Sayfalar

20 Haziran 2013 Perşembe

Biz Senden Sonra Çok Eksiğiz ATAM!




SUNAY AKIN ANLATIYOR:

Mustafa Kemal Atatürk'ün naşı İstanbul'dan ayrılıyor, Ankara'ya götürülecek.
İnsanlar üzüntülü, hüzün var her yerde...
Karaköy'den geçerken birdenbire,
'Çıt' diye bir ses...
Çıt! Çıt! Çıt!
Aaa!
Gökyüzünden düğme yağdı biliyor musunuz?
Düğme yağdı gökyüzünden!
Atatürk'ün o bayrağa sarılı tabutuna düğme yağdı...
Rengârenk düğmeler!
Düğme yağıyor! Çıt! Çıt! Düğme yağıyor!
Herkes yukarı baktı!
O caddedeki dükkânlarda, bürolarda
Türkiye Cumhuriyeti'nin Yahudi vatandaşları var pencerelerde...
Ve Yahudi kardeşlerimiz, ülkenin Yahudi vatandaşları, önderlerini, bu güzel insanı kendi (matem) geleneklerine göre "gömleklerinin ceketlerinin düğmelerini kopararak" uğurluyorlar...
Nasıl bir görüntü...
Atların çektiği top arabasında Mustafa Kemal Atatürk'ün tabutu ve üstüne rengârenk düğmeler yağıyor, pencerede gözüyaşlı insanlar...
Gömleklerin, ceketlerin düğmeleri kopartılarak uğurlama ne demekmiş biliyor musunuz?

"BEN SENDEN SONRA EKSİĞİM"

9 Haziran 2013 Pazar

Genel, Özel, En İçten Teşekkürdür...

Hiç haberim olmadan, beni takip eden diğer blog yazarları tarafından "2013 BlogStar Ödülleri"'ne aday gösterilmişim ve yine takipçilerimin oyu ve desteğiyle "En Duyarlı Blog" ödülüne layık görülmüşüm. Bu konuda emeği geçen, bunu düşünen, böyle gören herkese çok ama çok teşekkür ediyorum. Aynı duyarlılığı sizinde paylaştığınızı, cümlelerin suya yazılmadığını görmek beni anlatamayacağım kadar mutlu etti. İyi ki varsınız...

6 Haziran 2013 Perşembe

Tencere Tava, Hep Aynı Hava...

Başbakan'ın Gezi Parkı direnişi ile ilgili getirdiği "Tencere tava, hep aynı hava" yorumuna "Kardeş Türküler"'in getirdiği muhteşem yorumu izlemenizi şiddetle tavsiye ederim... Ağzınıza sağlık...


En Duygusal, Naif, Olmaz Olası Veda...


Zach Sobiech... Birkaç saniyeliğine düşünün..

Doktora gidiyorsunuz. Hatta o çok yoğun iş temponuzdan, ajandanızdaki boşluklardan çalarak, araya dereye sıkıştırarak.. Sonra doktorlar size, üzgün ama daha önce defalarca dile getirebildikleri için alışmış bir ifadeyle bir kaç haftalık ömrünüzün kaldığını söylüyorlar...

Ne yapasınız? Düşünsenize.. O an bir saat sonra gireceğiniz toplantı, dün akşam hiç yüzünden ettiğiniz kavga, bir kaç gün sonra gideceğiniz bir yerde "Ay ben ne giyeceğim" derdiniz.. Hangisi o an anlamlı geliyor? Düşünsenize, anneniz, babanız, kardeşiniz, eşiniz.. onları daha ne kadar görebileceksiniz belli değil... Hayatta her an çok değerli oyüzden ana koşuşturmadan bunu sürekli unutuyoruz.

Zack Sobiech daha 17 yaşında. Yaşındaydı. Doktorlar gençlerde çok nadiren görülen bir kemik kanseri türüne yakalandığını söylediler. Ama o belki de çoğu insanın yapacağı gibi umutsuzluğa kapılıp karalar bağlamak yerine hayata tutunmayı seçti ve yaşından beklenmeyecek olgunluk göstererek "Daha yapılacak şeyler" var diyerek müziğe tutundu. Bir beste yaptı. Arkadaşlarından bunu seslendirmelerini istedi. Bu bir çeşit vasiyetti onun için. Ve sonrasında bu duruma destek olmak isteyen ünlülerle birlikte arkadaşları bu şarkıyı seslendirdiler.

Zack yetişemedi, şarkısını dinleyemedi. Ama en içten, en güzel vedayı bu şekilde etmiş oldu..

R.I.P Zach Sobiech.


5 Haziran 2013 Çarşamba

Direniş'in Günlüğü... (Mutlaka Okuyun)

Öncelikle bu konuda yazmak için neden bu kadar beklediğimi açıklamalıyım. Direnişimizin ilk gününden beri facebook, twitter gibi diğer sosyal medya araçlarını olabilecek en etkin şekilde kullanmaya çalıştım ve tüm olayları, iktidarın tüm kahpeliğini aktarmaya çalıştım. Ama benim kendi alanım olan bloguma yazmak için elimde daha çok materyal birikmesini istedim. Tek ve kapsayan bir yazı yazabilmek için...

Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK ne güzel söylemiş; "Dahili ve harici düşmanların olacaktır" diye.. İşte bugün, bu "Dahili" düşmanların, hainlerin kimler olduğu günyüzüne çıkıyor teker teker. Gezi Parkı Direnişi'ni hala sadece ağaçların, doğanın tahribatıyla alakalı sanan insanlar var. Gezi parkı'ndaki ağaçların kesilmesine gösterilen tepki yalnızca bir kıvılcımdı. Hükümetin baskıcı politikasına, Tayyip'in diktatörlüğüne, her istediklerini yapabileceklerini düşünmelerine karşı oluşan bir tepkiydi zaten. Ama bunu anlamadılar. Anlayamazlar da zaten. Gezi Parkı direnişi başladığı gün içimizdeki İrlandalıları da fark etmiş olduk.

Bugüne kadar "Haber Kanalı" olarak gördüğümüz NTV, CNNTÜRK. HABERTÜRK vs.. hiçbirinin bir boka yaramadığını, hepsinin göt korkusundan dolayı gerçeği haber yapma cesaretine sahip olmadıklarını gördük. Star Tv hiç utanmadan ilk günün akşamı güzellik yarışması yayınladı. Başbakanın annesi öldüğünde programını yayından kaldıracak kadar duyarlı(!) olan Acun Ilıcalı, Türkiye tarihinde görülmemiş derecede büyük ve güzel direniş ve dayanışmanın olduğu, polisin orantısız güç kullanımıyla yaralı ve ölenlerin olduğu bu önemli tarihi dönemde aynı duyarlılığa sahip olamayıp "Survivor'ını yayınlamaya devam etti. Halk TV ve Ulusal Kanal haricinde kimsenin götü yemedi gerçekleri vatandaşla paylaşmaya. İşin özü budur arkadaş. Dedem daha dün arıyor beni; Oğlum İstanbul'da galiba olay varmış dikkat et karışma" diyor. Düşünün eylemin 6. günüde... Yurtdışı basını bile kendi medyamızdan daha duyarlı davranarak sürekli canlı yayınlarla aktardılar olayları. Ama bu çok iyi oldu. Kimin ne olduğu belli oldu. Sana çok teşekkürler Halk TV. Var ol!

