Sayfalar

11 Ocak 2013 Cuma

Hayat Akıp Gidiyor...


Hayat parmaklarımızın arasından akıp gidiyor. Avcumuza aldığımız suyun hepsini içemiyoruz. Öyle bir ritme kapıldık ki insanların artık kendilerine ayıracakları vakitleri yok. Sabahın köründe trafiğe takılmamak için yollara dökülüyor, akşam fiziksel ve zihinsel yorgunluklarla aynı trafik işkencesini çekerek kafeslerimize dönüyoruz. Hayat bizi sıkıştırıyor... Hele bir de İstanbul'da yaşıyorsanız zaten bir güne 24 saat yetmiyor... Bu konuyla ilgili çok güzel bir araştırma yapılmış ve görür görmez paylaşmak istedim;

‎"Adamin biri Washington metro istasyonunda yere comelir ve kemanini calmaya baslar; soguk bir ocak ayi sabahidir. 45 dakika boyuca 6 Bach calar. Cogu insanin ise gitmek icin hareketlendigi bu yogun saat suresince 1100 kisinin istasyonun icinden gectigi hesaplanir.

Uc dakika gecer orta yasli bir adam muzisyenin caldigini farkeder. Yavaslar, bir kac saniyeligine durur ve sonrasinda aceleyle ilerler yapacaklarindan geri kalmasin diye.

Bir dakika sonra kemanci ilk bir dolarlik bahsisinin alir; bir bayan parayi kemancinin onune gecerken atmis ve hic durmadan yoluna devam etmistir.

Bir kac dakika sonra birisi dinlemek icin duvara yaslanir saatine bakar ve tekrar yurumeye baslar. Besbelli adam isine gec kalmistir.

En cok dikkat eden ise uc yasinda bir cocuktur. Annesi alelacele cekistiriken kendisini durup kemanciya bakar. Sonunda annesi kuvvetlice cekistirir cocugu ve cocuk surekli arkasina bakarak yurumeye baslar.Bu olay diger bir cok cocuk tarafindan tekrarlanir,fakat istisnasiz tum ebeveyinler cocuklarini yurumeye devametmeye zorlar.

Kemancinin 45 dakikalik gosterisi boyunca sadece 6 kisi durup bir sure bekler. 20 kisi kendisine para verir, sonra yine normal bir sekilde yurumeye devam ederler. 32 dolar toplar kemanci. Gosterisi bitipte etrafa sessizlik hakim oldugunda hic kimse farketmez bile.Kimse alkislamaz yada tanimaz.

Kimse az once dunyadaki yazilan eserler arasindaki en essiz parcayi 3.5 milyon dolar degerindeki kemaniyla calan bu kisinin dunyanin en yetenekli muzisyenlerinden Joshua Bell oldugunu farkina varmaz.

Bu olaydan iki gun once biletlerinin ortalama 100 dolar oldugu konserin biletleri yok satmistir.

Bu gercek bir hikayedir. Joshua Bell in bu metro istasyonunda kimligi belirsiz bir sekilde verdigi konser Washinton Post tafafindan algilama,zevk ve inanlarin onceliklerini kapsayan sosyal arastirmanin bir parcasi olarak tertip edilmistir.

Ozet olarak : Ortak bir cevrede, uygunsuz bir zamanda guzelligi algilayabiliyormuyuz? Durupta bunu takdir ediyormuyuz? Bir yetenegi beklenmedik bir icerikte tanimlayabiliyormuyuz?

Bu arastirmadan edinelecek muhtemel sonuclardan biri sudur : Eger dunyanin en unlu muzisyenlerinden birinin dunyada yazilan en iyi eserlerden birini calarken onu durupta dinleyecek bir dakikamiz bile yoksa, acaba daha neler kaciriyoruz hayatta?

Kaynak: Knowledge of Today
Ceviri: Ozan ÖztÜrk

10 Ocak 2013 Perşembe

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#11

Göz kapaklarım yıllardır kullanılmamış gibi tozlu ve ağır... Tüm gözyaşlarımı emercesine yapışan çapakların küçükken korktuğum gecelerde annemin beni rahatlatmak için anlattığı "Sandman"'in uyumam için gözlerime serptiği kum olmadığı gerçeğini kabullenmeye başladım. Yine de bir tarafım buna hep inanacak...

Hani zor bir gecenin sabahı uyuyakaldığınız yerden doğrulduğunuzda kendinizi sebepsizce iyi hissedersiniz ya? Uyandığınız yer alabildiğine uzun bir çayır, gökyüzü yeşil, çimenler mavidir... "Günaydın" demek için saten bir örtü hissi veren rüzgar yanağınızı okşarken yalnızca kan izinin kuruduğu yer acır ya? Sonrası karanlık... Ama kesinlikle kırmızı değil...

Karanlık bölümünde oturduğum koridor... Dış kapının gözetleme deliğinden vuran ışığın hüzmesiyle aydınlanan duvarım... Tanıdığım en yakın yabancıların hayatlarını dinleyerek dünya tutmasını engellemeye çalıştığım banyom... Veda etmek kime ya da neye olursa olsun zor. Ama bazen seçenek bırakmıyor insan kendine. Tüm şıkları işaretliyor ya da D seçeneğine "Hepsi" yazıveriyor...

Son haftam; olmayan hattına bağlı olmayan kablosuyla yıllardır salonun köşesinde paslanan telefona gelen aramaya kendimi inandırmaya çalışmakla geçti. Bazen hala tartışıyoruz. Ama o gün geldi. Büyükbabamın ölüsünün aksine gülüşü ve kibiri çürümemiş. Daha da keskinleşmiş ve hiç bir şey söylemeden, telefonun ahizesine gülümseyip nefes alıp verişiyle beni rahatsız edebilecek kadar başarılı halaa. Ama... O gün geldi. Her şeyi geride bırakmam gerekiyor. İçimde, uyandırmaktan korktuğum bir seri katil... Sessizce bukadar yıl o günü beklerken çalan telefona uyanan yalnızca ben değildim...

