Oldum olası ağıt'lardan çok etkilenirim ve özellikle araştırırım. Bugüne kadar da belli filmlerde ya da şarkılarda çok güzel örneklerine rastladım. Ama karşıma genellikle aynı isim çıktı. Savni Sami Özer. Kesinlikle Türkiye'nin sahip olduğu en önemli değerlerden biri kendisi...
Cem Yılmaz'ın "Her Şey Çok Güzel Olacak" filmini hatırlamayan yoktur sanırım. Başucu filmlerimdendir ve babalarının ölüm sahnesinde Savni abimiz öyle bir döktürür ki içinizin temizlendiğini hissedersiniz. Yine aynı şekilde, çok fazla bilindiğini düşünmediğim, Fahir Atakoğlu'nun "As One..." albümünde "Kyrie Eleyson" adlı parçada da Savni abimizin küçük bir dokunuşu vardır. Dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. "Kyrie Eleyson" hep bir ağıt gibi gelmiştir bana... Modern bir ağıt...
Fahir Atakoğlu - Kyrie Eleyson
Her Şey Çok Güzel Olacak Soundtrack - Eski Resim 2
Durun. Şuan ne yapıyorsanız bırakın ve bir dakikalığına ne yaptığınızı, neden yaptığınızı düşünün... Bir dişçi'nin bekleme salonundaki gerginlikle ve aceleyle yaşıyoruz hayatımızı. Bekliyoruz...
Bekleme salonunda otururken içerdeki hastanın sesleri gelir... Tedirgin oluruz. Kendi canımız acıyormuşçasına. Dünya bir bekleme salonu gibi geliyor bana. Öyle inancı kuvvetli biri değilim ama "Her canlı ölümü tadacaktır" gibi inkar edilemez bir cümle var. Ve her nereye gideceksek, bir bekleme salonunda huzursuzca ayağımızı sallıyoruz. Hiç birimiz muayene sırası için ne kadar zamanımız olduğunu bilmiyoruz ama öyle şeylerle vakit geçiriyoruz ki... İnsanın hayatında en önemli şey ailesi olmalıdır. En değerli... Peki ne kadar vakit ayırabiliyoruz? Sevdiklerimize? Muayene salonunda başımıza ne geleceğinden emin miyiz? Bir daha sevdiklerimizi görebileceğimizden?
Her birimiz sabah işe yetişme teleşıyla koşturuyoruz. Akşam başka hiç bir şey yapmaya dermanı kalmamış et parçaları olarak evlerimize ulaşmaya çalışıyoruz. Terbiye edilmiş, dövülmüş ve kızartılmaya hazır... Ne için? Hayatımızı sürdürebilmek. Peki kaybettiğimiz ve boşa geçen zaman? Yarın bir gün ailenizden çok sevdiğiniz birinin bulutlara gittiği haberini aldığınızda onunla daha fazla vakit geçiremediğiniz için pişmanlık duyar mısınız? Ben duyarım. Ve ne yaparsam yapayım duyacağım gibi hissediyorum. Bu tabiki tercihen yaptığımız bir şey değil, buna mecburuz ama bu beni çok düşündürüyor. Uyku hali gibi yaşamak. Bir ölüm haberi aldığımızda uyanıyor, kendimize gelip gerçeği görüyoruz... Sonra tekrar hayatın ritmine kapılıp unutuyoruz...
Yönetmen: Amy Redford
Çocukluğu sokakta oynayarak geçen şanslı insanlardanım. Sabahtan akşama kadar oyun oynar, sonrasında da tüm mahalle her zaman toplandığımız elektrik direğinin altında buluşur, gitar çalan bizden bir üst jenerasyonu dinlerdik. Bugün onlar sayesinde bir gitar aşığıyım. Üniversite yıllarında boş zamanlarımda gitar mağazasına gidip onları sevip her biriyle konuşacak kadar...
