Sayfalar

20 Kasım 2012 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#4

Tüm gün sokakta çiçek satmış bir kadına, akşam eve döndüğünde kocası tarafından çiçek verilmesi kadar ironik şuan hayatım... Ya da yerdeki parkeler... Hepsi birbirine benziyor ama duvar dibine denk gelenlerden ziyade hep belli bir güzergahı kullanıyoruz. Ortadakiler yılların izini ve göz kenarlarındaki kırışıklıkları taşırken kenardakiler ilk günkü kadar taze ve masum. Masum çünkü kimse banyodan çıplak ayaklarla çıkmak zorunda kalıp duvar dibindeki bir parke yüzünden kayıp düşmemiştir. Ben bile... Herkes doğuştan şanslı olmuyor...

Hava ve oda karanlık... Apartmana biri girdiğinde otomatik olarak yanan ışığın dış kapınınn üst camından yaydığı hüzme haricinde hiç bir ışık yok. Akşam saatleri, iş çıkışı. Apartman girişinin en hareketli olduğu saatler benim için bu ışık oyunundaki toz dansının akşam seansı anlamına geliyor. Perde ve gözlerim açılmak üzere. Işığa denk gelen her bir toz tanesinin başına buyruk hareket etme ihtimali her zaman etkilemiştir beni. Ama bunun boş zamanlarımda üzerine düşündüğüm bir şeymiş gibi görünmesini istemem. Başlı başına bir iştir bu. Her haftasonu evi temizlemek ya da 3 haftada bir mutlaka duş almak gibi...

Ses röntgencisi olduğumu farkettiğim ve bunu kabullendiğim yıllardan bu yana sesler hep rahatsız etmiştir beni. Günün belki de tek hareketli saatinde apartman trafiğini dinleyerek başka hayatlara tanıklık etmek, dahil olmak... Yalnızlığı bastırma ya da giderme yollarının 1001 türlüsünden yalnızca biri... Bir çeşit meditasyon... Gözlerini kapat, odaklan, rahatla, dinle... Dünya senin etrafında dönüyor şuan. Hisset. Boş vakitlerimde kendimle çelişiyorum. Uykumun olduğu ama uyuyamadığım zamanlarda. Mahremiyet bakımından karşı pencereyi gözetlemekten altta kalır yanı var mıdır sesi dinlemenin? Kafamda sadece sorulardan oluşmuş 1001 gece masalları... Hem de bu saatte...

Küçükken de annemin altın günlerinde havada asılı duran dedikodu sesleriyle uykuya dalardım. Zaman geçtikçe hayat acımasızlaşıyor, acıtıyor demek ki sesler uyku kaçıracak kadar. Oysa zaman her şeyin ilacı derler. Kimse son kullanma tarihinden bahsetmez. Ben de öyle...

Şşşşt... Gösteri başlıyor...

19 Kasım 2012 Pazartesi

"An" - Kısa Fim (2003)

Yönetmen: Aydın Ketenağ

Üniversite yıllarında karşılaştığım ve o dönemden beri ara ara izlediğim, sevdiğim bir kısa film. "Ümit Ünal'a bir saygı duruşudur" şeklinde bir dipnot'u var filmin. Savaşın hayatımızı ne ölçüde etkilediği, hayatımızda, yaşantımızın şekillenmesinde ne kadar yer ettiği hakkında çarpıcı bir film olduğunu düşünüyorum. Umarım beğenirsiniz ve savaşla, öfkeyle, nefretle ilgili düşünceleriniz değişir...

İyi Seyirler...

                
An - 1. Bölüm




An - 2. Bölüm




An - 3. Bölüm




18 Kasım 2012 Pazar

Mavi Çizgili Atkım...


2011 yılının şubat ayında kitapseverlerle buluşan "Mavi Çizgili Atkım" kitabının yazarı, aynı zamanda  fil mizi kısa film grubu'nun da üyesi Emrah Özdemir, yarın TÜYAP'ta düzenlenen İstanbul Kitap Fuarı'ndaki imza gününde okurlarıyla buluşacak. Tanıyanlara, henüz tanışmamışlara ve tanışmak isteyenlere duyurulur... Kış temasını içeren kitabıyla kış'a hazırlanmanızda size yardımcı olacaktır...

17 Kasım 2012 Cumartesi

Fütursuz Bilgiler Vol#2

Türk sineması'nın dehası olan Ertem Eğilmez'in sinemamıza kazandırdığı "Hababam Sınıfı" klasiğinde bir türlü yazılı yoklama yapmayı başaramayan "Paşa Nuri"'yi hepimiz hatırlıyoruz. Peki, sınavı yaptırmamak için ağlayarak şamatayı başlatan Halit Akçatepe'nin, bir türlü yazılı yoklama yapamayıp kendini sürekli omuzlarda bulan "Paşa Nuri"'nin yani Sıtkı Akçatepe'nin öz oğlu olduğunu biliyor muydunuz? Bu konuda daha detaylı bilgi edinmek isteyen sinema severlerin  TRT yapımı olan "Ertem Eğilmez" belgeselini izlemelerini şiddetle tavsiye ederim. Ertem Eğilmez'in Türk Sineması'na katkısını daha iyi anlamak adına çok başarılı bir çalışma olmuş...

16 Kasım 2012 Cuma

The Stoning of Soraya M. (Soraya'yı Taşlamak) - 2008

Yönetmen: Cyrus Nowrasteh

Sinema eğitiminde ilk olarak bir filmin mutlaka ve mutlaka kendi dilinde izlenmesi gerektiğini öğrenmiştik. O güne dek öyle izliyordum zaten ama orjinal dile karşı takıntım daha da perçinlenmiş oldu. Yapacak başka hiç bir işimin olmadığı, canımın sıkıldığı bir gece elime geçti bu film. O güne dek bir filmi izlerken bu kadar zorlandığımı ve acı çektiğimi hatırlamıyorum. İçiniz kanıyor ama elinizden hiç bir şey gelmiyor. Yardım edemiyorsunuz gözünüzün önünde yok edilen masumiyete. Gerçek bir hikayeden uyarlanan filmler her zaman daha değerli oluyor benim için. Freidoune Sahebjam'ın aynı isimli romanından uyarlanan filmi izlerken, sizi içine çeken hikayenin bir zamanlar yaşandığını bilmek hem ayrı bir tat katıyor, hem de özdeşleşmenizi kolaylaştırıyor. Filmle ilgili spoiler vermek istemiyorum ama çok kısa değinmek gerekirse, bölgeyi gezmekte olan bir gazeteciyi fark eden bir kadının köyde yaşanan insanlık dışı bir olayı dünyaya duyurma çabası diyebiliriz. Ancak o kadar gerçekçi bir biçimde aktarılıyor ki bu durum, gerçekten zorlanıyorsunuz izlerken. Şeriat kanunlarının kadınları insan yerine bile koymayışı; din baskısıyla, inanç sömürüsüyle karanlıkta bırakılışı ya da karanlıkta bırakılması bazı çevrelerin işine gelişi sert bir tokat gibi patlıyor suratınızda...