Yola çıkıyorum...

Geçmişime kalkan son otobüsü kaçırdım...

Uyumuyorum...

Yürüyorum...

8 Ocak 2013 Salı

Karlar Düşer, Düşer Düşer Ağlarım...

Benim eşim öğretmen... Bir sınıf öğretmeni. Bir insanın eğitim hayatındaki en önemli basamak olan ilkokulda, yarının yöneticilerini, bilim adamlarını, sanatçılarını, aydınlarını yetiştirmeye çalışan, emek veren eğitimcilerden biri... En iyilerinden biri...

Ben eşimden ayrı yaşamak zorunda bırakıldım. "Eş Durumu" dolayısıyla atama hakkı elde etmemize rağmen mantıksız hiç bir işi olmayan devletimiz, İstanbul'da öğretmen açığı olmadığını belirterek eşimin atamasını yapmadı ve toplumun yapı taşı aileyi böldü. Ama bunlar yetmiyor. Yetmiyor çünkü eşimin yaşadığı ortamda elektriği yok... Suyu donmuş. Benim ısıtamadığım elleri de... Aylardır köy yolları kapalı kardan. Hasta oluyorlar, doktor yok. Doktora gidecek yol? Yok. Korku? Terör? Sefalet? Mağduriyet? Var. Hem de tüm imkanlarıyla hizmetimizde...

Ama tüm bunlar yine yetmiyor. Dün tüm tv kanalları ana haber bültenlerinde İstanbul'a yağan kardan sanki kıyamet kopmuşçasına bahsettiler ve ülkenin gündemi, tek sıkıntısı bu oldu bir anda. Neden? Çünkü İstanbul... Eşim Van'da İran sınır köylerinden birinde yaşamaya çalışıyor. O ve onun gibi oradaki bir çok vatandaşımız... 2 metre kar var, hayat durmuş vaziyette... kaç haftadır hangi haberde bununla ilgili tek bir başlık duydunuz? Duyamazsınız. Çünkü oradakiler insan değil. İstanbul dışında olunca meteoroloji haberi, İstanbulda olunca Son Dakika!... Leventte kuaföre gitmek için süs köpeğiyle evinden çıkan kokonanın karşıdan karşıya geçmeye çalışırken topuğunun kara batması sonucu yaşadığı dram ülkenin yüreğini sızlatıyor çünkü. Adaletinizi s... sizin...!

7 Ocak 2013 Pazartesi

Atatürk'ü Anlamak...

Barack Obama'nın Savunma Bakanlığı'nı teklif ettiği Cumhuriyetçi Chuck Hagel'in bir sözü takıldı gözüme;

"Atatürk 20. Yüzyılı'ın en önemli liderlerinden biridir. ABD'de ki çocuklar böylesine büyük bir liderle ilgili hiç bir şey bilmiyorlar. Atatürk okullarda okutulmalı ve tarih kitaplarının bir parçası olmalı."

Bu sadece güzel bir hareket olarak görülebilir ama bence çok daha vahim bir tabloyu ortaya çıkarıyor. Elin Amerikalı'sı olarak gördüğümüz siyasetçinin Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'le ilgili düşüncelerine, yaklaşımına bakın; bir de bizim başımızdaki yobazların zihniyetine bakın... Adamlar daha da tanıtılmalı, öğretilmeli diye düşünüp söylemlerde bulunurken, bizdeki beyinsizler okul kitaplarından daha ne kadar çıkartabiliriz, ATATÜRK'le ilgili daha neleri azaltabilirizin derdindeler. Ezelden beri adamlar bizi bizden daha iyi tanıdılar ve bizim değerlerimizin bizden daha çok farkında oldular. Yazık...

4 Ocak 2013 Cuma

Bu Da Size Kapak Olsun!

Tam 3 Yıl önce Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi muhteşem bir proje başlattı ve pet şişelerin mavi kapaklarını toplamaya başladı. İnsanları bu konuda bilinçlendirdi. Bu hareket hem doğanın temiz tutulması adına hem de bugüne kadar yaklaşık 400 ton kapak sayesinde 1600 engelli insanın tekerlekli sandalye sahibi olması adına çok önemliydi. Hala da öyle. Ama bugün bence çok talihsiz bir açıklama yapıldı ve Fakülte Dekan'ı Prof. Dr. Celal Artunç Üniversitelerinin bu tarz projelerle değil de bilimsel araştırmalarla anılmasını istediklerini belirterek projeyi sonlandırdıklarını açıkladı.

Tüm dünyaya örnek olmuş, tüm dünyaya yayılmış bir yardım hareketiyle anılmanın neresi rahatsızlık verici olabilir ki? Böyle bir projenin devam ediyor olması senin bilimsel çalışmalarına engel mi? İnsanlar bu kadar güzel bir harekete uyum sağlamışlarken, çocuk yaşlı demeden kapakları atmayıp bilinçlenmişken projeyi iptal etmek mantıklı mı? Ayrıca bu sonu olan bir proje değil ki? Bitti mi engeller? Aşıldı mı hepsi? Yarın bir trafik kazası geçirip aynı tekerlekli sandalyeye benim, senin yada Celal Artunç'un muhtaç olmayacağını nereden bilebiliriz ki? O zaman mumla aramaz mıyız her birimiz o kapakları? Ya hala kapak toplayan ve çok güzel bir şey yaptıklarının, bir iyilik yaptıklarının farkında olan, buna inanan çocuklara ne diyeceğiz? "Artık gerek kalmadı çocuklar" mı? "O kapaklarla oyun oynayın" mı?...

