile süperman ya da spider-man değilsen saat 19:00’a kadar o
uçağa yetişilmesinin çizgi romanlar dışında mümkün olmadığını bilir. Ve
yetişemedik tabii ki. Uçak biletleri bir sonraki sefere kaydırıldı vs. E bunu
baştan programla? Çok mu zor? İşte yukarıda bahsettiğim iş disiplini bununla
ilgiliydi. Ben gerçekten anlam veremiyorum. Ve sanırım bu yalnızca da
türkiye’de olur...
...göster
ürksün!
24 Mayıs 2012 Perşembe
Ejderha Mızrağı
"Ejderha Mızrağı Destanı" Margaret Weis ve Tracy Hickman tarafından yazılmış fantastik bilim-kurgu serisidir. Seri aslında arabayla TSR ile olan iş görüşmelerine giderken Laura ve Tracy Hickmantarafından yaratılmıştır. En çok kıyaslandığı seri olan "Lord of the Rings" 3 kitaptan oluşurken, serinin orijinal dili olan İngilizcede basılmış 190'dan fazla kitabı vardır. Tabiiki bu Ejderha Mızrağı'nı daha iyi bir seri yapmaz. Ancak Lord of the Rings" gibi beyazperdeye aktarılmaya çalışılırsa çok daha sıkıntılı olacaktır.Ejderha Mızrağı dünyasının asıl yaratıcıları Margaret Weis ve Tracy Hickman olsa da bir çok yazar yaratılan dünyaya ve kurallarına sadık kalıp onları kullanarak Ejderha Mızrağı dünyasıyla ilgili pek çok kitap yazmıştır. Öyle ki serinin kitaplarının büyük bir kısmının yazarları farklıdır. Aslen üç kitap olup, sonradan karakter derinleştirmeleri, yan hikâyeler, geçmiş ve gelecek eklemeleriyle büyümüş ve büyümeye devam etmektedir.
Kitapların çoğu Krynn adlı dünyanın Ansalon adlı kıtasında geçer. Ansalon'un kuzey-doğusunda yer alan Taladas kıtası az olsa bile hikâyelerde kullanılmıştır. Adlatum kıtasında geçen bir hikâye henüz yazılmamıştır.
Türkçe'ye ilk olarak Ankira daha sonra Arkabahçe Yayıncılık ve son olarak da Laika Yayıncılık tarafından çevrilmiştir.
Fantastik Bilim-Kurgu sevenler için kesinlikle es geçilmemesi gereken bir seri... Ve serinin Kitapları şu şekilde;Ejderha Mızrağı Destanı
- Güz Alacakaranlığının Ejderhaları
- Kış Gecesi Ejderhaları
- İlkbahar Şafağı Ejderhaları
Tabiatın Sessiz Çığlığı
Nereden ve nasıl başlamam gerektiğini tam olarak kestiremiyorum ama bugün hala yağmurdan, bir şemsiye satın alarak yada herhangi bir saçak altına girerek korunmaya çalışan insanlar var. Peki neden? Hiç klişe sebepleri bir kenara bırakıp düşündünüz mü? İnsanlar neden çekinir yağmur aniden bastırdığında? Neden hemen gardlarını alırlar? Çünkü makyajlı bir dünyada yaşıyoruz... Yağmur; insanlığın, dünyanın temizleme sütü olabilir mi? Olmalı mı? İnsanlar gün içinde kendilerine yazdıkları rolleri oynarken kullandıkları maskelerin ıslanmasını ister mi ki? Bu yüzden midir acaba iş görüşmesine yetişmeye çalışan bir kadının şaçak altına saklanması? Islanırsa yada rimelleri akarsa tüm birikimi de akar mı onunla? Ya da karısını aldatan bir erkeğin hazırladığı yalanı söylerken takınacağı yüz ifadesini ıslatıp altındaki yavşaklığı meydana sereceğinden korktuğu için midir bu kaçış? Bir anda bastırır... Ne güzel değil mi? Sırılsıklam, sucuk gibi, sıçan gibi... Bir sürü ifade ver bunun için dilimizde ama özünde savunmasızlık, kalkansızlık var aslında... "Sana sırılsıklam aşığım!" Sırılsıklam çünkü yalan söylemiyorum. Tüm kartlarım açık oynuyorum. İnsanlar buna cesaret edemedikleri için korkuyorlar aslında ıslanmaktan. Halbuki doğa ne güzel çaresini bulmuş... Artık tahammül edemeyeceğini hissettiği an koyuveriyor suyu...