Bu filmle de üniversite yıllarında tanıştım. Hayalleri ertelememenin gerektiğini çok güzel vurgulamış. Yaşam koşulları nedeniyle bu herkes için mümkün olmasa da çok motive edici bir film. Bir şeyi istiyorsanız onun için mücadele etmelisiniz. Ve hayat gerçekten mutlu olmak için çok kısa. Hiç bir şeyi ertelememek gerekiyor.
80'lerde dünyaya gelmiş olanlar için pazar klasiklerinden biri de, neredeyse tüm o dönemin çocuklarına resim yapmayı sevdiren, özendiren, TRT'de sabahları yayınlanan Bob Ross'la "Resim Sevinci" programıdır. O kadar kolay gelirdi ki onu izleyince resim yapmak... Sanırsınız hemen onun gibi dağları ovaları çizebileceksiniz... Öyle basitmişçesine yapar ve anlatırdı ki. Bir pazar sabahı kahvaltıdan sonra bu programı izleyip, gaza gelip resim yapmaya çalıştığımı çok iyi hatırlıyorum. Eminim benim gibi bir sürü çocuk vardır böyle.
Bir boya paletim olmadığından o yaşın verdiği yaratıcılıkla banyodan annemin leğenlerinden birini yürütmüştüm. Tabi yağlı boyamda olmadığından ters çevirdiğim leğene ne kadar sulu boyam varsa sürmüş mahvetmiştim. Ama o an ki hevesimi ve havamı anlatamam. Elimde, arkası sulu boyalarla yıkanmış bir leğen, okulda kullandığım fırça ve duvara bantladığım beyaz kağıtla artık bir ressamdım. Yaptığım şaheserin ünü, bulunduğu kağıdı da aşıp duvarın badanasına kadar ulaştığı için ben annemin hışmına, sanatım da sekteye uğramış olabilir evet. Hatta aynı akşam sobanın yanında o leğenin içinde banyo yapmış da olabilirim. Şampuan gözümü yakarken "Sanatımla iç içeyim" düşüncesiyle avutmuş olabilirim kendimi o leğenin içinde... Ama bunların hepsi bu sempatik bonus kafalı Bob Ross yüzünden... Ona bu hevesin kaynağı olduğu için çok minnettarım. Hala hatırlıyorum bir programında gömleğinin cebindeki sincap'ı besleyişini. Şimdi yok böyle programlar... Hatırlamak isteyenler için buyrunuz...
Gece... Ailenizle birlikte yediğiniz akşam yemeğinin, yemek sonrası televizyon seyrederken yenilen meyve eşliğinde edilen sohbetin ardından, önce yarın okula gidecek olan çocuklar zorla yataklara kışkışlanmış, ardından da siz olanca aile saadetiyle odanıza çekilmişsinizdir... Aniden, ne kadar alışmış olsalar da çocuklarınızda hala ölesiye korku yaratan, sizin ve eşinizin huzurunu neşterle kesen acı bir siren sesi salondaki alarmda yükselir...
Yukarıdaki küçücük kesit malesef benim ailem gibi bir çok "Madenci" ailesi için olağan... Dedem de babam da maden işçisiydi benim. Belki en zoru değil ama, dünyanın en zor işlerinden biri madencilik. Her sabah eşinizle ve çocuklarınızla helalleşerek işe gitmek? Her defasında "Acaba bu kez dönebilecek miyim?" diye düşünerek? Çok ama çok zor...
Babamın hakkını hiç bir zaman ödeyemem. Evet çok sancılı dönemlerimiz oldu ama yaşım ilerledikçe onun yaptığı fedakarlıkları daha iyi anlamaya başladım. Babam günde en az 16 saat çalışırdı ve bunu aralıksız 30 yıl (tatilsiz) yaptı. Önceleri hiç düşünmediğim şeyler şimdi resmen tokat atıyorlar bana... Öyle boktan bir cilvesi vardı ki hayatın, Babam işten geldiğinde biz çoktan uyumuş olurduk, biz uyandığımızdaysa babam çoktan gitmiş... Ödediği bedelin, çocuklarını uyandırmadan sevmek olduğunu o zamanlar göremiyor insan. Bir çok maden işçisi için eminim ki bu böyle. Çocuklarının, ailelerinin geleceğini yerin 600 metre altında kazıyarak çıkarmak... Babam yer üstü görevlisiydi. En azından bu konuda içimiz rahattı ama dedem hem yer altı, hem de bir göçük olduğunda görevli olan kurtarma ekibindeydi. Yukarıdaki siren hala anneannemin kulaklarında çınlar...