İyi Seyirler.

Filmin Fragmanı;



Selamün Aleyküm Kardeş, Kimlerdensin?


Bugün gazetelerde midemi bulandıran bir haberle karşılaştım. Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, doktor kardeşine 7 bin dolar maaşlı torpil iddiası için "Sağlık Bakanımıza kardeşimden bir kere olsun bahsetmişsem hep beraber yüzüme tükürebilirsiniz" demiş... Evet, söyleyeceklerim var;

Karım Van'ın İran sınır köyünde öğretmenlik yapıyor. Elektriği, suyu olmayan, 24 saat terör korkusuyla yaşamak zorunda olduğu bir yerde. Bu sene başında eş durumundan tayin yapabilmek için insan üstü çaba sarf ettik. Bu seneye kadar yürürlükte olan "İl Emri" uygulaması nedense kaldırıldı ve sadece kontenjan açılırsa atanma hakkı tanındı. Bu emir kaldırılmamış olsaydı, kontenjan olsun olmasın benim çalıştığım il'e gönderilmek zorundaydı eşim. Sonra kontenjan açılmadığını öğrendik. İstanbul'a bile açılmadı. Eylemler, uğraşlar, her defasında ufacık bir kırıntıyla yeşeren umutlar ve hayal kırıklıkları...

Sonra bir gün bizim gibi atama mağduru olan, arkadaşımız olan bir çift, belki yardımı dokunur diye Sağlık Bakanlığında çalışan tanıdıklarını aradılar. Atanmayı bekleyen elemanın Sağlık alanında da eğitimi olduğu için belki buradan bir atama, bir şans olur diye düşündüler. Telefondaki tanıdıktan hepimizi dumura uğratan bir soru geldi...

"Menzil Tarikatı'na mı üye?"

Şaşıran arkadaşlar "Ne alaka?" deyince şöyle bir gerçekle yüzleştik. Telefondaki şahıs, Sağlık Bakanlığı'na Menzil Tarikatı'nın baktığını, bu tarikatın mensubu olsaydı hiç bir sorun olmayacağını, Milli Eğitim Bakanlığına ise Nur Cemaati'nin baktığını belirtti. Yani bu ülkede hiç bir cemaate dahil olmayan, yalnızca yasal yollarla, temel haklarını kullanarak bir yere gelemeyecek mi? Şimdi soruyorum; Durum böyleyken, Tüm Bakanlıklar cemaatlere bölüştürülmüşken, hala nasıl çıkıp da "torpil yok" açıklaması yapılabiliyor? Bir de kalkıp kahramanlık yaparcasına "Öyle bir şey varsa hepiniz yüzüme tükürün" deniyor. Kimse kusura bakmasın Cem Yılmaz'ın meşhur tabiriyle "O yüzü yıkarlar! Yıkarlar derken... Yıkarlar!"


15 Kasım 2012 Perşembe

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#3

Karıncalar var... Her yerdeler. Arabam ağacın üzerinde kaldı ve üstü açık olduğu için hiç bir dala takılmadan inebildim aşağıya. Ama o son dal. O son dala basmayacaktım. Tüm dünyam tepetaklak oldu ve bir karınca yuvasına düştüm. Özür dilerim hala düşüyorum. İşçi karıncaların meraklı bakışları altında tabiri caizse yuvalarını tarumar ederek ilerlerken gözlerimde bir ışık beliriyor ve dört bir yana kaçışıyorlar...

Saat gecenin 3'ü. Televizyonun karşısındaki kanepe ve burada sızma fikri her zamanki gibi Amerika'nın bir oyunu olsa da bizde de geçerli. Yastığı ortadan katlayarak kullanma fikrininse patentini almak üzereyim bu gece. Dudağıma denk gelen yerdeki küçük salya birikintisi sızalı çok olmadığını işaret ediyor. Henüz kurumamış. Fazla uzağa kaçmış olamam. Ya da uykum, olamaz...

Şuan sadece karıncalı ekranın aydınlattığı salonun ortasında uyku sersemliğiyle oturmuş, beş kardeşin ilgi yoksunu en küçükleri gibi hissediyırum kendimi. Abime bisiklet alınırken bana karne hediyesi olarak kauçuk top alınmış. Açlık. Bu sözcük hem midemdeki konseri hem de mutfaktaki kara deliği ifade ediyor. Cern'dekiler boşuna uğraşıyor. Kara delik diye bir şey var. Ama benim mutfağımda o aranılan "Tanrı Parçacığı" kadar bir parça ekmek bile yok. İlaç için yok denir ya... İlacımı da almadım. 13 gün sonra ilk defa istemsizce sızmışım. Şimdi şu kapı korku filminden fırlamışçasına gıcırdayarak aralanacak ve annem kafasını uzatıp "Antibiyotiğini saatinde almazsan hiç bir işe yaramaz" diyecekmiş gibi geliyor. Biliyorum annem bunu hobi olarak yapıyor.

Süt ve süt ürünlerinin uyku getirme iddiası benim özelimde zor günler geçiriyor. Dava açsam tazminat alabilir miyim diye düşünüyor, adamların böyle bir iddiası olmadığını, bunun da ya bir şehir efsanesi ya da yine bir anne söylemi olduğunun farkına varıyorum. Ayran yok ama düşünmek işe yarar mı ki? Gözlerim ağırlaşıyor. Hayır bu kez değil.

Uyumuyorum.


14 Kasım 2012 Çarşamba

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#2

Soğuk... Evdeki ve göğsümdeki tüm pencereler açık, banyonun zeminine oturmuş apartman boşluğunu dinliyorum... Kaç kat, kaç daire varsa o kadar hayat ve o kadar yaşam tınısı... Bodrum katının banyosunu apartman boşluğuna denk getirmek mimarın şahsi fantezisi miydi yoksa bir gereklilik mi bilmiyorum. Ama üşüyorum... Ruhum üşüyor...

Ders çalışmamı tembihlerken bile önce camı aç derdi babam. Açtım tüm camları. Havalanıyor içim. Tüm organlarım, içimde biriken tüm pislik... İçimizi de havalandırmalıyız arada. Annem görseydi betona oturma derdi açık pencereleri görmeden önce. Düşünüyorum... Babam bu uyarıyı yapmazdı sanırım. Küçükken mahalle maçında kullandığım penaltı komşunun camında patladığında da sadece "Neden?" diye sormuştu. Ben de "Öyle gerekiyordu" demiştim. Mahalledeki çocuklar arasında dönmesi olası "penaltıyı gole çeviremedi" söylentisi Nurdan Teyze'nin altın gününün orta yerine mikasa topu gönderip tüm yiyeceklerin ve ayın talihlisine verilmek üzere bir köşeye konan ganimetin darmadağın olmasından daha mı değerliydi? Evet.