Peki dün ne oldu? Yok efendim NTV'nin ceo'su çalışanlarından özür dilemiş, yok Fatih Altaylı "Çok heyecanlandım, o nedenle soru soramadım affedin" demiş.. Geçeceksiniz bunları. Halkın direndiğini, pes etmediğini gördükten sonra çark ederek özür dilemeniz sizin gerçek yüzünüzü gören halkın düşüncelerini değiştirmez. Aksine sizin riyakarlığınızı pekiştirir. Daha önce defalarca değindiğim bir konudur medya'nın sahip olduğu güç. Bugün buna tanıklık ediyoruz. Medya ilk günden itibaren tarafsız olarak, korkmadan gerçekleri haber yapabilseydi, bugün direnişimizde bambaşka bir yerde olurduk ve birçok insan yaralanmamış, ölmemiş olurdu.

Başbakan çıkıp biz "Muhafazakar Demokrat bir partiyiz" demeyi biliyor. Bu mu demokrasi anlayışınız? Anayasal haktır izinsiz, habersiz eylem yapabilmek. Sen insanların anayasal haklarını kullanmalarını engellemeye çalışıyorsun. Hatanı kendin de bildiğin halde yiğitliğe bok sürdürmemek için üstüne bir de çıkıp kameraların karşısına "AVM yetmez Camii'de yapacağız" diyerek daha da kışkırtıyorsun.. Ama olsun. Daha güzel oluyor biliyor musun? "Evlerinde zorla tuttuğumuz %50 var" diyor. Onlar senin malın mı? Uşağın mı? Türk polisi'ni bu şekilde kullandığını gördük ama. Dünya'nın hiç bir yerinde polis yetkisini bu kadar küstahça kullanmıyordur.  Ki bu kadar yetkisi yoktur da.

Polis'in gazdan etkilenen insana "Gel bir şey yapmayacağız" deyip sonra kafasına nişan alarak ateş ettiği görüntüler yayınlandı. Polis'in evin camını kırarak içeri biber gazı attığı görüntüler yayınlandı. Peki buna ne açıklama geldi? Ne gelebildi? Dünyanın neresinde böyle bir zulüm olabilir? Evde bebğiniz varken böyle bir şey yapıldığını düşünebiliyor musunuz? Beşiktaş'taki çatışmaya, eyleme tanık olmuş biri olarak bunu ilk ağızdan söyleyebilirim. Beşiktaş'ta ertesi gün doğumuyla birlikte ortaya çıkan manzara hiç de polisin orantılı güç kullandığını söylemiyordu. Özellikle yol kenarındaki biriken kanlar... Düşmana saldırır gibi saldırdığı ortadaydı polisin. İşine gücüne, evine gitmek isteyen insanlara bile sorgusuz sualsiz copla vurmak, gözaltına aldığı insanlara polis aracında işkence etmek.. Bunlar mı bizim güvenlik güçlerimizin görevi? Biz başımız sıkışınca bu güvenlik güçlerinde yardım istiyoruz öyle mi? Bence ortada inanılmaz büyük bir problem var bu konuda. Polis nasılsa bana kimse dokunamaz diye düşünerek yetkilerini haddinden fazla aşmış durumda. Ve asıl hükümeti korkutan da kurdukları korku imparatorluğunun sallandığını görmek sanırım. Hala bugün bile bir çok yandaşlarından kıvırmalar geliyor. Çark etmiş cevaplar geliyor. Şu an bile...

Polisin plastik mermi kullanmaya başlamasıyla yaralanan vatandaşlar camiilere sığındılar. Fakat AKP bunu bile "Din elden gidiyor!" propagandasına dönüştürerek sanki eylemciler camiilere zarar veriyormuş gibi göstermeye çalıştı. Yandaş medyası emrinde bekliyordu zaten. Gezi parkında, Gümüşsuyu'nda, Beşiktaş'ta, her nerede eylem olursa olsun her yere her şeye zarar veren polisti. Sivil kılığında dükkanlara taş atan, yakan yıkan polisti. Bunu zaten bakın eylemciler yaptı diyebilmek için yaptılar. Çünkü gerçek eylemcilerin öyle bir derdi yok. Onlar sadece tepkilerini göstermek, eylem yapma haklarını kullanmak istiyorlar. Herhangi bir şeye zarar vermek değil.

Ama tabi yandaş medya, kısacık değindiği haberlerinde bu durumda "Göstericiler", "Eylemciler", "Öfkeli kalabalık" şeklinde sanki haksız bir grupmuş gibi yaftaladığı için insanların bilinç altında sanki yanlış yapan halkmış gibi bir algı oluşturuldu. Oysa işin gerçek yüzünü bilenler hiç de öyle davranmadılar. İnsanlar camlarının önüne süt, limon, yiyecek koydular. isteyen, ihtiyacı olan alabilsin diye. Yaşını almış teyzeler bile eyleme destek verip sokaklara döküldüler. Canlarım onlar benim. Yoğun biber gazından etkilenen bir martı düştü yanımıza. Doğaya verdiğin zararın bilmem farkında mısın hükümet? Bu insanlar doğa için, özgürlükleri için mücadele veriyor seninle! Sen doğayı koruduğunu iddia ederken verdiğin zararın farkında mısın? Ellerinde ilaçlı sularla sokak hayvanlarının yüzünü gözünü silen insanlar.. Sizlere çok teşekkür ediyorum. Helal olsun!

İnsan doğası gereği toprak, yeşillik olan yerlere ihtiyaç duyar. Bu doğa'dır. Ne kadar gelişmiş olursa olsun medeniyet, bunu yapmak, muhafaza etmek zorundasın. Daha fazla nemalanacağım diye daha çok avm yapma heveslerin uğruna doğayı yok etmek katliamdan başka hiç bir şeyle açıklanamaz. Size çok güzel bir örnek;
Dünya metropollerinden biri olarak kabul edilen Londra'da Avm sayısı yalnızca "1". İstanbuldaysa tam "93".

"Sadelik gelişmişliğin en üst seviyesidir."

Sen reyhanlı'daki saldırıları açıklayama, alkolü yasakla, onu bunu yasakla, her şeye baskı yap, medyayı kısıtla.. Sonra diktatör değil de halkının hizmetkarı olduğunu iddia et.. Reyhanlı'daki saldırıların ardından reyhanlı'nın 40 kilometre yakınına kadar gidebilip, reyhanlı halkıymış gibi gösterilmek için Şanlı Urfa'dan getirilen halka konuşma yaptığı ortaya çıktı başbakanın. Hiç şaşırmadım. Noldu? Reyhanlı'ya gitmiş oldu değil mi?