Özellikle aranmanıza hiç gerek yok... Etrafınızda bu tarz bir engele sahip olan ve yardıma ihtiyacı olan insanlar var. Onların sıkıntılarını hiç bir zaman gerçekten anlayamayız. Ama Sayın Artunç; bu karardan sonra onların yüzüne nasıl bakacaksınız çok merak ediyorum. Onların gözlerindeki ifade de size kapak olur umarım...

Fütursuz Bilgiler Vol#5

Marty McFly (Michael J. Fox)'un 1955 yılına yani anne-babasının gençliğine gittiği ve annesinin kendisine aşık olduğu "Back to the Future" (Geleceğe Dönüş) serisinin ilk filminin, bu olayın yanlış anlaşılabileceği düşüncesiyle bir çok yapım şirketinin kapısından döndüğünü, zamanda seyahat ettikleri DeLorean'in önce bir buzdolabı olarak tasarlandığını ancak çocuklar için ölümcül hatalara neden olabileceği gerekçesiyle bir arabaya karar verildiğini biliyor muydunuz?

Kaynak: imdb

3 Ocak 2013 Perşembe

Portakalı Soydum...

Bugün "Şeker Portakalı"Yla ilgili haberi okumuşsunuzdur. Bir türkçe öğretmeni "Şeker Portakalı" kitabını öğrencilerine ödev veriyor. Fakat bir veli bu kitap ödev verildiği için, kitabın içinde Türk örf-adetlerine uygun olmayan ve argo bir içerik bulunduğu gerekçesiyle öğretmeni şikayet ediyor. Ve bunun üzerine bizim kültür seviyesi muhteşem(!) Milli Eğitim Bakanlığımız öğretmen hakkında soruşturma açıyor. Bir diğer örnek de İzmir'de yaşanıyor. Steinbeck'in ünlü "Fareler ve İnsanlar" kitabının bazı bölümleri İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu tarafından sakıncalı(!) bulunuyor...

İşin en ilginç tarafı bu 2 eserin de Milli Eğitim Bakanlığının önerdiği "Okunması Gereken 100 Temel Eser" listesinde yer alması. Hem öneriyorsun okunmalı diye hem de sakıncalı bulup okutan öğretmen hakkında soruşturma açıyorsun... Benim çocukluğumun en güzel ve benim için en değerli kitaplarından biridir "Şeker Portakalı".

Ülkedeki yozlaşma tavan yapmışken, televizyonlar rezalet durumdayken ve yalnızca şiddet, seks ve tüketim pompalanırken, çocuklar için hazırlandığı iddia edilen programlar bile annelerini kesen, sokak ortasında karısını bıçaklayan nesiller yetiştirmişken, 15 yaşında kız çocukları istemedikleri kişilerle evlendirilip akrabaları tarafından tecavüz edilince namuslarının kirlendiğini düşünen yaratıklar tarafından töre gerekçesiyle öldürülürken... Tüm bunların yaşandığı bir ortamda siz bu kitapta geçen kelimelere "argo" diyorsanız kimse kusura bakmasın ama bu kitap böyle bir ortam için yukarıdan indirilmiş kutsal kitap gibi kalır.

Devletin başındaki ucube zihniyetler dini sömüre dursun, sanatı engellemeye çalışsın... Yedirmezler size o portakalı!

2 Ocak 2013 Çarşamba

Ispanak, Arka Koltuk, Diş Fırçalama...

Benim gibi bir çok "Adam Olacak Çocuk"'un hayatında yer etti bu 3 kavram. 1 Şubat 1999'da bizi "7'den 77'ye" yasa boğan Barış Abi'miz öğretmişti bunları bize. Bugün aramızda olsaydı 70. yaşgününü kutlayacaktık. Onun programlarıyla büyüme fırsatını yakalayabildiğim için, o döneme denk geldiğim için çok şanslı sayıyorum kendimi. Şu an çocuk kanallarında yayınlanan tüm programları toplasanız bir tane "Adam Olacak Çocuk" etmez nazarımda. Onun yüzünden ıspanağı seven, onun sözünü dinleyip arabada hep arka koltuğa oturan ve o öğütlediği için günde en az 2 kere dişlerini fırçalayan çocuklardık biz...

Çocukken çok etkilendiğim bir detay da Barış Manço'nun yüzükleriydi. Bugün yüzük koleksiyonu yapıyor olmamın temellerini de o attı sanırım. Ve buna dair çok üzücü bir anım var;

İstanbul'a uzak bir şehirde büyüdüğüm için "Adam Olacak Çocuk" programına katılamamıştım. Ama hep istemiştim çocukken. Yıllar sonra kendi yaş grubumdan biriyle tanıştım ve onun o programa katıldığını öğrendim. Programdan sonra Barış Abi'den ısrarlar bir yüzüğünü istemiş ve Barış Abi'de onu kıramayıp çok güzel bir yüzüğünü ona vermiş. İçinde saat olan bir yüzük... Fakat malesef bu arkadaş, benim için  bu paha biçilemez hediyeyi kaybetmiş. İnsanların eşyalara verdiği değerler tabiiki değişebilir ama ben kendimi affetmezdim böyle bir şey yapsaydım...

Onu çok özlüyorum... Onun programını izlemeden büyüyen nesil için çok üzülüyorum... Yukarıdaki fotoğraf daha önce çoğu kişinin görmediği, gençliğinden bir fotoğraf. Adam olacak yeni çocuklar için onun eşsiz bir programıyla onu anıyorum... İyi seyirler...