Bugün 4 Aralık "Dünya Madenciler Günü". Her gün o potansiyel mezara girip, saatler sonra çıkmayı başarıp gün ışığını tekrar görebilmek... Alın teriyle ıslanmış yüzünde kömür izleri ve siyah gözyaşlarıyla...
Ben Zonguldak'lıyım. Bir Madenci çocuğuyum. Bununla gurur duyuyor ve tüm madencilerin bu gününü kutluyorum...
Bugün 3 Aralık Dünya Engelliler Günü. Mantık olarak engelli vatandaşların toplumdaki yerini insanlara hatırlatmak (malesef), insanların farkındalığını arttırmak için iyi bir gün. Ama vicdani açıdan kabullenemediğim bir gün. Nedir engel? Kolunu kaybetmiş? Bacağını kaybetmiş? Zeka geriliği? Tekerlekli sandalyeye mahkum?... Bunların hiç biri engel değil. Nasıl değil? Eğer toplum gerçekten bu konuda bilinçli olsa, gerektiği gibi hareket etse bunlar birer engel olmaz. Başlakta da ifade ettiğim gibi bence gerçek engel düşüncelerimizde. Eğer engelli olarak görülüp toplum dışına itilen o kolunu kaybetmiş, bacağını kaybetmiş ya da tekerlekli sandalyeyle hayatını sürdürmek zorunda kalan insan, yaşananlara verilmesi gereken tepkileri veriyor ve gösterilmesi gereken saygıyı gösteriyorsa asıl engelli bu şekilde davranamayanlardır. Biz, tekerlekli sandalyeyle yaşamak zorunda kalan insanların kaldırıma çıkması için yapılan rampanın orta yerine elektrik direği diken bir milletiz. Ama hükümete baksanız bugün televizyonlara çıkıp "Engelli vatandaşlarımız bizim her şeyimiz" diye oy yalakalığı yaparlar. Eğer bir otobüste zihinsel engelli olarak nitelendirilen insan, bir yaşlıya yer vermek için en arka taraftan yırtınıyorsa ve öndeki gencimiz elinde telefon bu durumu umursamıyorsa, kimse kusura bakmasın asıl engelli sensin telefonu içine kaçasıca kardeşim... Engelli olarak nitelendirilen "Down Sendromlu" o güzel insanların o kadar güzel kalpleri, o kadar saf sevgileri ve iyi niyetleri var ki... Onları gördükçe ben kendimi engelli hissediyorum...