Koridorun ışığı ve banyonun kapısı açık yalnızca... Üst kattaki sevgili kavgası, bir üst kattaki çocuğun veli toplatısı sonrası evdeki gerginliği hafif boğuk bir efektle banyomda yankılanıyor. Tüm bu düşüncelerimin üzerine sifonu çekiyor üst kat aniden. Ne demek istiyor? Ben hala üşüyorum... Ruhum üşüyor... Uzanıyorum. Gecenin de sesi ekleniyor yankı bulutuna... Şimdiye kadar dinlediğim en gürültülü ninni...

Gözlerim ağırlaşıyor yine...

Uyumuyorum.


13 Kasım 2012 Salı

Çatlak Ayna...

İnsanlar gerçekten dünya üzerindeki en tehlikeli tür. Hatta Almanya'da bir hayvanat bahçesinde "Dünya'nın En Tehlikeli Türü" yazan odada sadece bir ayna bulunduğu da söylenir. Ama bu tür de kendi içinde milyonlarca farklı yaratığa ayrılıyor ve an itibariyle hepsinden nefret ediyorum...

Çıldırmışlığımın sebepleri arasında özellikle iş yerlerinde yaşanan iki yüzlülüklerden bolca mevcut. Barış abimiz yıllar önce günde 2 kere dişlerinizi fırçalayın, ıspanak yiyin, arabanın arka koltuğuna oturun gibi öğütlerinin yanı sıra "Halil İbrahim Sofrası" herkese güvenmemek gerektiğini vurgulamıştır.  Ben karakter itibariyle çok sosyal, çok arkadaşı olan biri gibi görünürüm. Ama bugün iş yerinde yaşadığım saçmalık bana etrafımda belli başlı insanlara güvenmekte ne kadar haklı olduğumu bir kere daha gösterdi. Benim tanıdığım çoktur, arkadaşım az, dostum çok azdır... Herkese de bunu tavsiye ederim. 10 tane 10 kuruş da 1 lira eder, 2 tane 50 kuruş da... Az ve değerli dostlarınız olsun, gerisi hikaye, gerisi yalan...

Ama iş hayatı gerçekten çok farklı. Özellikle de insanlar sizin arkanızdan iş çevirdikleri halde yüzünüze karşı yapmacık ve yavşak bir gülümseme takınmıyor mu? İlk sıfat adı gibi yapmacık ama ikinci sıfat doğal, o kişinin kendi özelliği... Maskesiz insan görmek mümkün değil artık. Sabahları evden çıkmadan önce maskeler ardından kulaklıklar takılıyor artık. Akşam eve dönüp üst baş değiştirilip kendi mahzenlerimize inene dek maskelerini çıkarmaya cesaret edemiyor artık insanlar. Savunmasız kalacaklarından korkuyorlar. Kaybedeceklerinden. Ama aslında nelerin kaybedildiğinin kimse farkında değil. Ah Barış abi... O kadar doğru söylemişsin ki "Kurtlar Sofrası" diye... Artık ne yemek kalmış ortada ne de sofra. Keşke aramızda olsaydın da görseydin... Ya da görmemen, bir zamanlar umut besliyor olman daha mı iyi bilmiyorum...

Herksese düzgün, mantıklı ve içindeki kötülük gözlerinden damlamayan insanlarla çalışma fırsatı diliyorum...

12 Kasım 2012 Pazartesi

Baba Demek...


Hayattan, dünyadan, insanlardan nefret ettiğiniz anlar olur. Ve tam bu zamanlarda bir anda yüreğinizi ısıtan, iyi şeylerin de olabildiğine tekrar inanmanızı sağlayan bir şeyle karşılaşırsınız. Çok uzun zaman önce böyle bir durumdayken karşılaştığım bir hikayeden bahsetmek istiyorum size;

Bundan tam 43 yıl önce Winchester, Mass'ta dünyaya gelen Rick Hoyt, doğum sırasında oluşan komplikasyondan dolayı eklemlerini ve vücudunun büyük bölümünü kullanamaz hale geldi. Rick 9 aylık olduğunda doktorlar babası Dick Hoyt ve eşine, oğullarının yaşamının bitkisel hayattan bir farkı olmayacağını, bu nedenle onu bir fakülteye yatırmalarında fayda olduğunu, rahat edeceklerini söylediler. 

Çoğu anne baba gibi Rick'in ailesi de bu durumu kabullenemedi ve Rick 11 yaşına geldiğinde bir şey farkettiler. Odada dolaşırlarken Rick'in gözleri onları takip ediyordu. Bunun üzerine heyecanlanarak onu Tufts Üniversitesine götüren Hoyt çifti, doktorların "mümkün değil" cevabıyla karşılaştı. Fakat Dick Hoyt inanıyordu. Ve doktorlardan Rick'e bir fıkra anlatmalarını istedi. Rick fıkraya güldüğünde doktorlar beyninde bir hareketlenme olduğuna ikna oldular ve kafasının yan tarafı ile kontrol edebileceği bir bilgisayar düzeneği geliştirdiler. Ve Rick artık iletişim kurabiliyordu. Liseden bir arkadaşı kaza sonucu felç geçirince bir yardım koşusu düzenlendi ve Rick babasına "Ben de koşmak istiyorum" dedi. 

Kendi deyimiyle "besili domuz" olan Dick bırakın 5 mil oğlunu tekerlekli sandalyede iterek koşmayı, hayatında toplamda 1 mil bile koşmamıştı. Ama yine de denedi. Ve o gün "Aslında engelli olan benmişim" dedi. Bu koşunun ardından Rick bilgisayarını kullanarak babasına "Koşarken engelli değilmişim gibi hissettim" yazdı. Bu söz Dick'in hayatını değiştirdi. Bu duyguyu tekrar oğluna yaşatabilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalıştı. 1979 yılında hakemler yarışa katılmalarına izin vermediler. Çünkü 2 kişiydiler ve bu tek yarışmacı olarak gösterilemezdi. 

Bir çok başka maratonda koşup, kendilerini geliştirip okadar iyi dereceler yaptılar ki, 1980 yılında Boston maratonu elemelerini geçmeyi başardılar. Ardından çevrelerinden biri "Dİck neden triatlon'u denemiyorsun?" dedi. Yüzme bilmeyen, en son bisiklete 6 yaşında binmiş olan Dick, kucağında 50 kg ağırlığındaki oğluyla triatlona katılmayı kabul etti. Sonuç? Bugüne kadar birlikte tam 212 triatlona katıldılar. Bunların arasında Hawai'de yapılan, 15 saat süren ve "Dünya'nın en zor yarışı" olarak bilinen "Iron Man"'de vardı. Düşünsenize triatlonda yarışıyorsunuz, gençsiniz, ve yanınızdan engelli oğlunu sırtındaki şişme bota bağlayarak çeken bir adam yüzerek geçiyor... 