Bu halk baskıya karşı direniyor! Bu halk özgürlüğünün kısıtlanmasına karşı direniyor! Kendi ülkesinde böyle bir ayaklanma varken bir başbakan yurtdışına gidip başka bir ülkeye demokrasi tavsiyelerinde bulunur mu? Böylesine komik ve ironik bir şey olabilir mi?

Başbakan'ın açıklamalarından biri de Twitter'ın bir bela olduğu. "Twitter diye bir bela var" dedi. Kendisi için bir bela niteliği taşıdığına inanıyorum evet. Çünkü insanlar gerçekleri oradan öğrenip tepkilerini gösterebildiler. Yandaş medyaya bağlı kalsalardı başbakanın arzuladığı gibi; hala mehmet amca'nın 53 yaşında olup şimdiye dek 1 evlilik yaptığını öğreneceklerdi izdivaç programından. İşine gelmesini beklemiyorduk tabi. Tabii ki bela Twitter!

Kabul etmeliyim ki ben de bu ülkeden artık bi bok olmaz, insanlar koyun gelmiş koyun gider, bu millet uyanmaz, çok apolitik bir gençlik yetişiyor diye düşünenlerdendim. Gerçek anlamda bu ülke insanına karşı inancımı yitirmiştim. Ama bana bunun ne kadar yanlış olduğunu gösterdiler. Şiddet uygulamaya koşan polisin önüne, işine son verilmesini göze alarak belediye otobüsünü çekip barikat kuran İETT şöförü. Adını bilmiyorum ama bu halk seni ve bu yaptığın onurlu hareketi hiç unutmayacak. Sana teşekkür ediyorum.

Yıllardır aralarında bir çok kez düşmanlık olduğu iddia edilen futbol taraftarları bile böyle bir şeyin olmadığını çok güzel ortaya koydular. Ben bir Beşiktaş'lı ve Çarşı'lı olarak bundan gurur duyuyorum. Beşiktaş'lısı, Galatasaray'lısı, Trabzonspor'lusu, Fenerbahçe'lisi.. Hepsi tek yürek olup direnişe katıldılar.

Ve sonunda ne oldu? Yağmalıyorlar, zarar veriyorlar diye yaftaladıkları direnişçiler; polisin, güvenlik güçlerinin müdehalesiyle darmadağın olan meydanı sokakları el birliğiyle temizleyip çöpleri topladılar. Ankara'da İ. Melih Gökçek'in direnişçiler taş atsın haksız konumuna düşsün diye sokaklara yığdığı taşları bile kimse atmayıp, poşetleyip yine kenara koyarak kapak gibi cevap verdiler. Demek ki neymiş? Gerçekten konu duyarlılıkmış.. Gezi parkı'ndan yayılan bu güzel toplumsal hareket ülkenin neredeyse tüm şehirlerine yayıldı. Hiç beklemediğim Kayseri bile inledi "Hükümet İstifa" sloganlarıyla. İşte bu, bu ülkenin bir olduğunda yapabileceklerini, gücünü ortaya koyuyor. Alman gazetesi bile şu başlığı attı;
"Barbar dediğimiz Türkler doğa için savaşıyor." Bu bile beni çok onurlandırdı.

Ulu Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK, bu ülkeyi boşuna siyasetçilere, bilmem kimlere değil de gençlere emanet etmemiş.. Ben daha özgür, daha demokratik, Atatürk ilkelerine bağlı bir ülkede yaşayabilmek, çocuğumu böyle bir ülkede yetiştirebilmek adına bu eyleme, bu direnişe sonsuz destek veriyorum. Diren gezi parkı! Güneşli güzel günler yakında!

30 Mayıs 2013 Perşembe

Artık Size, Bize Emanet...


Şarap Üreticileri Derneği son dönemdeki yasaklarla ilgili çok güzel bir metin hazırlamış. Bu yasakçı, örümcek kafalı zihniyete karşı bir şeyler yapmak istiyorsanız, tepki göstermek istiyorsanız sessiz kalmayın.. Çünkü böyle devam ederse insanlığınızı yasaklayacaklar!

29 Mayıs 2013 Çarşamba

İki Ayyaş'ın Yaptığı?


Ben Atatürk sevgisiyle büyüdüm. Ben onun düşüncelerini, onun mantığını bana aşılamaya çalışan öğretmenlerle büyüdüm. Anne-Baba sevgisi neyse benim için, kalbimde ona karşı da öyle bir sevgi var ve hiç bir çapulcu, milletin inancını sömürerek kendini kahraman olarak lanse eden hiçbir yaratık kalbimdeki bu sevgiyi söküp atamaz. Dün benim için son noktaydı. Defalarca burdan bir şeyler yazıp bu konuda düşüncelerimi söylemeye çalışıyorum ama dün duyduklarım karşısında küfürlerim buz kesti ağzımda. Sinirden televizyonu kıracak raddeye geldim. Dünkü grup toplantısında RTE şöyle bir tabir kullandı;

"İki ayyaş'ın yaptığı düzenlemeden rahatsız olmuyorsunuz da, dinin geretirdiği düzenlemeden mi rahatsız oluyorsunuz?"

Sorarlar adama kim bu iki ayyaş? Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK ve İsmet İNÖNÜ'mü? Sen kimsin ki böyle bir tabir kullanabiliyorsun bu insanlar hakkında? Bu nasıl bir saygısızlıktır? Sen nasıl o insanlar hakkında bu şekilde konuşma hakkını kendinde buluyorsun?

O insanlar halkıyla kucaklaşıp, onlardan çekinmeden her şeyi şeffaf yaparken, sen kendin vaad ettiğin halde korkundan dokunulmazlıkları kaldıramayansın. E tabi insanın hakkında bekleyen 300 küsür dava olunca zor oluyor biraz. Söylenecek o kadar çok şey var ki.. Ama benim midem bulanıyor..

Son olarak burdan şunu söylemek istiyorum; Kimse ama kimse Benim ATA'ma bu şekilde hitab edemez.

28 Mayıs 2013 Salı

Bizde bir ahlak var, kasıktan dize kadar!