Kendini yüksekte gören bir insanın gözünden düşmek kadar çarpıcı ve zor gözlerimi aralamaya çalışmak... Mahalle maçı esnasında top bahçeye kaçtığında pencereyi tıklatarak annemden su isteyip ve top gelene kadar suyu içip sahaya dönebilmenin telaşıyla paralel yatakta doğrulup dengemi sağlamaya çalışmak... Günün ilk aynaya bakışında gözlerimin etrafında gördüğüm geceden kalma şeritsel morluklar aynı günün gazetesinin 3. sayfa haberlerinden birini okumak gibi... Gün içinde çok az aynaya bakanlardanım. Kendimle çok sık karşılaşmayı ve muhattap olmayı sevmiyorum. Merhaba merhaba... O kadar... Oysa her sabah programında en az 3 kere söylenir güne gülümseyerek başlayın diye. Aynaya bakarken aklıma bu geldiğinde, söylendiği gibi gülümsemek yerine neden en az 3 kere söylendiğini, izleyenlerin salak mı olduğunu düşünüyorum. Bu istisnalar hariç her sabah oluyor. Ama benim gülümsemem biraz farklı... Ölüm anında saniyenin bilmem kaçta biri kadar bir sürede her insanın mutlaka gülümsediği söylenir. Ne kadar bilimseldir ya da norveçli balıkçılar da onaylamış mıdır bilmiyorum ama benim gülümsemem tam olarak buna benziyor. İntihara karar vermek intihar etmekten daha zor bir süreçtir. Ama uçurumun kenarına geldiğinizde yer çekime teslim olmaya ramak kala yüzünüzde oluşacak küçücük bir gülümseme her şeye inat, asi bir gülümsemedir... Hayatımı idame ettirmek için çalıştığım lunaparkta her gün kendimi idam ediyorum aslında... Birazdan bir öncekinden farksız, daha da öncekinden belki biraz daha farksız bir gün daha başlayacak. Ben tamamen aynadakinin yalancısıyım. Koca evin yalnızca koridorunu ve banyosunu kullanan ben işe gitmek için her gün kıta değiştiriyorum. Bir nevi insanın İstanbul'la arasını yapan çöpçatan vapurlarla... Her sabah istemedikleri, mutsuz oldukları işlerine giden insanların arasından geçerek... Yüzüme aynadaki gülümsememi bantlayarak...
Yeni bir düzenlemeyle okullara kıyafet serbestliği getirildi. Ne kadar güzel, ne kadar özgürüz değil mi? Hükümetteki badem bıyıklı kıllı zihniyetin son bombası efendim. Bu serbestliği getirmekte tek bir amaçları var fakat bunun nelere yol açabileceği hakkında hiç bir fikirleri yok. Belki de fikirleri de var ama umurlarında değil. "Bugün ne giysem" programındaki stresi ilkokul çağına taşımanın mantığı nedir? Gelir seviyesi farklı olan insanların çocukları arasında gruplaşma yaratacak bir ortam hazırlamanın mantığı nedir?
Bu yeni düzenlemeyle ulaşılmak istenen tek hedef öğrencilerin okullarda kapanmasını sağlamaktır.
Öyle güzel de zemin hazırlamışlar ki... Siz ilkokulda başı kapalı bir öğrenci görüp tepki gösterdiğinizde "E sizin çocuğunuzun da kıyafeti serbest?" diyebilecekler. Kendilerini garantiye alıyorlar bir anlamda. Ağza bal çalma resmen. "Erkek öğrencilerin saç uzunluğu da serbest"... Lutfettiniz... Saygının saç uzunluğuyla ölçülmediğini yeni anlayıp, uzun saçlı öğrencilere "Bu ne saygısızlık!" diye tepki göstermenin, cezalandırmanın saçma olduğunu yeni mi fark ettiniz? Ve bunu da amacınıza meze yapıyorsunuz?
Eğri oturup doğru konuşalım arkadaşım... Olan var olmayan var. Asgari ücretle geçinip çocuğunun okul ihtiyaçlarını kıt kanaat karşılamaya çalışan var... Sen kıyafeti serbest bıraktığında bu çocuklar "Şu ne giymiş?", "Markası neymiş" gibi aptal saptal gruplaşmalara ve birbirlerini yargılamaya başlayacaklar. Kişiliklerinin oluşmaya başladığı bir dönemde çocukları böyle bir ortama mı sokacaksınız? Olayın bambaşka bir yönü de var. Okul üniforması bir anlamda öğrenci kimliğidir. Şöyle ki; yarın okul çevresinde olumsuz bir davranışta bulunsa biri, okuldan kaçsa ve girmemesi gereken ortamlara girse, tam tersi okula girmemesi gereken insanlar girse bunları nasıl ayırt edeceksiniz? Okulda bir öğretmene gıcık olsa bir ergen ve kısmen genç gösteren bir tanıdığına şikayet etse... O da cebinde bıçak gelse okula ve öğretmeni bıçaklayıp aklısıra intikam alsa... O kişinin okula girerken öğrenci olmadığını kim bilecek? Öğretmenler; çocuklar aydınlansın diye uğraşıp, zihinlerini açmaya uğraşırken kimileri tam tersine başlarını da kapatmaya çalışıyor!