1 Ocak 2013 Salı

Yeni Yılda Kendinizi Ertelemeyin!

Her yılbaşı olduğu gibi bu yılbaşı da, bir önceki sene kullanılıp tekrar rafa kaldırılan hayaller, tozlu raflardan indirildi ve yine bu yıl için dilekler tutuldu. İnsanların bana göre tek sıkıntısı dileklerini diledikten sonra bunun için hiç bir şey yapmadan gerçekleşmesini beklemesi. Böyle olunca da bu dilekler nesilden nesile kalan, belki de torunlarımıza bile bırakabileceğimiz miraslar olmaktan öteye gidemiyor. Bir hayaliniz mi var? Hayatınızda bir değişliklik mi yapmak istiyorsunuz? 1 saniye bile beklemeyin... Çünkü elinizde "şimdi"'den başka bir şey yok...

Bilmiyorum sadece bizim toplumumuza mı özgü bu ama bizde karakteristik bir özellik olmuş tembellik. Kendimden örnek vermek gerekirse özellikle üniversitedeki öğrencilik dönemi. Hayat için en çok hayal kurulan, plan yapılan ama en çok da tembellik yapılan dönem sanırım. Millet olarak bir diğer karakteristik özelliğimiz olan "işi son dakikaya bırakma"'yla da birleşince tadından yenmez bir hal alıyor. Kendi öğrencilik dönemimden şöyle bir örnek verebilirim;


"Erkenden ders çalışmaya başlamak amacıyla sabah 09:00'da uyandım ve dedim ki, "Derse başlamadan önce şöyle güzel bi kahvaltı yapayım. iyi gelir." Kahvaltının akabinde demlenen keyif çayı ve "Ulan ne olup ne bitiyor memlekette haberimiz olsun" amacıyla ters düz edilen gazeteyle birlikte saat 12:00 oluyor. "Bulaşıklara hiç girmeyeyim şimdi çünkü ders çalışmalıyım." Geçiyorum masaya... Şimdi bir müzik açmak lazım. Açtık. Hazır müziği açarken pc'nin başına geçmişiz bir de maillere bakalım da temiz başlayalım derse. Hani kafamıza bir şey takılmasın. Nasıl olsa halledilir, daha akşama yıl var. Şu şarkıyı da dinleyeyim, şu maile de cevap yazayım derken bu msn ne ara açıldı? Benim farmville'de ne işim var lan? Oha lan saat 15:00 olmuş! Ev arkadaşımın odaya dalıp acıktığını ifade etmesinin üzerine, midemin ezildiğini fark edip "Açken zaten bir şey anlamam, yemek yer sağlam bi şekilde başlarım çalışmaya" şeklinde resmen kendimin ağzına bir parmak daha bal çalıyorum. Yemek hazırlanıyor, sofraya oturuluyor, yeme eylemi, sofra keyfi, yemek sonrası makara-geyik dakikalarının ardından, "Hacı sen bulaşığa gir ben de bi çay atayım" cümlesi telafuz edildiğinde saatin nasıl olduysa 18:30 olduğu göze çarpıyor. Haberler başlamıştır. "Açsana mösyö bi bakalım neler olup bitmiş." Saat bildiğin 20:00. O değil de fena sıkıştım... Tam da derse başlayacaktım ama böyle rahatsız çalışılmaz. Şu uykusuz'u da alayım yanıma. "Beyler ben doğuma giriyorum, rahatsız etmezseniz sizin adınızı veririm doğan çocuğa..." Evet sonunda masamdayım. Çayın altına baktınız mı? Çay hazır. Dur bari 1-2 tatlı şeyle şu çay faslını da kapatalım da öyle çalışırız. 2-3 parça not alt tarafı, birer kere okusam bile bir şeyler kalır. ( hay iç sesimi ...) Hacı bi bardak daha doldursana bana. Oha lan bu sefer sevişecekler galiba Behlül'le Bihter!. Bunlar da çok reklam veriyorlar deli gibi uzadı dizi. Hayır o değil milletin işi gücü var bağlıyorlar böyle ekrana. (canım iç sesim...) Beyler ben odama çekiliyorum. Sınava çalışacağım. Saat 22:30. Bu iş masada olacak gibi değil, yatağa uzanayım öyle okurum. "Alo? Naber hatun? Ben de seni..." Saat 00:00. Oha saat kaç olmuş! Uyku da bastırdı hafiften. Bari moda girmişken yatıyım da sabah dinç kafayla çalışırım...



Ulan sığır! Sınav zaten sabah 08:30'da! Sabah dinç kafayla çalışacakmış! Sen bu sabah da dinç kafayla uyanmadın mı hayvan herif! Kafana sıçayım senin!. Ya da dur... Sabah dinç kafayla sıçarım...!!!"

İşin özü; bu yıl hiç bir şeyi ertelemediğiniz güzel bir yıl olsun. Eğer gecenin köründe karpuz çekiyorsa canınız, gidip bulun o karpuzu...:)

28 Aralık 2012 Cuma

Siz İnsan Değilsiniz!

Adı Hatice. Hatice'ydi daha doğrusu...

Bu sabah insan olmaktan utandım. Böyle şeyler yapılabilen bir ortamda yaşamaktan utandım. Diyarbakır'da yaşıyordu Hatice. O yöredeki bir çok kız çocuğunun kara talihi doğrultusunda henüz 15 yaşında evlendirlmişti. Belki de istemediği ve kendinden yaşça çok büyük olan, hayatının son demlerinde yerin dibine batasıca zevklerini tatmin etmeye çalışan hayvanın tekiyle...