İnsanların gözünün içine baka baka dalga geçmek ne kadar normalleşti.. Özellkle de bunu yapan devletse, hükümetse.. Hiç bir şeye ama hiç bir şeye tepki gösterilmez oldu.. İnsanları öyle korkuttular ki, Yüksek kapıların ardına kurdukları korku imparatorluklarından keyifle izliyorlar sömürgelerini, bizleri.. Modernleştirme, Özgürleştirme adı altında yığınla abuk sabuk yasak koyup insanların inançlarını sömürdükçe sömürüyorlar. Daha bir tane doğru düzgün bir iş yaptıklarını görmedim. Pahalı yatırımları söylemeyin çünkü onlar akrabanın geleceği için yatırım. Milletle bi ilgisi yok. Sakin olun. İçki, sigara, sokak ortasında öpüşmek, hatta dini nikahsız kadın ve erkeğin aynı ortamda bulunması haram, ama hocaları olarak gösterdikleri Hüseyin Üzmez gibi insan olmayan yaratıkların 13-14 yaşındaki kızlara sulanmaları helal.. Ve bunun gibi milyonlarca örnek.. Defalarca söylediğim gibi bu zihniyetten ölesiye nefret ediyorum. Ve bilmiyorum sonu ne olacak..

Bugün çok güzel bir çizim gördüm ve zaten çok dolu olduğum bu konuda yazmak istedim.

Güzel bir söz vardı.. "Kadını sokak ortasında dövebilirsiniz, bıçaklayıp öldürebilirsiniz ama öpemez, sevişemezsiniz. Çünkü değerleri olan bir toplumuz."

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#21

Burnumun derinlerinde aylak aylak dolanan karıncanın gıdıklaması, gözlerimdeki sulanmadan dolayı güneş ışığıyla yavaş yavaş beliren bulanıklık ve ciğerlerimi dolduran taze çimen kokusu...

Ne zamandır bu tepede baygın yatıyorum ya da neredeyim bilmiyorum. Tek hatırladığım o çukurdaki uzun sürenin sonunda ciğerlerimi dolduran oksijenle birlikte her şeyin tepetaklak olduğu. Amacıma olan uzaklığım da hesaba katılırsa, yerin dibine batmış olmama rağmen; oksijen seviyesinden dolayı bayılma konusunda zirveye çok yaklaşmış bir dağcıyla aynı kaderi paylaşıyor olmam, birilerinin hala ironide ısrar ettiğini gösteriyor. Bu halde bile bunu düşünebilmem ve bu ironinin farkına varabilmemle ilgili hiç bir yorum yapmak istemiyorum.

Ama aklım her nekadar hala tam anlamıyla toparlanamamış olsa da çok derinlerde hissettiğim ve emin olduğum bir şey var. Daha güçlüyüm. Ayakta durmakta zorlansam, kimileri için güzel ya da bol kazançlı bir günün habercisi olan güneş ışınları mum yanığı yaralarımı sızlatsa da artık daha güçlü olduğumu hissediyorum. Yapmam gereken şey basit. En azından şuan için. Hadi oğlum. Yapabilirsin! Küçükken de yaptın! Ve hatta bununla başladın bir çok şeye. Ayağa kalkmak için sanırım kalan son kuvvetimi de harcamam gerekiyor ama kalkmalıyım. Savaş alanında zafer sarhoşluğuyla sallanan gladyatör gibiyim. Ama sadece sallanan...

Son poşet balisini de tüketen ya da sevdiği kızın abisi ve arkadaşlarından dayak yiyen bir ergen yürüyüşüyle piknikçilerin meraklı bakışları arasında önümde tepeye kadar uzanan düzlüğü geçmeye çalışıyorum. Kendimi hiç bukadar halsiz ve çaresiz hissetmemiştim. Bu da mı dersin bir parçasıydı? "Hayatta Kal!" Öldürmek için önce hayatta kal...

Daha ayakta bile kalamıyorum ve tekrar yığılıyorum. Bu kadar çabuk olmamalı. Halimi gören ve diğerlerinden daha cesaretli olan biri yanıma yaklaşarak bana su veriyor. Bir şeyin eksik olduğunu biliyordum. Yarı sürünerek, yarı emekleyerek kendimi tepenin üzerine çıkardığımda altımda eskişehir uzanıyor. Ama elimi sürecek halim yok. Şehir süzerken, trende olduğumu hatırlıyorum. İhtiyacım olan kısa süreli ve sık baygınlıklar değil, bu yaşıma kadar hasretini çektiğim uyku.. Biliyorum.

Gücümü biraz olsun toplamam gerek. Gün yavaş yavaş batıp gözlerime turuncu bir perde gibi inerken güçsüz bedenimi tepenin kucağına bırakıyorum. İntikam alevi hala mum gibi yanıyor zihnimde. Beni uyutmayan, loş ve rahatsız edici bir sızı...

16 Mayıs 2013 Perşembe

Kış Geçti Ama Uykusundan Uyanan Yok!

Ben artık söyleyebilecek hiç bir şey bulamıyorum. Bloga yazmaya iş yoğunluğundan biraz ara vermek zorunda kaldım ama yaşanılanların saçmalığının ve uğrattığı şokunda etkisi var sanırım. İnsanların bu kadar kör olabilmelerine, bazı şeylere körü körüne inanabilmelerine ya da sırf menfaatleri için üç maymunu oynamalarına anlam veremiyorum. Daha önce de bu konuda çok şey yazıp kendimce düşüncelerimi söylemeye çalışmıştım.


Ama artık kimse kusura bakmasın, düşündüğüm tek bir şey var. İnsanlar gerçekten aptal!

Neden mi? Gözlerini açmalarını sağlayacak o kadar olay olmasına rağmen hala at gözlüğü taktıkları, kendi inançlarıyla resmen alay edilircesine sömürüldükleri ve bu durum basbas bağırıldığı halde buna izin verdikleri ve en önemlisi bu hal ve gidişata dur diyebilmek için hiç bir şey yapmadıkları için. Medya'nın nasıl Tanrılaştırldığına dair bir şeyler yazıp çizmiştim. Geçtiğimiz gün Tanrı'yı bile kontrol etmeye çalıştılar. Ama yemedi..(!) Reyhanlı'daki iğrenç saldırıdan sonra insanlar daha da ayaklanmasın diye medyaya bu konuyla ilgili haber yasağı getirildi. Yok efendim 50'ye yakın ölü varmışta bilmem neymiş.. Orada çekilen ve halk tarafından paylaşılan görüntüler okadar farklı şeyler söylüyor ki.. Ölü sayısının 170'lere vardığını, hatta patlamalardan sonra insanların linç edilmeye çalışılarak kaza süsü verilmeye çalışıldığına kadar iddialar var. Hangisine inanmayı seçersiniz bilemem ama ben artık işin çığrından çıkmasınında ötesine geçildiğine inanıyorum.

Yavşaklığın bu kadarı.. Tayyip'in anası ölünce programına timsah gözyaşlarıyla ara veren Acun, böylesi bir katliama sessiz kalıp yayınına nedense devam ediyor? Tabii ekmek nerden gelirse orayı...

Sonra noldu peki? İtiraz geldi ve yayın yasağı kaldırıldı. Ne zaman? İş işten geçtikten sonra... Tebrikler.
Tayyip'de bu aralar Obama'yla görüşüyor. Hicazet almaya gitmiş yine. Ama biz bağımsız bir ülkeyiz. Lütfen...