Küçüklüğümde yağmur yağarken, anneme "allah baba ağlıyor mu yani?" diye sormuştum. Annemde tüm bilimsel kimliğiyle cevaplamıştı; "evet." Ama sonra anladım ki bunlar aslında tabiat'ın gözyaşlarıymış... Sigara dumanını farkeden bir ofis alarmı gibi, çirkeflik, iğrençlik, kötülük nerde fazlalaşırsa, müdahale etmeye çalışan ama kimsenin fark etmediği, doğanın sessiz çığlığıymış... Örneğin ilkokuldan bu yana coğrafya derslerinde bize şu öğretilmiştir; "Ülkemizin doğusu daha yüksek olduğundan daha soğuktur ve dolayısıyla kar yağışı çok sık görülür." Ama şimdi düşündüm de, bence yine tabiatın masum ve sessiz bir müdahalesi bu. Lanetlenesi terörün, verilen şehitlerin, kinin öfkenin kana buladığı toprakları doğa kendi çabalarıyla beyaza boyamaya çalışıyor olamaz mı? Elinden bu kadar geliyordur belki? Gerisini insanlığın o çok güvendiği ve işe yaramayan aklına, vicdanına bırkamıştır? İşe yaramayan çünkü 2 otomobil fazla satmak uğruna doğayı mahveden, buzulları eritip dengeyi alt-üst eden, mayıs'da Van'ın uç bir köyüne hala kar yağmasını sağlayan biz ve o işe yaramayan vicdanımız değil mi ki? Ha, az önce kar konusunda bir doğa önlemi dedik evet ama mayısta bile bu çığlığı atmasına sebep biz değil miyiz? Her zaman söyledim, ve her zamanda savunacağım... Sadelik, doğallık... Gerisi boş. Ben şuan bunları görüyor ve düşünüyorsam bilmiyorum çocuğum ne yapar, nerede yaşar. Herkesin çevresine biraz daha duyarlı olması dileğiyle...
Küçüklüğümde yağmur yağarken, anneme "allah baba ağlıyor mu yani?" diye sormuştum. Annemde tüm bilimsel kimliğiyle cevaplamıştı; "evet." Ama sonra anladım ki bunlar aslında tabiat'ın gözyaşlarıymış... Sigara dumanını farkeden bir ofis alarmı gibi, çirkeflik, iğrençlik, kötülük nerde fazlalaşırsa, müdahale etmeye çalışan ama kimsenin fark etmediği, doğanın sessiz çığlığıymış... Örneğin ilkokuldan bu yana coğrafya derslerinde bize şu öğretilmiştir; "Ülkemizin doğusu daha yüksek olduğundan daha soğuktur ve dolayısıyla kar yağışı çok sık görülür." Ama şimdi düşündüm de, bence yine tabiatın masum ve sessiz bir müdahalesi bu. Lanetlenesi terörün, verilen şehitlerin, kinin öfkenin kana buladığı toprakları doğa kendi çabalarıyla beyaza boyamaya çalışıyor olamaz mı? Elinden bu kadar geliyordur belki? Gerisini insanlığın o çok güvendiği ve işe yaramayan aklına, vicdanına bırkamıştır? İşe yaramayan çünkü 2 otomobil fazla satmak uğruna doğayı mahveden, buzulları eritip dengeyi alt-üst eden, mayıs'da Van'ın uç bir köyüne hala kar yağmasını sağlayan biz ve o işe yaramayan vicdanımız değil mi ki? Ha, az önce kar konusunda bir doğa önlemi dedik evet ama mayısta bile bu çığlığı atmasına sebep biz değil miyiz? Her zaman söyledim, ve her zamanda savunacağım... Sadelik, doğallık... Gerisi boş. Ben şuan bunları görüyor ve düşünüyorsam bilmiyorum çocuğum ne yapar, nerede yaşar. Herkesin çevresine biraz daha duyarlı olması dileğiyle...