Kimse kusura bakmasın! Bir eğitim kurumuna başörtüyle girme serbestliğinin her zaman karşısındayım! Her yönüyle saçma sapan bir uygulama ve asıl amaç başka... Umarım gereken tepki gösterilir ve insanlar bu yanlışa düşmezler...
Üniversite yıllarında klasik bir ev arkadaşlarıyla film izleme gecesinde tanıştım bu filmle. Zaten genlerimizde devrimci bir ruh, üzerimizde Deniz Abi'mizden kalma yeşil parka olduğundan çabucak ısınmıştık filme. Filmde çok başarılı noktalar var gerçekten fakat burda bahsedersem izleme zevkinizi mahvetmekten korkuyorum. Ama izledikten sonra yorum bölümünde üzerne konuşmak isterseniz beklerim. Üç gencin kendi arayışlarında keşfettikleri bir çok gerçekliğe tanık olmak çok güzel. Hatta bir çok gerçek tokat etkisi yaratıyor. Çok seveceğinizi düşünüyorum.
İnsanların bir başkasını kılık kıyafetine göre yargılamasına çok başarılı bir örnek. Gerçekten çok üzücü ve düşündürücü. Eskiden de böyle miydi, zamanla daha da mı arttı bu hale gelindi bilmiyorum ama insanlar ambalajdan başka hiç bir şeye önem vermez hale geldi...
Her zaman böyle mavi bir karanlığa ve seslere bulanmış halde yalnız başıma değildim. En azından bu kadar değil. Benim kadar normal biri daha bu sesleri, bu soğuk koridor taşlarını ve banyodaki anlamsız uğultuları paylaşıyordu. Ama gitti. Giderken eşyaları almak ne garip... Bana kalan yalnızca bir tarafı kırık çekyat, sadece TRT-1'i gösteren çük ekran televizyon ve kavga ederken kullanmaya çalıştığımız saygı çerçevesi...
Kapının üzerindeki gözetleme deliğinden belli aralıklarla ışık sızıyor içeri. Odak noktası gözbebeğime denk geldiğinde gecelerim daha karizmatik geçiyor. Ya da ben ancak bu şekilde avutabiliyorum aynadakini. "Yalnızlık Allah'a mahsustur" sözüne inanıp bu kadar yalnızlığın ardından kendini Tanrı sanan bir delinin gerçeği anladığındaki salya sümük haliydi aslında aynadan yansıyan. Zordur ölüme mahkum bir hastaya ya da bir idam mahkumuna öleceğini söylemek. Her ikisi de bilir aslında neler olabileceğini ama yine de yüzlerini kapattıkları ellerinin, parmaklarının arasından izlemeye devam ederler... Ölüm. Belli bir yaşıma kadar ölümün nasıl koktuğunu ve ne renk olduğunu düşündüm. Yıllarca bir çok düşüncemin değişmesine, beklentimin beni yanıltmasına tanık oldum ama emin olduğum bir şey vardı... Ölüm asla kırmızı değildi.
Bazen neden hep koridorun aynı yerini kullandığımı sorguluyorum. Çünkü yer değiştirmek rahatlatır insanı. Yastığın soğuk tarafına denk gelip ferahlamak gibi. Ama ferahlayamıyorum. İçimde bir karanlık. Gol attığında göstermek için formasının altındaki t-shirt'e sevdiğinin adını yazan ancak hiç bir zaman gol atma fırsatı yakalayamayan bir defans oyuncusunun hüznü ve kulaklarımda Sadri Alışık'ın "Bu da mı gol değil?" feryadı...
Hani televizyonda kanal kanal gezerken hiç bir şey bulamayıp sıkıntıdan patlarız ya? Tam o an bir kanalda çok sevdiğimiz bir programa ya da film'e denk geliriz ama son saniyeleridir ve biter... İnsanda biraz şans olacak hocam. Çok istemiyorum, o ütopik olur zaten. Ama bu kadar da üst üste gelmez ki...