Düşünün... Sizin kızınız, canınız, onu başınızdan atarcasına, istemediği biriyle evlendirdiğiniz halde 1 yıl sonra yaşadığı şiddetli geçimsizlikten dolayı evini terk ederek yine sizin yanınıza, baba ocağına sığınıyor. Yaptığınız hayvanlığa rağmen sizi silmemiş ya da çaresizlikten gelmiş kim bilir?... Peki sonra ne oluyor? 2 kuzeni de tecavüz ediyor Hatice'ye. Baba evine sığınan Hatice'ye arka çıkmaktan, onu bağırlarına basmaktan anladıkları böylesine insanlık dışı olan bu 2 hayvandan birinden hamile kalıyor sonra Hatice... Kuzeninden 4 aylık hamile olduğu anlaşılınca o şefkat dolu baba ve aile ne yapıyor peki? Aile büyüklerini toplayarak "Töre" gereği Hatice'nin ölmesi gerektiğine karar veriyor...

Kim bilir nasıl da tertemiz hayalleri olan 15 yaşındaki Hatice'nin cesedi Batman Çayı'nda bulundu. Tam 11 gün kimse sahip çıkmadığı için hastanenin morgunda bekledi Hatice... Sonra bir "amca"'sı aldı ve Diyarbakır'da Yeniköy Camisine bıraktı Hatice'yi... Bıraktı ve arkasına bile bakmadan gitti...

Kentteki kadın derneklerinden yaklaşık 20 kadın tarafından, bir kefene bile sarılmadan, ceset torbasıyla toprağa verildi Hatice... Nasıl da haketmişti ama değil mi? Nasıl da iyi oldu? Çok büyük günahlar işlemişti çünkü. Törenin gereği yerine getirilince nasıl da  içi ferahlamıştır değil mi ailesinin? Kuzenlerinin?

Bu yazdığım her cümle umarım farkında olmayanlarda tokat etkisi yapar çünkü acıdan ve üzüntüden kendimi paralamaktan başka bir şey gelmiyor şuan elimden. Siz insan değilsiniz! Siz hayvan bile değilsiniz! Kimse kusura bakmasın ama siz yaşamayı hak etmiyorsunuz!

27 Aralık 2012 Perşembe

Lifted - 2006

Yönetmen: Gary Rydstorm

Pixar'ın kesinlikle en başarılı kısa animasyonlarından biri. İnsani tepkiler, mimikler ancak bu kadar iyi modellenebilir ve yansıtılabilir. Şiddetle tavsiye ettiğim bir kısa film daha.

İyi Seyirler.



















İnce Bir Burun Sızısı...

"İlkokul 1. sınıfta okuyan çocuk okuldan çıkar çıkmaz çırak olarak çalıştığı dükkana gidiyor, yerleri siliyor, ustasına çay dolduruyordu. Gece geç dönüyordu evine. Avluya açılan bir kapı bir şato kapısından farksızdı. Çocuk ayak parmaklarının ucuna kalkıp mandala uzansa da dilini aşağıya çekecek  güç cılız kollarında yoktu. Yorgun çırak, kapının eşiğine oturuyor ve sokaktan kendisine yardım edecek bir gece bekçisinin ya da sarhoşun geçmesini bekliyordu. Zaman makinesi icat ve bana tarihte yalnızca bir güne gitme hakkı verilse hiç düşünmeden o çocuğun önünden geçmek isterdim. Beni görünce sevinecek ve şunları söyleyecektir;

"Abi ben terzi çırağıyım, ustam işten geç bıraktı... Gücüm yetmiyor... Şu kapının mandalını açsana!"

Gülümserdim. "Saçlarını okşardım" diyeceğim ama başında mutlaka 5 numara traş vardır. Açardım kapıyı... O da "Sağ ol abi" der ve yorgun bedeniyle avlunun karanlığında kaybolurdu gözden... Ben de derdim ki ardından;

"Sen sağ ol baba!... Hayatta bana açtığın tüm kapılar için sen sağ ol!..."

Sunay AKIN

25 Aralık 2012 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#10

Beklemediği bir telefon geldiğinde insanın yüzünde oluşan şaşkınlık okunabilir belki... Ama benim durumum biraz farklı. Yıllardır hiç bir yaşam belirtisi göstermeyen, bağlı bile olmayan telefonumun gecenin ilk saniyelerinde sessizliği yırtması karşısındaki şaşkınlığım ve çaresizliğim göz kenarlarımdaki çizgilerin arasına bulaştı. Hazırlanıyor gözlerim. Açmayabilirdim. Odada telefonun klasik tınısının haricinde her çocuğun mutlaka hayatında bir kez de olsa duyduğu "Gece çalan telefondan hayır gelmez" nasihati yankılanıyordu. Annemden bana eski bir yüzükle bir kaç sökük dantel ve tek kullanımlık nasihatler kalmıştı. Bu da onlardan biri. Kullanabilirdim. Ama kimse anne sözü dinlemez...

Bugün benim doğumgünüm... geleneksel kaçıncı olduğunu benim de bilmediğim... Çalan telefonun ucunda sadece gülümseyen ama bana çok şey ifade eden bir sessizlik vardı. Çoğunuz o telefonun hiç çalmadığına inanmayı tercih edebilirsiniz. Ama hayal ürünü bile olsa hatırlanmak güzel şey. Diğer hiç bir şey gibi... Yerimden kalkmaya kendimi ikna edip aynada yeni yaşıma bakmaya gittiğimde tanışıyorum 28'le. Bir yerden tanıdık geliyor ama tam çıkaramıyorum... Ağzımın kenarında silmeyi unuttuğum isteksiz yarım bir gülümseme...