19 Mayıs 2012 Cumartesi
Yunus Emre Roman Yarışması
Eskişehir Valiliği ve Eskişehir Yunus Emre Kültür, Sanat ve Turizm Vakfı, Yunus Emre’nin dünya görüşü, insan sevgisi ve sanatçı kişiliğinin yaşatılması ve düşüncelerinin toplumun bütün kesimlerince tanınması amacıyla “Yunus Emre Roman Yazma Yarışması” düzenliyor. Yarışmanın konu sınırlaması eserlerin Yunus Emre'ye ilişkin değerleri kapsaması şeklinde. Yarışmaya katılacak eserlerin 01 Şubat 2013 Cuma günü mesai bitimine kadar Eskişehir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne teslim edilmesi gerekiyor. Ön inceleme sonuçlarının 05 Mart 2013 tarihinde açıklanacak ve yarışmada dereceye giren eserlerin açıklanması ve ödül töreni 01 Mayıs 2013 tarihinde yapılacak.
Ön Değerlendirme Kurulu değerlendirmesi sonucu ilk 10’a kalan eserler Nihai Değerlendirme Kurulu tarafından değerlendirilecektir. Nihai Değerlendirme Kurulu Prof. Dr. Muhammed Fatih Andı (Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı), Enis Batur (Şair, Yazar, Yayıncı), Zeki Bulduk (Romancı), Sevinç Çokum (Yazar), Ali Çolak (Yazar), Prof. Talat Said Halman (Bilkent Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı), Ömer Lekesiz (Hikâyeci, Eleştirmen), Prof. Dr. Nazım Hikmet Polat (Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü), Doç. Dr. Yılmaz Taşçıoğlu (Şair, Sakarya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi), Prof. Dr. Mehmet Tekin (Fatih Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi)’den oluşmaktadır ve birincilik ödülü 30.000, ikincilik 20.000 ve üçüncülük 10.000 TL'dir. Edebiyatla yakından ilgilenenlere ve bu anlamda kendine güvenip bir deneme yapmak isteyenlere duyurulur...:)
Yarışmanın şartnamesine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz;
http://www.eskisehir.gov.tr/Yunus-Emre-Roman-Yazma-Yarismasi.pdf
Yarışmanın şartnamesine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz;
http://www.eskisehir.gov.tr/Yunus-Emre-Roman-Yazma-Yarismasi.pdf
17 Mayıs 2012 Perşembe
Aşkın Son Şafağı
Hayatımın anlamı...
Askerliğimin sağlıklı geçmesinde, daha doğrusu uzayıp bitmemesinde en büyük payı olan hatunum. Her gün benimle birlikte şafak saydın. Ben saymayı bıraktığımda bile... Şimdi ben senin şafağını sayıyorum güzelim. Bugün 25. Tam 25 gün sonra kavuşucaz aşkım. Kara gözlüm, bıdığım :)
Seni İstanbul'dan yolcu ederken otobüsten doğru çekmiştin bu fotoğrafı. İşte böyle bekliyorum seni aşkım... Böyle özledim, özlüyorum...
Askerliğimin sağlıklı geçmesinde, daha doğrusu uzayıp bitmemesinde en büyük payı olan hatunum. Her gün benimle birlikte şafak saydın. Ben saymayı bıraktığımda bile... Şimdi ben senin şafağını sayıyorum güzelim. Bugün 25. Tam 25 gün sonra kavuşucaz aşkım. Kara gözlüm, bıdığım :)
Seni İstanbul'dan yolcu ederken otobüsten doğru çekmiştin bu fotoğrafı. İşte böyle bekliyorum seni aşkım... Böyle özledim, özlüyorum...
13 Mayıs 2012 Pazar
"Sevgiliye Teşekkürdür"
Aşkım...
Hayatımın anlamı...
Bitti bitanem. 6 aylık mücadelemiz bitti. Çok ama çok zor günler geçirdik birlikte. Buradaki en yakın tanığım sensin. Bana en zor günlerimde destek olan, beni yatıştıran, askerliğimin uzamasını engelleyen sensin. Her şeyimsin... Tüm desteğin için, iyi yüreğin için, kısacası her şey ama her şey için sana sonsuz teşekkürler bitanem... Canımın içi, kara gözüm, eşim...
Hayatımın anlamı...
Bitti bitanem. 6 aylık mücadelemiz bitti. Çok ama çok zor günler geçirdik birlikte. Buradaki en yakın tanığım sensin. Bana en zor günlerimde destek olan, beni yatıştıran, askerliğimin uzamasını engelleyen sensin. Her şeyimsin... Tüm desteğin için, iyi yüreğin için, kısacası her şey ama her şey için sana sonsuz teşekkürler bitanem... Canımın içi, kara gözüm, eşim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





