Triatlona neden tek başına katılmadığı sorulduğundaysa Dick "Asla" diyor. "Ben bunu, tekerlekli sandalyede onu iterek koşarken, yüzerken ve pedal çevirirken oğlumun yüzündeki ifadeyi görebilmek için yapıyorum..."

Bugün Dick 65, Rick ise 43 yaşında. Baba oğul 24. Boston maratonlarını bitirdiler ve 20.000'den fazlakişinin katıldığı yarışta 5.083'üncü oldular. En iyi zamanları 1992 yılında 2 saat 40 dakikaydı ve bu dalda dünya rekorunu elinde tutan adam başka birini tekerlekli sandalyeyle itmiyordu. 

Az sonra videosunu izlerken sizin de gözlerinizin dolacağına eminim. Herkesin babasıyla böyle bir ilişkisi olmayabilir. Hayat size adil davranmamış olabilir. Ama izlerken mutlaka babanızı sevdiğinizi ve ne kadar değerli olduğunu fark ediyorsunuz. 

Annem çocukken; boyutları küçük olduğundan köy fırınını temizlemesi için onu fırının içine sokarlarmış. Üstü başı simsiyah... Tam da o gün yıllar önce Almanyaya işçi olarak giden dedem köye dönmüş... Annem haberi duyar duymaz köy meydanına koşmuş tabi... Hala anlatır; "Babam beni görünce kucağına aldı ve sarılıp öptü... Ben üstüm kirli olduğu için çekindim. Çünkü kıyafetleri tertemiz ve çok güzel görünüyordu. Ama o hiç gocunmadan beni bağrına bastı. Kirlendi..." Annemi çok etkilemiştir bu hareket. sarılır tabi nedir kıyafet sonuçta da diyebilirsiniz. Ama o an önemli işte... İşte böyle tertemiz babalarımız... Belki önemsiz görünebilir, bu hikayenin ve videonun yanında hiç bile olabilir... Ama herkesin hayatında böyle sıcak bir an vardır mutlaka... Anneler farklıdır, bambaşkadır ama... Baba da bi başka...

Eğer hayattaysa, hiç vakit kaybetmeyin... Arayın onu... Sevdiğinizi söyleyin... Yarın geç olabilir...



11 Kasım 2012 Pazar

Fütursuz Bilgiler Vol#1

İstanbul'u İstanbul yapan tarihi simgelerden biri olan, yıllarca köyden kente göç eden herkesin öncelikle merdivenlerinden şehre bakıp "Sen mi büyüksün ben mi? Yenicem seni İstanbul!" diye haykırdığı, hiç bir tarihi değerimize sahip çıkmama özelliğimizi; çatısının yanmasına sebebiyet vererek, hatta seyirci kalarak perçinlediğimiz Haydarpaşa Garı'yla ilgili çok ilginç bir bilgi edindim.

Bu kadar tarih kokan bir yer; içinde dünya tarihi açısından da çok önemli bir kişiliğin alın terini barındırıyormuş meğer. Tüm Dünyada Yahudilere karşı giriştiği soykırım çabasıyla bilinen Adolf Hitler'in, Haydarpaşa'nın inşaatında işçi olarak çalıştığını biliyor muydunuz?

10 Kasım 2012 Cumartesi

Unutmayacağız... Unutturmayacağız...


Söze nasıl başlanacağını kestirmek çok zor. Her yıl katlanarak büyüyen bir acı, bir hasret. Ülkenin gidişatıyla orantılı büyüyen bir hasret. Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ü saygıyla anarken onunla ilgili bir anektodu paylaşmak istiyorum;

Gazi; rutin bir cephe denetimindeyken siperlerin birinde bir resim bulur. Bunu kimin yaptığını sorar ve o askeri çağırtır. Asker koşarak gelir...

Gazi: Bunu sen mi yaptın çocuk?
Asker: (Ürkek) Evet Paşam.
Gazi: (yaverlerine dönerek) Derhal teskeresi verilerek evine gönderilsin!
Asker: Olur mu Paşam? Savaşın ortasındayız...
Gazi: Ülkenin Sanatçıya ihtiyacı var. Savaşılıp ölünmesi gerekiyorsa biz ölürüz!

Tüm Dünya'nın önünde saygıyla eğildiği Ulu Önderimizin nasıl büyük, nasıl ileri görüşlü bir lider olduğunu anlayamayanlara...

9 Kasım 2012 Cuma

Geldikleri Gibi Giderler...

İçim acıyor düşündükçe. Yarın 10 Kasım. Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ü daha büyük bir özlemle anacağımız gün. Ve böylesi bir günde bu zamana kadar karşılaştığımız en mantıksız ve en iç acıtan yasakla karşı karşıyayız. Yarın 10 Kasım nedeniye belli bir saate kadar Anıtkabir'e girmek yasak!

Bu nasıl içine tükürülesi bir mantıktır? Neden? 29 Ekim kutlamalarından rahatsız olan kesimin akılları sıra intikam alma çabalarından başka nedir ki bu? Yapılan açıklama ne peki? "Çelenk koyma töreninin zaman alması" vs... Bu zamana dek hiç bir sıkıntı olmuyordu, yasaklama olmuyordu da şimdi mi var? Bu kadar büyük bir değişime tanık olacağımı gerçekten hayal bile edemezdim. Ben ilkokuldayken okullar özellikle otobüsler tutarak, organize olmaya çalışarak, oraya daha erken nasıl varabiliriz de Atamızın huzurunda yer alabiliriz diye çabalayarak katılım göstermeye çalışırdı. Ama ya şimdi? Ders kitaplarından bile ATATÜRK'e ait her şeyin çıkarılmaya çalışıldığı bir dönem. "Anıkabir'e girmek yasak" ne demektir ya? Bu nasıl bir saçmalıktır? Düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum gerçekten!