19 Nisan 2013 Cuma

Baba'yı Anlamak...

Babamla ne zaman tartışsak, kavga etsek, "Bir gün baba olduğunda, ev geçindirdiğinde anlarsın..." derdi. Ergenliğin ateşiyle kulağımda bir çizikti tabi bu laf.. İşlemiyordu bile. Ama bugünlerde babamın ne söylemek istediğini anlıyorum sanırım. Şuan evlilik hazırlıklarıyla boğuşuyorum. Haziranın 30'unda düğünüm var beklerim :) Bir ev kurmanın, geçindirmeye çalışmanın zor olduğunu tahmin ediyordum tabiiki az çok ama tahminimden bu kadar farklı ve stresli olabileceğini düşünmüyordum. Evet, mutlka düğün hazırlıklarının stresi de buna eklenmiştir ama yine de bir ev geçindirme sorumluluğu bambaşka bir şeymiş. Daha tam içine girmeden söylüyorum bir de bunu. Babam 4 kişilik bir aileyi yıllarca hiç bir şeyi eksik etmeden, kimseye muhtaç olmadan geçindirdi ya? O David Copperfiel'lar efendime söyliyim Dynamo'lar falan yalan.. Gerçek sihirbaz, gerçek kahraman babammış. Ben şimdi bile "ulan faturalara ayıracak bir şey kalıyor mu?" ya da öğle yemeğini işte yersem ordan da şunu kısarım diye hesap yapıyorsam, babam demekki nelerinden vazgeçmiş bizim için... Saygılar Kenan Yanık...

17 Nisan 2013 Çarşamba

Kadının Adı Yok...


Söze nerden başlayacağımı bilmiyorum.. Ama artık insanlıktan çıktığımızı biliyorum. Bugün rastladığım bir haber bir çok açıdan tokatladı beni. Yine kadına uygulanan şiddet haberiydi ve ilk tokat artık bu haberleri normalmiş gibi gördüğümüzü fark etmemle geldi. İkincisi ise haberin kendisi..

Kimse kusura bakmasın kişilerden bahsederken hak edilen sıfatı kullanacağım.. Ahmet E. adındaki orospu çocuğu, 3 çocuk annesi eşi M. E.'ye inanılmaz işkenceler etmiş.. Hobi olarak resmen.. Hadi Ahmet orospu çocuğu, yapmış.. Peki yargı? Kadın o kadar çok yere başvurmuş ki.. Olaya bakan ilk savcı şikayetten tam 6 yıl sonra sadece "tehdit" suçundan dava açmış! Bu nasıl bir saçmalıktır? Bunun hangi kanunda yeri vardır? Kadın, sığınma evine kaçmış ve ifadesi resmen kan dondurucu.. Adam, adam değil ya lafın gelişi, kadının ellerini ve ayaklarını bağlamış, o haldeyken ölesiye dövmüş, yanan tüple kalçasını yakmış ve son insanlık dışı harekete geliyorum, önce köpeğe tecavüz ettirip sonra da kendi etmiş...

Ben ne denir, ne yapılır bilmiyorum.. Beynim durdu resmen.. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bu adam için 12 yıl  ceza isteniyormuş.. Mahkemeye gelmemişmiş, yakalama emri çıkarılmışmış.. Çok ciddi söylüyorum, idam cezasının tekrar yürürlüğe girmesini çok istiyorum.. Bu orospu çocuğu böyle şeyler yapacak, sonra 12 yıl hapse tıkacasın? Sokayım senin adaletine ben!!! Çükünden meydanda sallandıracaksın ibneyi bak bakalım noluyo ozaman...

Aranıyor...!

Neye inanıyorsunuz bilemem.. İster Adem'le Havva'nın bilmem kaçıncı göbekten çocuğu olduğunuza ister evrimle bir bakteriden bu günlere geldiğinize, ister hayal gücünüze kalmış diğer teorilere... Gerçek olan ve bugüne kadar deneyimlenen tek bir şey var. "Hayata bir kere geliyoruz"

"Ne için"'inini sorgulamak falan değil kesinlikle amacım. Herkesin kendine göre nedenleri vardır mutlaka. Kimi de hala nedenini arıyordur. İstekler mutlaka değişebilir.. Örneğin kimi başarı ister, kimi mal mülk, kimi kendini bir şeylere adamak ister vs... Sonuç olarak bunların hepsi kendi içsel eksikliklerimizi tamamlama adına bilinçli ya da bilinçsiz kalkıştığımız hareketler. Tek bir arayış dışında. "Huzur."

Bence temelde herkesin ortak arayışı bu. Çünkü böyle olmasaydı sanırım bazı insanlara çok saçma gelen durumlardan bazı insanlar mutlu olamazdı. Örneğin; hayatın tüm hareketliliğinin ve bokunun olduğu İstanbul'un curcunası bazısı için vazgeçilmezken, Ege'de bir sahilde sabahtan akşama kadar kendi halinde takılıp bahçesiyle ilgilenen adam için saçmalıktan ibaret. Bu arada o sahilde oturan adam her kimsen sana burdan selamlar.. Kimi şehrin göbeğinde olmak, akşam dışarı çıktığında ışıkların kalabalığın içinde boğulmak; kimi de ormanın yakınında olmak, dışarı çıktığında doğanın sessizliğin içinde kaybolmak ister. Ama aranılan tek şey Huzur...

Bana kalırsa; sabaha kadar projeyi yetiştirmeye çalışıp, ihaleyi alabilmek için stresten sağlığını kaybeden zengin iş adamında, sabah yandaki kafeden aldığı bir fincan çorbayla içini ısıtıp, rahat rahat sokaktaki köşesine yayılan evsizin yaşadığı huzurun kırıntısı bile yok...

15 Nisan 2013 Pazartesi

Sizin Yapacağınız Organizasyonun Ben...

Biraz geç oldu biliyorum.. Ama hem anca vakit bulabildim bunu yazmaya hem de zaten bu kadar aceleyi gerektirecek değeri kendilerine bile vermiyorlar. Geçen akşam televizyonda Türkiye Müzik Ödülleri vardı. Çoğu zaman çok acımasızca eleştirilir bu tarz gecelerin organizasyon bölümü ama bu kez gerçekten sonuna kadar hakettiler eleştiriyi. Sonra çıkar ağlarlar neden Türkiye'de doğru düzgün organizasyon olmuyor ya da neden Uluslararası bir organizasyon Türkiye'de gerçekleştirilmiyor diye. Arkadaşım, sen daha yayın mantalitesinden, bir organizasyonun nasıl yapılması gerektiğinden bihabersin.