Geçen akşam iş çıkışı eşimle telefonda konuşuyoruz... Süper Loto'nun devrettiğini ve ikramiyenin çok büyük olduğunu anlatırken bir biletçinin yanında geçtiğimi fark ettim. Dedim ki "Hatun oynasak mı?" Çünkü artık belli ki illa bir yerden para çıkması lazım ki istediklerimizi yapabilelim. O da gaza geldi ve "Hadi oynayalım dedi." İkimiz de Kadir Gecesi doğma ihtimalini yarım puanla kaçırıp muhteşem şanslı insanlar olarak dünyaya geldiğimiz için, bir baktık ki o devreden loto çoktan çekilmiş, talihlisi kayseri'ye yatırım yapmaya başlamış bile... Satıcı adam da dalga geçer gibi hatta "Aldın mı?" der gibi kazı kazan uzattı elime... Oynamayız çıkmaz, Oynamaya yelteniriz çoktan çekilmiştir... Bu kadar şans olur mu ya? Eşimden bir örnek her şeyi çok net ortaya koyuyor... Üniversitede imza kağıdı dolaşırken sana sıra geldiğinde tükenmez kalem biter mi ya? Hani sokaktaki elektrik kablosuna sıralanan kuşların altında 7/24 bekleyim sıçtırsak kafamıza yine bizden bi bok olmaz. Kalem tükendi oğlum düşün...
Bir çocuğun hayalini esir edemezsiniz. Bir çocuğun hayaline paha biçemezsiniz. Ve bir çocuğun hayalini yok edemezsiniz...
"Bu sabah güneş neden gelmedi?" diye sorar ve onların üzerine yağmur gibi bomba yağdıran savaş uçaklarını masal kahramanına dönüştürüp anlatmak düşer annesine. Televizyonlarında akşam yemeğinden sonra tok karna izledikleri bir ketçap reklamı değildi etrafındaki ağzından kan damlayan insanlar. Ve yerleri belli olur diye hiç bir zaman gözlerinden daha renkli bir uçurtması olmadı o'nun.
Bir çocuğun masumiyetini gizleyemezsiniz. Bir çocuğu akıl almaz hırslarınıza alet edemezsiniz. Bir çocuğun gözünden boncuk boncuk dökülürseniz; KATİLSİNİZ!
İçine ruh üflenmiş, bir şekilde hayat bulmuş her canlı sevilmeyi hak eder. Öyle bir video'ya rastladım ki, duygusal bir kırılma yaşadım resmen. Fazla yorum yapmak istemiyorum ama izlerseniz yorumlarınızı bekliyorum...
Böyle haberler duydukça artık dibe vurmuş umutlarım yeniden canlanıyor. Çünkü tabir-i caizse boka sarmış bir ortamda, kapitalizme kucak dansı yaparak yaşadığımız bir dönemde bu tarz hareketler 10 numaralı formayı hak ediyor. İçimde hala küçücük bir umut olmasını haklı çıkarıyor. Sinema tarihinin usta isimlerinden Ken Loach Toronto Film Festivali tarafından verilen "Yaşam Boyu Onur" ödülünü reddetti. Bu reddedişin sebebini ise yönetmenin resmi açıklamasından öğreniyoruz;
"Büyük bir üzüntü ile bana Torino Film Festivali tarafından layık görülen ödülü red etmek zorundayım, bu ödülü kendim ve filmlerimiz için çalışanlar adına almaktan onur duyardım. Festivaller Avrupa ve dünya sinemasını yaymak adına büyük bir rol oynuyorlar ve Torino sinemaya olan tutkusu ve aşkı ile bunun belirgin ve iyi bir örneği olarak kendini göstermektedir. Ancak şu anda ciddi bir sorun söz konusu, konu bazı hizmetlerin şirketlerce dışarıya ihale yoluyla verilmesi ve düşük ücretli işçilerin çalıştırılması ile ilgili. Her zamanki gibi bunun sebebi daha az ücret ödemek. Bazı hizmetleri karşılamak için ihaleyi alan