Gök gürlüyor... Yatmak lafı benim için ne kadar sembolik olsa da dün akşam kendi kendime kavga edip yatakları ayırdım ve kanepede ben yatıyorum. Kendimden sıyrılıp yalnız kalabildiğim ender anlarda gerçekten bir şeyler hissedebildiğimi fark ettim. Kanepenin en ücra köşesi bugün çok kalabalık. Sürpriz doğumgünü partisi benim adıma gibi görünse de adapte olamayan, yorganın altında sıkışmış hissedip dansa katılamayan bir ben varım. Bazen sizi dış dünyadan koruduğuna inandığınız kalkanınız olur o yorgan. Hani istemsizce hareket edersiniz de birden herhangi bir boşluktan hava alır yorganın içi ve doğmadan önce tüm gereksiniminizi karşılayan anne karnındayken o karın bıçaklanmış gibi hissedersiniz ya...

İşten elini eteğini çekmiş bir iskoç erkeği gibi hareketsizim kendi doğumgünü partimde. Umutluydum oysa. Savaşabilirdim kendimle, savaşabilirdim... Kağıttan gemiler, filikalar yapmıştım. Beni hiç şaşırtmadı kaderim ve önce filikalar battı... Savaş sonrası alkolle yaptığım ateşkes antlaşması sonucunda vücudumun güneydoğusunda karaciğerimi kaybettim. Ya da böyle giderse kaybedebilirim... Hangisini sevdiyseniz...

Doğumgünümü; ışıltısından yanına yaklaşılamayan muhteşem hayatımın en önemli parçasını oluşturan yatağımda, deli gömleği giydirilmiş yalnızlığımla birlikte kutluyorum. Pastası olmayan kullanılmış bir mum üfleyip odayı zifiri karanlığa, yeni yaşımı da sönen küçücük alevin dumanıyla birlikte gökyüzüne teslim ediyorum...


24 Aralık 2012 Pazartesi

Mavi Dünya...


İçimde ölüm sessizliği var, ölüm sıkıntısı... Tüm organlarımı kaybetmiş gibiyim. Yaşama sevincimi evde bırakmış... Çok önemli bir müzisyendir Harun Kolçak. Dünya çapında bu bestesi de hiç bilinmez nerdeyse. Çocukken bu şarkının bulunduğu kaseti çevirir çevirir dinlerdim. Sadece bu şarkıyı. Bu umut aşılayan şarkı bile ilaç olmuyor bana bugün. Belki size iyi gelir...


23 Aralık 2012 Pazar

İmdat Polis!


"Polis İmdat!" şeklindeki yardım çağrısı artık yerini "İmdat Polis"'e bıraktı. Ya da bırakmalı. Çünkü son yaşanan olaydan sonra öyle taştı ki bardak, güvenliğimizi sağlaması adına güvendiğimiz polis bizim için daha büyük bir tehdit oluşturmaya başladı. Evimize hırsız girse aradağımız, başımıza sokakta bir şey gelse aradığımız polisten bizi kurtarması için kimi arayacağız? Az sonra izleyeceğiniz görüntülerde bir basketbol maçında astım krizi geçiren bir taraftarı polis copla dövüyor. Bunun insanlığa sığar bir yanı var mı? Bunu hayvan bile yapmaz! Size mi emanet edeceğiz canmızı? Size mi güveneceğiz?


For The Birds (Pixar) - 2000

Yönetmen: Ralph Eggleston








Çok eğleneceğinizi düşündüğüm bir Pixar şaheseri daha. Özellkikle küçük kuşların mimikleri ve tavırları çok başarılı... :)

İyi Seyirler.












22 Aralık 2012 Cumartesi

Ondskan (Şeytan) - 2003

Yönetmen: Mikael Hafström

Şiddetle tavsiye ettiğim filmlerden biri daha. Sanrım lisedeyken Cine5'te izlemiştim ilk defa. O zamanlar Cine5 bambaşkaydı tabi. Muhteşem bir kanaldı. Her pazar saat 21:00'de film premieri olurdu. Her hafta sabırsızlıkla beklerdik tv'de ilk kez yayınlanacak filmleri. Bu film de o kuşakta yayınlanan filmlerden biriydi ve görür görmez vurulmuştum. Öncelikle çok gerçekçi ve herkesin kendi öğrencilik yıllarından bir şeyler bulabileceği bir hikayeye sahip. Daha fazla spoiler vermek istemiyorum. Ama kesinlikle izlemelisiniz.

İyi Seyirler.









Filmin Fragmanı;


One Last Goodbye...


Biricik karım bana sürpriz yaparak dünkü Anathema konserine bilet almıştı. Gittim ve konser halaa kulağımda. Daniel Cavanagh'ın tek başına sahne aldığı konser akustikti. Ve tek kelimeyle müthişti. Metallica ve Pink Floyd çalması da herkese sürpriz oldu, tadından yenmedi... En sevdiğim Anathema şarkısı olan "One Last Goodbye" performansını kaydettim. Umarım siz de beğenirsiniz...





21 Aralık 2012 Cuma

Fütursuz Bilgiler Vol#4

Münir Özkul'un dedesi ve babası Paşa'dır. Asker bir aileden gelmektedir ve annesi onun da bir Paşa olacağı günlerin hayalini kurar. Belli bir yaşa kadar da Münir Özkul hep bu yönde yetiştirilir. Annesi öyle arzuluyordur çünkü. Fakat o bunu istememektedir. O tiyatroya, sinemaya gönül vermiştir. Bunu annesine kabul ettirmesi çok ama çok zor olur. Büyük kırgınlıklar yaşanır. Ve "Usta" içinde kalan ukdeyi "Annem başarımı göremeden öldü" diyerek dile getirir. Peki siz; Hababam Sınıfı'na sigara içirtmeyen, ön bahçede top oynatmayan ve maçlara kaçmalarına izin vermeyen, bunları yapmak üzerelerken yakalayan ya da yaptıktan sonra yağmur altında tek ayak üzerinde bekleten, haftasonu izinlerini iptal eden Mahmut Hoca'nın; yani Münir Özkul'un aşırı yaramaz bir öğrenci olduğunu, sürekli okuldan kaçtığını ve yukarıdaki hareketleri yaptığı için liseyi aynı Hababam gibi 8 yılda bitirebildiğini biliyor muydunuz?