2 tane sunucusu vardı yanılmıyorsam gecenin. Biri lisanslı sunucularımızdan Öykü Serter'di, diğerinin adını bilmiyorum gerçekten. Güya röportaj yapacaklar geceye gelen konuklarla. Yayın masasında kim vardı çok merak ediyorum. Ya da yönetmenliğini kim üstlendi bu programın... Öykü yanından biri geçerken onu çağırıyor gel röportaj yapalım diye, hatta aralarında geyik yapıyorlar ve tüm sesler yayında.. Diğer eleman yakalamış bir ünlüyü sıranın kendisine gelmesini bekliyor, kulaklıktan soruyor içeri; "Bu arkadaş neye adaydı? Ha en iyi çıkış yapan.. ok." Bu da bizde yayında. Hayır ya bu bilerek yapıldı o yayın masasındaki tarafından, ya da siz gerçekten hiç bir boktan anlamıyorsunuz.

Bir de üstüne basa basa tüm gece dillendirdikleri bir şey var ki; o da artık "Kral Tv Müzik Ödülleri" değil "Türkiye Müzik Ödülleri"Ymiş adı. Ulan içerik, mantalite değişmedikten sonra adını "Mahmut Abi Şen Kardeşler Müzik Ödülleri" koysan da aynı bok.. Daha röportaj hazırlığının bile seslerini yayına vermemeyi beceremiyorsunuz, sonra Oscar gibi, Grammy gibi konuşmanın, hatta yapılacak espirinin bile saniyesinin hesaplanarak hareket edildiği organizasyonlara bok atmaya çalışıyorsunuz. Sen daha o konuya gelmedin yavrucum.. Sen önce çarpım tablosunu bi ezberle bakim...

12 Nisan 2013 Cuma

Ölümden Sonra Hayat Devam Ediyor...

Valla haberi okuduğumda saçma mı yoksa iyi bir şey mi bilemedim açıkçası. Ama faydalı olabileceği alanlar olabilir. Özellikle tüm işini gücünü genellikle internetten yürütenler için kullanışlı olabilir. Google çıkardığı yeni uygulamayla ölümden sonra mail atmanızı sağlıyormuş. Olay da zaten öldükten sonra sanal ortamdaki hesaplar ne olacak sorusundan sonra peydah olmuş. Kişi öldükten sonra sanal ortamdaki hesplarını dert eder mi? Ediyormuş demek ki. Bu uygulama kişinin ölümünden sonra yapılacakları planlıyor, gizli belgeleri, hesapları siliyor, hatta zamansız ölüm halinde bir yere gönderilmesi gereken bir bilgi varsa mail atıyormuş. Bunun için Google'da "Zaman Aşımı" bölümü seçilerek, ölümden sonra kimlere mesaj göndermek istediğinizi ve ne göndermek istediğinizi seçiyormuşsunuz. Öldükten sonra son kez mesaj vermek yada bunu bilmeyenlere ölümcül bir şaka yapmak isteyenlere duyurulur..:)

11 Nisan 2013 Perşembe

Olsaydın Sen de Keşke...

Gözlerinizi yavaşça kapatın.. O kadar yavaş olsun ki, kirpikleriniz göz yaşınızla ıslanmış teninize değdiğinde oluşan sesi bile duyabilin. Artık karanlık. İstediğiniz renge boyayabilirsiniz. Çocuk olun mesela tekrar. Sabah gün ışığı yanağınıza vurup uyandırsın sizi ve annenizin özene bezene hazırladığı kahvaltı sofrasından bir dilim yağlı ekmek çalıp sokağa atın kendinizi. Çoktan başlamış olsun sokaktaki cıvıltı, hatta geç kalmış olun oyuna.

Çarçabuk arkadaşlarınızın arasına karışıp günün enerjisini boşaltmaya başlayın öğlen güneşi ve annenizin tembihleri başınıza geçmeden. Oyun bitince; bitmez ya, ara verilince Aysel Teyze'nin bahçesine dalın cümbür cemaat.. Ama sessizce. Mutlaka vardır her mahallede bir Aysel Teyze ve bahçesi korkmayın.. Erik çalın, elma çalın.. İçinizde bulunan doğuştan günah keçisini ağaca çıktığı an adını haykırarark ispiyonlayın ve kaçın.. Peşinizden gelip sitem ettiğinde herkes falazdan birer erik versin tatlıya bağlayın.. Öğle vaktine doğru eve çağrılın sonra... Kapıdan girer girmez apartmandaki komşuların dedikodu sesleri kulağınıza, annenizin onlara yaptığı türk kahvesinin kokusu burnunuza çarpsın. Doğruca elinizi yüzünüzü yıkamak için banyoya yollanın ki bir de annenizin eli çarpmasın.

Öğlen uykusuna yatırılın sonra. İstemeyin hiç. Ama yatırılın. İlerde ofiste sabahlayacağınız iş temposunda o günlerin kıymetini anlayacağınızı bilmeden yatmamak için direnin.. Yorgun düşüp uyuyakalın sonra. 2 saat sonra bir komşu kahkasıyla uyandığınızda sokaktaki maç başlamak üzere olsun. Uyku sersemi ilk golü kaçırdığınız için kızsın arkadaşlarınız size. Ama bilsinler yetişmek isterken maça merdivenlerden koşarken giymeye çalıştığınızı ayakkabılarınızı.. Hatta 1-2 basamak yuvarlandığınızı.. Ama aranızda kalsın..

Kim daha yüksek sesle annesini çağırabilecek diye basbas bağırın ve balkona çıkartın sinirlendirdiğiniz annenizi.. Sabahtan akşama kadar boka batmış tipinizi görünce sinir falan kalmayacaktır zaten merak etmeyin. Sonra "Bozuk para var mı?" diye miyavlamaya başlayın bozuk para olduğu halde daha fazlasını vereceğini bildiğiniz annenize.. Arkadaşlarla abur cubur partisi yapın sonra.. Abur cuburun dibine vurun, kafanız gazozdan çakır keyif olsun.. Aşağı mahallenin çocuklarıyla didişin ve cipsine hatta taso'suna maç yapın.. Kazanırsanız eğer mahallesinin onurunu ayaklar altına alınmaktan kurtaran askerler gibi, elinizde cips paketleriyle göğsünüz dik gelin mahallenize.. Havanın kararması yada ezan okununca ezandan daha çok mahallede adınızın yankılanması sizi yolunuzdan döndürmesin. Annenizdir merak etmeyin.

Havanın kararması pek çok anlama gelebilir ama bir çocuk için saklambaça uygun koşullar oluştu anlamına gelir unutmayın. Yorgun düşene, yorgunluktan annenizin kızmalarını, "Babana söyliycem"'lerini duyamayacak hale gelinceye kadar oynayın.. Aynı yere saklanmayın ama.. Olmaz öyle..