Sen kimsin ki bunu yasaklayabileceğini düşünüyorsun? Kimsin?! Sen hayatını bir ülkeyi kurtarmaya adamış ve bunu başarmış Mustafa Kemal'in karşısında nesin? Senin yaptığının tek bir açıklaması var;

Tüm dünyanın gelmiş geçmiş en büyük lider olarak kabul ettiği Başkumandanımızı kendi milletine sevdirtmeme çabası... Ve altına imzamı atarım ki yurt dışında ATATÜRK'bizim toplumumuzdan daha iyi tanıyor ve değerini daha iyi biliyorlar. Küba lideri Fidel Castro, Ülkede kendi heykelinin dikilmesine izin vermeyip, Mustafa Kemal ATATÜRK'ün heykelini diktirmiştir. O sömürmek için kullandıkları dini rahatça yaşayabilmelerinin tek sebebi olan ATATÜRK'e ihanettir yapılan. Başka bir şey değil. Her değerimize sahip çıkmaya çalışan Yunanistan yarın bir gün Atamıza da sahip çıkacak en sonunda. "O bizim paşamızdı, bizi denize dökmedi aslında şakalaşıyorduk" falan diyecek... Böyle kepazelik olmaz arkadaş... Olmaz... Bu millet nasıl bir millet, nasıl bu hale gelindi gerçekten aklım almıyor. Ama benim içimde küçücük de olsa bir umut var. Ulu Önder'imin bir lafına tutunuyorum hala...

"Geldikleri Gibi Giderler!"

8 Kasım 2012 Perşembe

Bir Drink aldım DİL'İM Yandı...

Yeni bir insanla tanıştığınızda dikkatinizi ilk çeken şey ne olur?

Bu önem verdiğiniz şeylerle bağlantılıdır. Ya da pazar klasiği magazin dergilerindeki testlerle yarışırcasına insanlar ilk izlenimden karakter analizi yapmaya çalışırlar. Kıyafet seçiminin, ya da zevkinin karakteri belli ölçüde yansıttığına katılıyorum evet ama sadece kıyafete bakarak insanları yargılamaya çalışanları da vitamin ziyanı olarak görüyorum. Belki garip gelecek ama ben bir insanda "Gramer"'e dikkat ederim. Benim için gramer ve Türkçe kullanımı çok önemli. Ha ben hiç mi gramer hatası yapmıyorum? Tabiiki yapıyorum ama gözlemlediğim kadarıyla şuan ki nesil gramerden ve Türkçe'den bihaber. Bunun bence en önemli etkeni "okumamak". Toplum olarak zaten okuma oranının en düşük olduğu ülkelerin başında geliyoruz. Gençlik okumak yerine sabahtan akşama kadar dizi izleme, internette geyik yapma, kim kimle nerde ne yapmış bunun dedikodusunu yapmakla meşgul. Hepsi değil tabii, okuyan, araştıran kesim de mevcut. Ama genel tablo çok acı. Bilmem kimin kimle nerde yakalandığına ayırdığı zamanın çok daha azını bir şeyler okuyup, kendine ilim anlamında bir şeyler katmaya harcasalar her şey çok daha farklı olurdu.

Her zaman savunduğum bir tez var; Bu ülkenin 3'te 1'i şimdi hemen bir kitabın sayfasını açsa, yarın hemen her televizyondaki evlilik programlarından tutun da diğer tüm saçmalıklar yayından kalkar. Önemli olan; ayda bir yapılan temizlik kapsamında ya da bayramdan bayrama yapılan temizliklerdeki gibi televizyonun camını silmek değil içini temizlemek... İçini de ancak ve ancak okuyarak, bilgilenerek, uyumayarak temizleyebiliriz...

Bugün haberlerde cinsel suçların %400 arttığı yazıyordu. Hangi kanal buna değindi? Kimler bu karanlığın farkında? Televizyonun içindeki kirliliğin bu durum üzerinde ne kadar etkisi var sizce?

"Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak"

Ben 15 dakikamdan feragat ediyorum. Gerçekten ihtiyacı olan bir ergene bağış yapabilirim. Bu isteğini düzgün bir türkçeyle yazarak başvurması koşuluyla... "Ayh buqn nholdu biLiymsn" şeklinde bir yazım trendiyle çok afedersiniz güzel Türkçemizin ... koydular. Türkçe-Emoca karışımı sanırım bu.

Bir diğer saçmalık da Türkçe-İngilizce karıştırarak konuşmaya çalışma... Bu daha da vahim. Dün yakın bir arkadaşımla bir kafede oturuyoruz. Yan masada bir kadın hararetli bir biçimde karşısındakine bir şeyler anlatıyor. Konuşmanın bir yerinde durdu ve dedi ki; "Who cares yani?" Bu ne şimdi? "Selamın Hello" mesela. Bu güruhun öncülerinden biri de Pelin Batu. "Neden türkçenin arasına sürekli İngilizce kelimeler katıyorsunuz?" sorusuna "Çünkü İngilizce düşünüyorum" gibi evladiyelik bir cevap vermişti kendisi... Adamın biri, bir galeride test sürüşü yapmış... Arkadaşına anlatıyor... "Abi müthiş bir driving experince yaşadım." Öl sen. Yaşama...

Bir milleti millet yapan dili'dir. Bir milleti parçalamak istiyorsanız önce dil'ine saldırısınız, onu yok edersiniz. Bu demek değil ki TDK'nın "Kaldırgaçlı Götürgeç" gibi muhteşem çevirilerini kullanalım. Tabiiki evrenselleşmiş standart isimleri kullanmalıyız. Ama böyle değil. BhöyLe OhlMamaLı.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Ölüm Allah'ın Emri, Ayrılık Olmasaydı...

Bunu bir çok arkadaşıma anlattım ama sen bilmiyorsun. O gün sana söyleyemedim. Üstün körü "kusura bakma" diyebildim sadece. Ama çok üzüldüm, çok dert ettim kendime. Buradan duy beni, kusuruma bakma ne olur...

Üniversite ikinci sınıfın ilk finalleriydi ve sınav haftası bitmiş nasıl stres atarız diye deli beygiri gibi aranıyoruz. Stres atmaktan kastım illa kopalım, coşalım değil, bir değişiklik olsun; sinemadır, konserdir... Eve kapanıp makarna yemekten sıkılmışlık geçsin en azından... Baktım ev arkadaşlarımdan hayır yok, tek başıma bülent ortaçgil konserine gittim. Çoğu insanın aksine çocukluğumdan beri sinemaya konsere yalnız gitmeye bayılırım. Ev arkadaşlarıma da nezaketen sormuştum aslında. Gayet güzel Bülent Abi'yi dinler rahatlarım diyerek atladım gittim. Konserin ortalarına doğru kısa bir ara verdiler ve o sırada okuldan bir kaç arkadaşımın da orada olduğunu fark ettim. Yalnız konser izleme keyfim buraya kadarmış. Ayak üstü yeni çıktığımız sınav haftasının kritiğini yaparken yanımızda bizimle birlikte takılan biri dikkatimi çekti. Arkadaşlarla birlikte gelmişti ve henüz arkadaşlarım tanıştırmamışlardı bizi. Muhabbette kısa bir sessizlik anında arkadaşlardan biri "Oğlum bi meraba desene lan! Öle duruyosun dedi" Ben de (hala kendime kızıyorum) "Meraba Serkan ben" dedim ve elimi uzattım. Gülümseyerek "Kazım" dedi. Ben de gülümseyip arkadaşıma döndüm ve Kazım abi izin isteyerek yanımızdan ayrıldı. O gider gitmez arkadaşım hayretle "bunu bilerek mi yaptın" dedi? Ben ne demek istediğiniyse çok sonra anladım...