20 Aralık 2012 Perşembe

En Muhteşem Yüzyıl(!)

"Bu da dahil tüm genellemeler yanlıştır."

"Ülke nereye gidiyor?" tarzında ülkenin kurtarılmaya çalışıldığı meyhane masası muhabbeti aromalı bir yazı yazmak istemiyorum ama gerçekten bilmiyorum nereye gidiyor... Her sabah bir çok gazetenin haberini okuyarak başlarım güne ama her günüm artık daha endişeli başlıyor. Hatırlayacağınız üzere Tayyip başka hiç bir işi olmadığından yanlış tarih bilgisiyle "Muhteşem yüzyıl"'ı eleştirmiş ve bununla da kalmayıp hedef göstererek yargının üzerine düşeni yapması gerektiğini zırvalamıştı. Bu eleştiri "Süper Baba" dizisini "Biz süper güçleri olan bir baba tanımadık" şeklinde eleştirmekle aynı kategoride. Hatta yarışır bile. Peki sonra ne oldu? Bu saçma sapan eleştiri karşısında duruş sergilemesini beklediğimiz, "Bu bir kurgudur" diyerek kendi bildiği doğrulukta ilerlemesini umduğumuz dizi yapımcıları ne yaptı? Belki yayından kaldırılma korkusu belki de Tayyip'e şirin görünme çabasıyla bu haftaki bölümde Hürrem'e namaz kıldırdı... Hadi diyeceksiniz ki "Osmanlı döneminde olan bir şey bu ne alakası var?" Öyleyse neden şimdi? Neden bu eleştirinin üzerine? Ve neden böyle bir şeylere yaranma çabasıyla? O kadar üzüldüm ki bu sabah bu haberi görünce. Bu kadar mı korkar oldu artık insanlar? Bu kadar mı tekelleşti bazı şeyler? Nefret ettim yemin ediyorum....

19 Aralık 2012 Çarşamba

Fütursuz Bilgiler Vol#3

Belli bir yaş grubuna ait olmayan çok değerli bir hazineye sahibiz. "Hababam Sınıfı". Şimdiki nesil bile izlediğinde benimseyip sevebiliyor. Ve eminim ki biz nasıl hala yayınlandığında hiç sıkılmadan izleyebiliyorsak onlar da bizim yaşımıza geldiklerinde aynı duyguyla izleyecekler. Bu çok önemli bir sihir. Bu sihrin sahibi de Rıfat Ilgaz. Hayat o kadar ilginç hikayelerle dolu ki... Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı'nı yazdığı dönemde bir daktilo alabilecek parası olmadığından tüm eseri el yazısıyla kağıtlara aktardığını; ve köy katibiyle, sayfa başına bir dilekçe ücretine anlaşarak eseri bu şekilde daktiloyla yazdırabildiğini biliyor muydunuz?


18 Aralık 2012 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#9

80 yaşındayken bile uzun vadeli planlar yapabilmeli insan dedikten 1 gün sonra ölmüştü babam. Bu ne kadar plana dahildi ya da o an mı karar verdi bilmiyorum. Ya da oğluna ilk defa hayat dersi verdiği anın büyüsü ve heyecanına yenik mi düşmüştü?... Ama ben dersimi aldım. Asla plan yapmıyorum...

Gece. Ellerim, kollarım açık halde yattığım yatağın üzerine süzülerek düşen siyah saten bir örtü gibi çöküyor üzerime her gün birbirine yakın saatlerde. Üzerime doğru hareketlendirdiği havaya bulaşan kokusu derin bir nefesle içimden geçtiğinde anlamlanıyor her ne varsa... Beni yalnız olarak görüyorlar, düşünüyorlar. Oysa ben dünyayı hissediyorum lunapark'ta gece olunca... Çarpışmaktan yorulan arabaların, aynı hızda ve aynı yörüngede birbirini kovalamaktan yorgun düşmüş atlı karıncanın, dönüp durmaktan ziyade "Bu kadın seni donunda sallar oğlum" esprisini duymaktan yorulan ve yıpranan balerinin donuk bakışları arasından kendimden en emin yürüyüşümü takınarak geçiyorum... Ağır adımlar ve ikinci el bir karizmayla...

Dönme dolaba binip arkama yaslandığımda, yukarı çıkarken omuzlarımdaki tüm yükü yerçekimine kurban veriyorum... Var oluyorum... Hiç dönme dolapta gözlerinizi kapattınız mı? Çoğu insan en tepedeyken etrafı izlemeyi amaçlar. Ama gözlerinizi kapattıktan sonraki 3. turunuzda dünyayı izleyebiliyorsunuz. Bunu ben dahil çok az kişi biliyor. Teşekkürler dede... Kendimi tamamen kaybettikten sonra yüzümde anlamsız bir gülümsemeyle, yüksek salıncakları çalıştırdıktan sonra binip, durduracak kimsenin olmadığını 50 turdan sonra farkederek hayatlarını eğlence sektörüne feda eden 2 lunapark görevlisini selamlıyorum... Çabaları takdire şayan...