Ve Sonra.. Sonra eve gelin.. Yıkasın sizi anneniz.. Ya da kendiniz yıkanabiliyorsanız aferin.. Süzülsün bacaklarınızdan tüm günün eğlence tozları. Çamur ya da kir değil onlar asla.. Yıkanın ki yarın yine kirlenmenin tadı, anlamı olsun.. Sonra dünyanın en güvenli yerinde yastığa koyun başınızı. Yaşayın.. Bunları yapamayan çocukları, belki de her şey yolunda gitseydi sizin gibi olacak olan, sizinle bu güzellikleri paylaşabilecek olan, çocuk mantığıyla bakkaldan alınanlar 3'e bölünecek diye düşünseniz de hayatınıza tahmin edemeyeceğiniz güzellikler katabilecek ölü doğan kardeşinizi düşünün.. Onun için de yapın bunları...

Açın gözlerinizi.

10 Nisan 2013 Çarşamba

"Emek Yoksa Ben de Yokum!

Uzun zamandır gündemi dolduran gerizekalı haberlerin arasına belli aralıklarla serpiştirilen ve medyanın çok da destek vermediği bir konu bu. Tarihi Emek Sineması'nın kapatılmaya, yıkılmaya çalışıldığını duymuşsunuzdur. Şuan gelinen nokta aslında gerilemenin, acizliğin bir göstergesi. Neden gerileme önce dilim döndüğünce onu anlatayım;

Tarihte binlerce örnek bulabilirsiniz... Bir devlet, bir uygarlık düşünün. Düşünün ki kültürel hiç bir değerine sahip çıkmıyor, Sanat eserlerini adab yerlerinin görünüp görünmemesine göre değerlendiriyor, işine gelmeyen heykeli "Ucube" olarak nitelendirip yıkıyor, para kapısı olarak gördüğü tarihi binaları ise avm'ye dönüştürüyor ya da yıkıyor... İşte bu tarz devletler asla ve asla gerilemenin elinden kurtulamazlar. Bir ülkeyi değerli kılan sanat eserleri, tarihi dokusu, mirasıdır. Adı üstünde "Miras". Yani atalarından sana kalan. Yak diye yık diye değil, koru, insanlara sun diye...

Acizliğe gelince... Kapitalizme her gün bir "Küçük İşletme"'nin daha boyun eğdiği-eğdirildiği bir dönemde yaşıyoruz. Mantar gibi her köşe başında biten alış-veriş merkezleri, kendine has dokusu olan "Dükkan" kavramını yok etmek üzere. İnsanlar artık sosyalleşmeyi avm'lere gitmek olarak algılamaya başlamış. Ve bu avm'lerde tekelleşen sinema salonları, Emek Sineması gibi çok önemli bir tarihe ve öneme sahip sinemaların sonunun gelmesine ön ayak olmuş. Aslına bakarsanız istense bunun önüne geçilemez mi? Tabi ki geçilir. Ama Emek Sineması, yıkmak isteyen kişilerce artık politik bir olaya dönüştü. Karşıt düşünenler içinse bir direniş sembolü. Ben açık seçik ifade etmek gerekirse direnişçilerden yanayım. Az mı geldi avm'lerdeki sinema salonlarınız? Godamanlarınızın arabalarını park etmek için daha mı çok katlı otopark yerine ihtiyacınız var?
Çekin o pis ellerinizi Emek Sinemamızın üzerinden!

Kendisini seversiniz ya da sevmezsiniz bilemem ama Türkiye'nin en bilindik sinema eleştirmenlerinden Atilla Dorsay çok güzel bir tepki göstererek, "Emek Sineması'na kazma vurulduğu gün ben de gazeteciliği bırakıyorum" dedi ve sözünü tutarak bugün yazılarına son verdi. Bu tabii ki çok üzücü bir durum. Ancak artık bazı somut tepkiler gerekiyor. Bir çok sanatçı bununla ilgili mektup göndermiş Başbakana... Onu da yapın evet ama daha somut şeylere ihtiyacımız var. Emek Sineması yıkılmamalı. Bu amaç uğruna sesini duyurmaya çalışan insanlara bile tazyikli su sıkılıyorsa, yıldırılmaya çalışılıyorsa zihniyet olarak ne kadar geri gidildiği açıkça ortada sanırım.

Ne kadar üzülsem de teşekkürler Atilla Dorsay...

9 Nisan 2013 Salı

Nostalji Vol#2 - Ciklet Kavanozundaki Cennet Kokusu...

Bazen dün sabah ne yediğimi hatırlamakta güçlük çekerken, çocukluğuma dair yığınla abuk sabuk görüntü var hafızamda. Aslında abuk sabuk değiller. Sadece bana sempatik gelen ve başkası için hiç bir şey ifade etmeyecek görüntüler. Yaşandığı an çok komik olan ama birine anlattığınızda kısa bir sessizlik yaratan anılar gibi. Nedenini bilmiyorum ama sanırım koku hafızasıyla ilgili bu. Sizi etkileyen bir durumda o an çalan müzik ve ortamdaki koku hafızanızın bir çekmecesine ilişiyor mutlaka ve seneler sonra aynı müziği ya da kokuyu duyduğunuzda üşüşüyor zihninize...

Örneğin çocukluğumda Bakkal Ahmet amca vardı. Dükkanın önündeki yola gömülü parlak bir borunun üzerinden atlayarak dükkana girebilirdiniz ve dükkan ahşap bölmelerden oluşurdu. Şekerli ve şekersiz cikletleri karıştırıp koyduğu büyük kavanozun içine kafamı sokup derin bir nefes almayı o kadar severdim ki, bazen bakkala gidelim diye tutturmamın tek sebebi bu olurdu. O zaman ki mantığıma ve saflığıma göre eğer cennet diye bir yer varsa kesin o kavanoz gibi kokuyordu. Ve "Ciklet" demek "Sakız" demekten her zaman daha samimi gelmiştir bana...

Bu sadece sıradan bir örnek. Mahallede bir olay mı oldu? Ya da benim hayatımda? Ben nedense olayla birlikte abuk sabuk detay görüntüleri de hatırlıyorum. Örneğin Ahmet amca'dan aldığımız çekirdekleri çitleyerek komşu kavgasını mı izliyoruz diğer çocuklarla? Hepsini sorguya çekin.. Kavgayı ballandıra ballandıra anlatırlarken kazayla bana sorsalar o esnada karşı balkondaki bir enteresanlığı anlatıveririm...:)

Ama çok özlüyorum. Normal bir insanın nostalji özleminden kat kat fazla. Geçmişe bağlı yaşanmamalı tabii ki ama ben kopamıyorum ve ne zaman eskiler konuşulsa böyle detaylar at koşturuyor beynimde. Hani tost yerken önce iki kenardan da birer ısırık alırsın da tam ortada löp bir yer kalmışken bir arkadaşın gelip "Bi ısırık alayım mı lan" diyerek orayı götürür ya? İşte bu acıyla kıyaslanabilir geçip giden yılların acısı..:)

8 Nisan 2013 Pazartesi

Üç Omuzla Yaşamak...