O gün; dert yandığım her kötülüğün, her boku çıkmışlığın içinde saflığını koruyabilmiş, tertemiz yüreği yüzüne yansıyan, uzun saçları karadeniz gibi dalgalı hemşerim Kazım Koyuncu'yu tanımamıştım...

Daha sonra tüm mekanı dolaşarak onu aradım ama ancak konser çıkışında bir kaç saniyeliğine konuşma fırsatım oldu. Ona bizim için ne kadar değerli olduğunu anlatabilecek cümleler kuramadım. Sadece az önce ki durum için "kusuruma bakmayın" diyebildim... Ama bana yetmedi...

Eğer lanet olası Çernobil saçmalığı Karadeniz'imin başına bela olmasaydı belki de bugün 41. yaşgününü kutlayacak ve kim bilir daha hangi türküleri yakacaktın... Zamansız gittin, canımızı yaktın...

Seni çok özledik Kazım Abi... Tekrar kusuruma bakma...




Yer Yer Parçalı Bulutlu Hüzün




Sabah oluyor yine. Ne kadar zorlansam da yine geçecek gün. Akşam sırıtarak süzülüp çökecek sessizce başucuma karanlık. Uzaktasın yine. Gözlerimin karanlığa alışmasının tek sebebi çok özlememdir seni... karımı... Bir gün çık gel yine. Gitmemek üzere gel... Hani karanlıktan çıkar çıkmaz gözlerin alışamaz ya hemen... 

Öyle bir şey işte...

6 Kasım 2012 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#1

"Tam yerinde dokunan bir ud solosu gibi kısa ve naif'ti ömrü."

Tavanın kararmaya yüz tutmuş beyazlığında gözlerim kamaşmaya başlamışken bu cümle düşüyor zihnime. Kalkıp yazmalıyım. Kalkamıyorum. Çünkü ya göz tabakamdaki çizgilerin dansıyla beyaza bakmaktan kafam güzelleşti ya da her zaman ki gibi üşeniyorum. Sabah bir şekilde uyandığımda bu cümleyi hatırlamayacağım ve bir ayağını engin mühendislik bilgisizliğimle tamir ettiğim masada üşengeçliğimle karşılıklı kahvaltı yaparken gergin gergin susacağız karşılıklı. Biliyorum suç bende olacak yine. çünkü o sadece bekledi.
Masadaki son domates parçasına benden önce hamle yaparak evde başka domates olmadığı gerçeğini yüzüme vurmak dışında herhangi bir yanlışı yok onun... Tahmin ettiğim gibi de oldu. Üşendim ve hala yatakta, hala tavana bakıyorum. Aşırı milliyetçi bir japon kamikaze askeri gibi tepemde dönüp duran sivrisinek, İşten geldiğim kıyafetimle yatakta sızmadan önce açmış bulunduğum Eric Clapton'a eşlik ediyor. İnatçı ve de detone. Kalkıp duvara yapıştırmalıyım. Ama bunun için kendimi motive etmeliyim. Çünkü "Üşenmek Güzeldir" diye bir film dönüyor kafamda. Filmi yanlış hatırlıyor da olabilirim. Haydi kalk! Öldür onu! Seni daha fazla sinirlendirmesine izin verme! Hem Eric de rahatsız oluyor... Raid reklamlarında gönüllü oynayabilecek düzeye ulaşmışken fırlattığım yastık sessizliği sağlıyor.

Sabahın 4 buçuğu. Düşünüyorum. "Yerinde dokunan kısa ve..." Gözüm ağrıyor. Sağ gözüm. Eric nolur sus artık. Diğer insanları düşünüyorum. Kaçıncı uykuda hangi rüyada olduklarını... Ayıp bir şey, olan var olmayan... Sokaktan geçen arabanın ışıkları perdenin deseniyle tavanda dans etmeye başlıyor. Gölgelerin filmi. İzlemeyi çok isterdim ama gözüm ağrıyor. Sağ gözüm. Gölegeler yerini eşyaların olağan gölgelerine bıraktığında her zaman ki gibi sandalyenin gölgesini bambaşka bir şeye benzetiyorum. Sandalyeye bakmam. Kukla oturuyor olabilir. Korkuyorum. Bir saniye uykum gelebilir her an. Sıkıca kapatıp gözlerimi deniyorum. Gelen o değil. Düşünmemem gerektiğini düşünüyorum. Sabah iş var. Söylememe gerek yok biliyorum. Hatırlatmaktan nefret ediyorum. Uyumam gerekiyor. Son bir çaba sarfetmem gerek. Bu yatak en azından bunu hak ediyor. 10'dan geriye sayacağım ve gevşeyip uyuyacaksın. 10, 9, 8, 7, 6, 5, rahatlıyorum, 4, 3, gözlerimi yavaşça kapatıyorum, 2, 1, 0... Göz kapaklarım ağırlaşıyor ve üstüne de tüm haşmeti ve korkutuculuğuyla bir tutam sabah ezanı...

Gözlerim kapalı artık.

Uyumuyorum.

5 Kasım 2012 Pazartesi

Kazanyeri Sokağındaki Susam Kırıntıları...

80'li yılların başında dünyaya gelenlerden biri olarak kendini şanslı sayanlardanım. Çünkü biz, yani bizim neslimiz sokakta oynayarak büyüyebilme imkanını sonuna kadar kullanabilen son nesildi.

Çocukluğunu sabahtan akşama kadar sokakta düşüp kalkarak, kavga edip 2 dakika sonra barışarak, komşu evlerin bahçelerindeki ağaçlara saldırıp meyve çalarak, top oynarken acıkıp eve bile girmeden camdan annenin hazırladığı ekmek arasını alıp oyuna devam ederek, hava kararana kadar top peşinde ya da haylazlık peşinde koşup, hava kararınca saklambaç oynayarak, akşam ezanı okununca eve çağırılsa bile binbir yakarışla akşamın son saatlerinde de kapı önünde çekirdek çitleyerek geçirmemiş biri; çocukluğunu yaşayamamış demektir.

Şu an ki çocukların yaşantı rutinine okadar üzülüyorum ki. Hem ortam eskisi gibi çocukları sokağa salabilecek kadar güvenli değil hem de çocuklar için televizyonlarda yayınlanan içerikler eskisi kadar başarılı ve nitelikli değil. Şunu her zaman savunurum; büyüdüğünde kötü bir insan olmuş olabilir ya da kötü işler yapmış olabilir ancak "Susam Sokağı" izleyere büyüyen her çocuğun temelinde iyi niyet vardır. O aşıyı aldıysa bir kere, sağlamdır.