Eve dönmek dünyadaki en değerli duygu. Kapı kilidinin size özel notalarını, koridordaki parkelerin sayısını ezbere bilmenin verdiği özellik hissi. Her insanın ortalama 80 metrekarelik özgür ve çıplak kraliyeti... Hayatım bu kadar karanlık olmayabilirdi belki. Ama her şeyin bir sebebi var. Dedem babaannemi öldürürken aynı yatağın altında olmak ne babamın suçu, ne de babamın dedemi örnek alması annemin...

Dedemden bana kalan sayılı önemli eşyadan biri de arayacağınız kişinin sabrını da sınayabildiğiniz çevirmeli yeşil telefondu. Anısına ne kadar saygı duysam da hiç bir zaman evime telefon bağlatmadım. Her isteyenin istediği an size ulaşabilmesi adaletsizce. Ay hangi evresinde olursa olsun hiç bir zaman ışığının vurmadığı köşemin tek ve daimi misafiri oldu bu hatıra...

Koridora uzanıp günün yorgunluğunu taşlara yaymak... Göz kapaklarını titretmeden süzülen yaşın uyandırdığı irkilme ve hiç beklenmeyen bir sesin karanlıktaki tüm huzuru yırtıp atması...

Telefon çalıyor.

Satılık Kadın!

Artık gerçekten kime ne söveceğimi şaşırdım. Biz içimizde bir düzelecek umudu taşıdıkça her gün daha da boka sarıyor. Bugünkü habere göre Akp Bozkurt İlçe Başkanı Naim Köse; "Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer, Perdesiz ev ya satılık ya kiralıktır." demiş. Tabir yerindeyse böyle bir demeç sıçmış. Zihniyete bakar mısınz? Kendi adıma söyleyebilirim ki inanılmaz diş biledim bu mantıktaki insanlara ve inanıyorum toplumda benim gibi çok insan var. Ve bu bir yerde patlayacak. Toplumda müthiş bir kutuplaşma yaratıldı ve sonu çok kötü olacak. Ama olsun... Böylesine saçma, böylesine gerici zihniyetin her zaman karşısındayım. En samimi dileklerimle böyle örümcek kafalıların Allah toptan belasını versin!

17 Aralık 2012 Pazartesi

Fütursuz Bilgiler Vol#2

"Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı" filminde edebiyat hocalarına aşk mektubu yazan Hababam okuldan atılır. Herhalde çocukluğundan beri defalarca izlememiş ve yine yayınlansa yine izlemeyecek kimse yoktur. Rıfat Ilgaz'ın kalemi ne kadar başarılıysa, Ertem Eğilmez'in kamerası ve yöntemleri de o kadar başarılıdır. Filmde bir Münir Özkul klasiği olan anne-babalara karne dağıtma sahnesi ve "Mahmut Hoca" tiradı vardır. Bu sahnenin gerçekçi olması için, sahnedeki duyguyu izleyiciye daha iyi aktarabilmek için, hiç bir önbilgi vermeden oyuncuların gerçek anne babalarının sete çağılrıldığını, filmde kendilerine rol verildiğinden habersiz ailelerin gerçekten bir sorun olduğunu düşünerek sete geldiklerini ve bu şekilde oynadıklarını biliyor muydunuz?



16 Aralık 2012 Pazar

La Luna - 2011


Yönetmen: Enrico Casarosa

Bir Pixar hastası olarak bugün izledim bu kısa animasyon filmi. Ve hiç tereddüt etmeden şimdiye kadar izlediğim en güzel animasyon kısa film diyebilirim. Karakterler, diyalog olmadan yapılan başarılı anlatım ve hayal gücünün sınırsızlığı... Hala etkisindeyim ve şiddetle tavsiye ediyorum. Bu kez filmin fragmanını değil kendisini paylaşıyorum.

İyi seyirler...

 
 
 
 



15 Aralık 2012 Cumartesi

Allah Belanızı Versin!

Şuan ülkemizin başında bulununan örümcek beyinlilerden, onların sıçtığım zihniyetlerinden o kadar sıkıldım ki artık! Artık bu gerizekalıların başının altından çıkan en ufak olaya bile tahammül edemez oldum. Son vukuatları bu sabah geldi... Devlet Opera ve Balesi, "5. Murad" adlı bale yapıtında balerinlerin etek boylarını kısa bularak uzatmış... Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın emriyle... Sizin ben beyninizi s...

Sanattan bu kadar uzak bir anlayış, kendi sapıklıklarını bu kadar ele veren, insanların inançlarını kendi amaçlarına meze yapan olmamıştır bu zaman kadar. Hiç bir zaman yolundan ayrılmayacağım Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ün sanata yaklaşımıyla bugünkü çapulcuların arasındaki farkı kimse göremiyor mu gerçekten? Savaş sırasında cephede bir resim bulur Mustafa Kemal... "Kim yaptı bunu?" diye sorduğunda hemen askeri çağırırlar. "Bunu sen mi yaptın çocuk?" der Paşa. "Evet paşam" der asker. Yanlış bir şey yaptığını sanarak korkmuştur asker. Paşa askeri bu güzel çalışması için tebrik eder ve yaverlerine dönerek askerin derhal evine gönderilmesini ister. Asker şaşırarak "Savaşın ortasındayız paşam. Beni neden gönderiyorsunuz? Ben de sizinle birlikte savaşıp ülkem için canımı vermek isterim" der. Paşa bunun üzerine tarihe geçen, herkese ders olması gereken o cümleyi kurar...

"Ülkenin sanata ve sanatçıya en çok ihtiyacı olan dönem asıl budur. Sen ülken için sanatını icra etmeye devam et. Savaşılması ve ölünmesi gerekiyorsa biz ölürüz."

Daha bir şey söylemeye gerek var mı bilemiyorum...