Bir dostu olacak insanın... Belki iki. Üç? Kısmet... Ama dört değil asla. Bölünmeyecek verebileceğin değer, sevgi ya da kendinden ne katabiliyorsan.. Ama olacak.. Olmalı.

Binlerce tanıdığın, arkadaşın olacağına bir tane adam gibi dostun, kardeşin olsun yeter derler. Hiç haber vermeden gecenin köründe kapısına gittiğinde, yarın işe gitmesi gerektiğini ve iş yerindeki uykusuzluğunu değil de senin derdini ve ne yapabileceğini düşünecek; sen hiç bir şey anlatamasan da o sadece anlayacak.. Senin ilacının bazen sıcak bir çay bazen ağlayabilecek bir omuz, bazen sarılıp "Hepsi Geçecek" denmesi olduğunu bilecek. Çok şey mi bu? Evet, hem de öyle çok şey ki... İşte buna sahip birileri varsa etrafınızda, o insanlara imrenebilirsiniz. Çünkü çok zenginler. Tahmin bile edemeyeceğiniz kadar.

Bunu yakalamayı başarabilen, hayattaki gerçek şanslı insanların sırtı asla yere gelmez işte. Konu asla para değil. Hiç bir zaman da olmadı. Teknolojinin gelişmesi, hayat standartlarının değişmesi her zaman iyi anlama gelmiyor. Sosyal ağların çoğalmasını insanların daha sosyal yaratıklar olmaya başladığına yoranlar... Çok tatlısınız..

Ama bilmiyorsunuz ki bugün tapılan tüm bu sanal dünya insanları sadece yalnızlaştırıyor. Kaçımız çocukluk arkadaşlarımızla hala aynı yerde yaşama şansını elde edebildik? Kaçımız çocukken birlikte kurduğumuz hayalleri hatta kopardığımız defne yaprağı üzerine tükürüp verdiğimiz sözleri tutabildik? Kaçımız çocukken paha biçemediğimiz peçete koleksiyonundan şuan daha da değerli olan dost koleksiyonumuzu dağıtmadan bugüne gelebildik?

Günün sonunda, tüm fırtına dindiğinde, gün batımına karşı rakını yudumlayabileceğin; bir bakışıyla yüreğindeki sıkıntıyı kazıyıp atacak, sen tam "ah" çekerken onu bir şarkının girizgahı sayıp devam edecek, "Yapma ben bilmem"'lerinin üzerini "Biz biliyoruz da mı söylüyoruz"'larla kapatacak, gözünde yaşın, yemeğinde tuzun, rakında buzun, böyle güzel insanların var mı?

26 Mart 2013 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#20

Yaşam belirtisi...

Güvendiğim tek şey, zihnimin karanlıktan göremediğim ücra köşelerinden birinde bir hücredeki yaşam belirtisi. Tutunduğum tek dal bu. Dünyanın bir çok yerinde farklı felsefelerin uzlaştıkları, dibe vurduğunda kendini yukarı itebilecek güce sahip olma zorunluluğunu kabulleniyorum sadece. Ölmeden önce gözlerinizden geçen film şeridinin galası yerine anlamsız görüntülerden oluşan bir şaka var sanki gözlerimde. "Çocukluğumun geçtiği evde masaya atılan maça as'ın yarattığı hava akımını ve soğuğu hissederek üst kata çıkmak.. Rahibin dilinin ucundan düşmek üzereyken yakaladığı yalan ve avına düşünme süresi tanıyarak dalga geçen yılan...

Vücudumdaki kesiklerden akan kan, "Hepsi geçti" dercesine okşayan anne eli gibi yaralarımın üzerinden geçerken; açılan yaralarda ve çiziklerde yeni sürülmüş bir tarlaya tohum ekercesine geziniyordu Soytarı'nın elleri.. Bir "Katil"'i baştan yaratmayı amaçlayan şefkat dolu elleri.. Hissediyorum..

Bir hastalığı yenmenin bile ilk adımı olan "Kabullenmek" bunun için de geçerli. Önce ne olduğunuzu kabullenmelisiniz. İç huzurunuza da, almak için mum alviyle dahi yanıp tutuştuğunuz intikamınıza da ulaşmanın öncelikli yolu bu. Kaç gün oldu bilmiyorum. Ama aklımın hala yaşayan bir köşesinde; kendisinin de söylediği gibi Soytarı'nın aslında bana yardım edeceğine, ondan aslında bana zarar gelmeyeceğine dair irili ufaklı kırıntılar var. Tüm bunlardan sonra çok tuhaf gelse de biliyorum ki kötü insan yoktur. Bir zamanlar girdiği mücadelede inancından bıçaklanmış ve hala kan kaybeden insanlar vardır. Belki de bu benim kendimi kandırma yöntemim.. Ama Soytarı'yı kandıramadım. Daha trende anlamıştı beni ve amacımı. Hiç bir zaman öğrenci seçmemiştir ustasını... O da beni seçti...

Bayılmalarımın arasında kulağıma fısıldadıklarından arta kalan bir kaç şey var sadece zihnimde.. Saf acıyı hissetmeden özgürleşemeyeceğim ve asla hazır olamayacağım gibi.. Alışkanlıklarından, korkularından, benliğinden sıyrılmadan nasıl alınabilir ki bir intikam? Ya da bunlar olmadan bir yolculuğa çıkacak kadar nasıl kör olabilir ki bir insan? Metronom ya da buna benzer saatlerde sinir bozucu olan çıkardıkları ses değil, sizi o sese ve sürekliliğine alıştırdıktan sonra bir daha o sesi duyamayacağınıza dair yaşadığınız korkudur. Alışkanlıklar ve ön yargı..

Yüzümdeki uyuşuklukta zeminin soğukluğunu hissetmeye başladığım an artık zincirlerimin olmadığını ve odaya bir ışık hüzmesinin misafir olduğunu fark ediyorum. Odanın köşelerine yayılmış, görevini yerine getirmiş olmanın huzuruyla sönmüş mumlar dışında yalnızım. Hiç tanımadığım, beni benden daha iyi tanıyan, hazır olduğum yalanını yüzüme çarpıp beni hazırlamaya çalışan bir Soytarı'nın hücresinde kendimi yeniden evimde hissedeceğimi gerçekten düşünmezdim. Yine iliklerime işleyen zeminin soğukluğu.. Kapı deliğinden süzülen ışık yerine hücrenin tepesinde açılmış bir kapaktan içeri süzülen dış dünyanın ışığı.. Uzun bir aradan sonra evde olmak güzel.

Soytarı'yı bir daha görürmüyüm bilmiyorum. Ama şuan bile hissettiğim gibi onun beni sürekli izleyeceğine eminim. Gün ışığı uzun bir aradan sonra intikamın taze kokusuyla gözlerimi kamaştırıyor...

Uyumuyorum.