Hayatımın en büyük ve güzel şoklarından birini üniversiteye başladığım ilk yıl, ilk girdiğim iş'te yaşadım. TRT-1'de yayınlanan "Ne Seninle Ne Sensiz" dizisinde yönetmen asistanı olarak staj yapıyordum. Çocukluğumda kurmaya başladığım hayalime bu kadar yaklaşmış olmanın getirdiği bir heyecan zaten vardı ama daha da büyüğünün yaklaştığından habersizdim. Sette ilk günün sabahı yavaş yavaş insanlarla tanışmaya başlamıştım. Oyunculardan Sabri Özmener kapıdan girer girmez beni gördü ve gülümsedi. Gülümsemek bulaşıcıdır ama başka bi sıcaklık vardı onda. Beni tanımamasına rağmen...

Gün içinde bir şekilde onunla sohbet etme fırsatı yaratmaya çalışırken yemek arasında çay alıp yanına gittim. Staja başlamadan önce herkesin yaptığı geyik muhabbeti olan "sadece çay taşıyacaksın merak etme" lafı gerçek mi lan acaba diye düşünerek... Gayet sıcak bir tavırla yanındaki sandalyeye buyur etti ve sohbet etmeye başladık. Hani çok sevdiğiniz ve çok istediğiniz şeyler sizi bulur, sizi çeker ya kendine... Konuşurken öğrendim ki Sabri Abi, Çocukluğumun en önemli olayı olan Susam Sokağı'nda "Minik Kuş"'un içindeki adammış...

O an nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Ne yapacağımı bilemedim sevinçten... Minik Kuş'la çalışıyordum :) Gerçi hemen bu noktada şu itirafı da yapmam lazım ki; küçükken benim hastalığım fıçısının içinde yaşayan "kırpık"'tı.
Susam Sokağı bizim için tam anlamıyla bir okuldu. Evdeki anasınıfı... Günümüzle kıyaslarsak tablonun ne kadar acı olduğunu görebiliriz. Şuan televizyonlarda abuk sabuk animasyonlardan ibaret olan "pepe","keloğlan" ve türevleri var. Çoğunun da ortak özelliği dini içerikli olması ve çocukların beyinlerini bir şekilde yıkama çabasında olmaları. Malum ağaç yaşken eğilir...

Siz hiç mantardan cami gördünüz mü? Şirin Baba'nın şirinleri namaza çağırdığını? Peki "Lay lay la la la la..." şeklindeki şirinler şarkısının "Lay lay la la la la, la ilahe illallah..." versiyonunu duydunuz mu? Çocukluğunuzda kahraman olarak gördüğünüz He-Man "Gölgelerin gücü adına!" yerine "Allahım bana güç ver!" diye bağırdı mı? İnsanlara kolay geliyor. Ama çok kötü bir dönemdeyiz ve daha da kötüye gidiyor...

Susam Sokağı'yla hep bağlantı kurmuşumdur kendi sokağımız arasında. Benim doğup büyüdüğüm Kazanyeri Sokak'ta çıkmaz sokaktı ve tüm oyunlarımızı o sokağın çıkmazında oynardık, orda hazırlanırdık gençliğimize.

Susam Sokağı'nda bir Hakan Abi vardı gitar çalan, Bizim sokağımızda da Hakan Abimiz vardı ve o da bizimle elma-armut çalan Aysel Teyzenin Bahçesinden... Var mı bizim dönemden "Kurabiye Canavarı"'nı, "Açıkgöz"'ü, bir kolu çekip bıraktığında tüm masayı dolaşan top animasyonunu, "Arada Kaldım" şarkısını, Büdü'nün en sevdiği sayının "6" olduğunu, Açıkgöz'ün bir kadının bacaklarından doğru kendi bacaklarını keşfedişini, Susam Sokağının atmosferini hatırlamayan? Eminim çoğu yaşıtım için hala bir "Turbo" cikleti, bir "Taso", bir "Sulugöz" kadar değerlidir Susam Sokağı'da...

Şuan tekrar yayınlanamaz mı peki? Çok zor. Çünkü Fransız yapımı bir program ve ozamanlar TRT tek seferlik bir yayın hakkı satın almış sanırım. Şimdi tekrar yayınlanmak istense buna telif hakkı, Hadi satın alalım dense buna da sarıklı cübbeli TRT zihniyeti izin vermez. Hem keloğlanla dinimizin gereklerini aşılamak, pardon beyin yıkamak dururken ne gerek var? Ama şunu biliyorum ki bugün yine yayınlansa, işimi gücümü ayarlar bi şekilde tekrar izlerim. Eminim ki yalnız da değilim. Benim gibi bu konuda nostaljik yaraları olanlara yazının sonunda unutulmadığını düşündüğüm "Arada Kaldım" şarkısını paylaşıyorum. Ve yazıya uygun olduğunu düşündüğüm "Flört" grubunun "Dün TRT'de İzledim" klibini...

Sevgiler & Saygılar...:)




4 Kasım 2012 Pazar

Yeşilçam'ın İyi Kalpli Ejderhası


"Bırakır yüreğini Alyon Sokağı'nda
Girer Bursa Sokağı'na
Abidir tüm çocuklara, Can'dır
Yumuşaklığında kocaman ellerinin
Yüzünü okşar yine bir çocuğun
Üçüncü sınıf lokantalarda doyurur karnını
Uyur üçüncü sınıf otellerde
Üçüncü sınıf rollerde oynar
Birinci sınıf yürekle
Hep kötüdür, dağdır, ısırgan olur dostluklara
Oysa tepeden tırnağa yürek
Tepeden tırnağa acımak
Tepeden tırnağa dostluktur
Gerçek yaşamında
Omzumda dinlendirir ellerini
Der ki bana;
Sokaktayım!
Tokalaşırız, kuş cıvıltıları siner ceplerine..."

"Hüseyin Alemdar'ın Yadigar Ejder anısına yazdığı şiir"

5 Ekim 1947'de Sivas'ta dünyaya gelir Yadigar Ejder. Yani gerçek adıyla Yadigar Kuzu. Anlatılanlara göre de görüntüsünün tam aksine, "kuzu" gibi bir insandır. Öyle karakteristik bir yüze ve kalıba sahiptir ki, kısa sürede Yeşilçam'ın aranılan yardımcı oyuncularından olur ve "Türk Sineması'nın Dev Adamı" olarak anılmaya başlar. Aslına bakarsanız bugün tüm dünyanın salya akıtarak izlediği hollywood'da bile bukadar karakteristik oyuncu zor bulunur bana göre. Ve böylesine trajedik biçimde yok olup giden...

Yeşilçam'ın böyle bir özelliği var evet. Kamera karşısına geçen dönemin aktörleri, aktristleri başrollerde birer birer yıldızlaşırken, başrollere kıyasla belki daha da önemli ve kilit rollerde, sözüm ona "yardımcı roller"'de görev alan sinema emekçileri hem görmezden gelinmiş, unutulmuştur. Her zaman da "Zamanında o kadar para kazandılar efendim, yatırım yapsalarmış!" şeklinde eleştirilmişlerdir. Ama bu eleştiriyi yapanlar şunu bilmiyorlar. O dönemlerde bugünkü kaşeler, paralar telafuz edilmiyormuş. Başrol oyuncuları hariç tabii... Bir karakter oyuncusu, bir yan rol bugünkü kadar iyi para almazmış. Kaldı ki bugün alınan paralar ve alma şekilleri de ortada. Günümüzde dahi 8 ay içerden yapılan ödemeler olduğu düşünülürse, herhangi bir yatırım yapamadığı gibi zar zor geçinildiği için bu eleştiriyi hak etmediklerini düşünüyorum. Kaldı ki Yadigar Abimiz bugün "sanatçı"'yım diye geçinen birçoklarından farklı olarak çevresine, olaylara duyarlı bir insanmış. Yukarıda ki fotoğraf 1980 öncesinde 1 Mayıs yürüyüşünde çekilmiş.

Yadigar Ejder çok önemli bir değerdi. Ve ne yazıkki Yadigar baba, abi, Gaffur, Mazlum... da Türkiyenin sahip çıkamadığı değerler arasında yerini aldı. Herkes; 14 Ocak 1992'de hayatını kaybeden Ejder'in kirasını ödeyemeyip evinden atıldığı için Taksim Parkı'nda bir bankta donarak hayata veda ettiğini sanır. Bu bir şehir efsanesi olarak yayılmıştır. Alkolle hiç arası olmayan Yadigar abimize arkadaşları ısrarla içirirler ve o da banyoda düşerek kafasını vurur ve aramızdan ayrılır. Çok ama çok başarılı olan Yadigar henüz 45 yaşındadır...

Bugün onunla ilgili doğru düzgün bir fotoğraf bile bulmak zor. Okadar isterdim ki onun bir röportajını okumayı... Bu adaletsizliği, Bu kepazeliği onun ağzından, onun cümleleriyle okumayı ya da dinlemeyi.
Ama malesef elimizdeki materyaller filmlerinden kopyalanmış bir kaç fotoğraftan fazlası değil. Yıllarca 100'ün üzerinde oynadığı filmde yediği dayak, Onun Taksim Parkındaki ölüm şekliyle Türk halkına atılan dayağın yanında hiç kalıyor... Anlayana tabi...

3 Kasım 2012 Cumartesi

Kotalı ve Lacivert Ekoseli Hayaller...


"Hayal kurabilirsiniz, Bu hayali gerçekleştirebilirsiniz... Her şeyin bir fare ile başladığını asla unutmayın..."

-Walt Disney-

Yukarıdaki sözü her sabah okurum. Size de tavsiyem uyandığınızda direk görebileceğiniz bir yere yada evden çıkarken gözünüze takılabilecek bir yere koymanızdır. Çünkü hayatta gerçekliğine inandığım sayılı sözden biri ve cidden güne güçlü başlamanızı sağlıyor.

Hayatın çok ilginç bir özelliği var. Küçükken sahip olduğunuz sınırsız ve büyüleyici hayal gücünüzü "zaman" denen törpüyle biçimlendiriyor. Taban genişliği sınırsız olan bir piramit gibi de düşünebiliriz. Yaş aldıkça hayattan piramitin tepesine doğru yaklaşıyor hayal kurma yetimiz de. Bazı kaynaklarda ve yörelerde "cahil cesareti" olarak geçen şey aslında bir çocuğun engel tanımayan hayal gücüyle eşdeğer.
Düşünsenize... İnsanların müdahale edemeyeceği, tamamen size ait olan bir şey. "Hayal Gücünüz"

Ama insanlar yaşlandıkça, daha doğrusu o çocuk büyüdükçe ve hayatın zorluğuna dair tecrübeler edinip gerçeklerle yüzleşmeye başladıkça daha mümkün kılınabilir hayaller kurmaya başlıyor sanırım. Bunun bana göre tek bir açıklaması var. Bu bir kendini koruma çabasıdır. Bir çeşit kalkan. Çünkü insanlar hayal kırıklığından korkarlar. O nedenle de öyle kısıtlarlar ki kendilerini ve hayallerini; yalnızca gerçekleşmesi mümkün olan ya da gerçekleşeceğine emin oldukları hayalleri kurarlar...

Daha önce küçükken hatta halen sahip olduğumu düşündüğüm hayal gücümün çoğu zaman beni korkuttuğundan, hatta zarar verdiğinden bahsetmiştim. Çocuk olmanın en güzel, en çok özlenen yanı bu sanırım. Sınırsızsınız... Anneannemin bana söylediği bir şeyi hiç unutmuyorum. Çok küçükken bir gün annemi çok üzmüştüm ve ağlatmıştım kadını. Anneannem yavaşça bana doğru eğildi ve "Anneni böyle üzmeye devam edersen, onu bir kuş yaparım ve şu balkondan uçup yanıma gelir." demişti. O an çivilenmiştim. Çünkü inanmıştım. Anneannemler Almanya'da yaşıyor ve ben bunu gerçekten hayal ettim biliyor musunuz? Ve gerçekten o balkondan uçup gidişini gördüm annemin. Evet çok saçma ama hayal işte. O kadar korkmuştum ki hala o balkona ne zaman baksam direk bu gelir aklıma...

İnsanların unuttuğu önemli bir nokta var. Yalnızca hayal kurmak reçeteyi yarım bırakmak oluyor. Geriye kalan tek şey bu hayalin gerçekleşmesi için her şeyi yapmak, çalışmak... Sadece hayal edip bekliyorlar ve sonunda üzerine "gerçekleşmedi" etiketini basıp rafa kaldırdıkları bir düşleri daha oluyor.
Ben daha çocukken yönetmen olmayı hayal etmeye başladım. Bu hayal kısmı. Bunun için Fatih Akın'ın kapısında bile yattım. Bu da elinden gelen her şeyi yapma kısmı...

Çok sevdiğim "An" isimli bir kısa film var. Orada şöyle bir söz geçiyor. "70'inde bile uzun vadeli planlar yapabilmeli insan..." Evet yapabilmeli. Çocukluktan kalan tek mirası çöpe atmayın. İnsanların hatta devletin bile elinizden alamayacağı bu gücün törpülenmesine izin vermeyin. Hayal kırıklığına uğrasanız bile yeniden hayal kurmaktan ve gerçekleşmesi için savaşmaktan korkmayın. Bir diğer sevdiğim söz de şunu söyler;

"Taşı delen suyun gücü değil, Damlaların sürekliliğidir."