şirket çalışanların maaşlarını düşürüyor ve çalışan adedinde kesintiye gidiyor olmasıyla alakalı. Bu toplum içinde çatışma yaratan bir reçetedir. Bu durumun bütün Avrupa’da mevcut olması kendisinin kabul edilebilir bir hareket olması anlamına gelmez. Torino’da Ulusal Sinema Müzesi*’nin temizlik ve güvenlik hizmetleri Rear adlı kooperatife verilmiş durumda. İlk olarak maaşlarda kesinti yapıldı ardından çalışanlar bundan şikayetçi oldular ve böylelikle kötü davranmaya ve korkutulmaya maaruz kaldılar. Bir çok kişi işten atıldı. Düşük maaş alanlar, zor durumda olanlar, işlerinden oldular, sebebi ise maaşlarında yapılan kesintiye karşı çıkmalarıydı. Pek tabii ki bizim için başka bir ülkede neler olduğunu anlayabilmek pek de kolay değil, kendi ülkemizden farklı çalışma şartlarının olduğunu da hesaba katarsak, ancak bu temel etkenlerin açık olmadığı anlamına gelmiyor. Bu noktada hizmetleri ihaleye vermiş olan yapı bu duruma göz kapayamaz, her ne kadar bu kişiler bu hizmeti bir dış kooperatif aracılığı ile gerçekleştiriyor olasalar bile kendisi için çalışan kişilere karşı sorumlu olmalı. Müzenin bu durumda çalışanlar ve onların bağlı oldukları sendika ile iletişime geçmesini, işten çıkarılan çalışanların tekrar işe alınışını güvence altına almasını ve hizmetleri dış kooperatiflere verme fikrini bir daha düşünmesini bekliyorum. Toplumun zayıf olan bireylerinin sorumlu olmadıkları bir iktisadi buhranın faturasını ödemesini doğru bulmuyorum. Bu konuyla ilgili ‘Bread and Roses’ adlı bir film gerçekleştirdik. Nasıl olur da kendi hakları için mücadele eden ve bu sebepten dolayı işlerinden olan çalışanların dayanışma çağrısını duymazlıktan gelirim? Bu ödülü kabul etmek ve bir kaç küçük eleştiri ile durumu geçiştirmek zayıf ve iki yüzlü bir davranış olurdu. Beyaz perdede belirli bir duruşa sahip olup öte yandan diğer ortamlarda faklı tutumlarla bu duruşa ihanet edemeyiz.
Bu sebeple her ne kadar derin bir şekilde üzgün olsam da bu ödülü red etmek zorundayım."
Ken Loach 21 Kasım 2012
*Ulusal Sinema Müzesi aynı zamanda Torino Film Festivali'ni organize eden kurumdur.
Yönetmenler: Fruit Chan, Takashi Miike, Chan-wook Park
Memleketim Zonguldak'ta o zamanlar sadece 1 tane sinema vardı ve oraya sanat filmi olarak tabir edilen hiç bir film gelmezdi. Bir gün arkadaşımla sinemanın önünden geçerken daha önce fragmanını ya da başka herhangi bir tanıtımına rastlamadığımız bu filmi gördük. Merak edip girdik ve hiç şaşırmadığımız üzre salon bomboştu. 1-2 kişi belki... Filmden çıktığımızda bizim oralara yanlışlıkla geldiğine inandığımız filmden aşırı derecede etkilenmiştik. Öncelikle söylemeliyim ki Uzak Doğu Sineması'nı sevmeyenlerdenim. Ama bir kaç filmle birlikte bu filmin yeri ayrı. Film sizi korkutmuyor, germiyor, sadece rahatsız ediyor. Ve çok başarılı bir biçimde rahatsız ediyor. Bunu yaparken insanların saçma sapan takıntılarına da çok güzel giydiriyor. Uzak Doğu Sineması'nın 3 farklı korku yönetmeninin birbirinden bağımsız 3 filmi. Her biri aşağı yukarı 40'ar dakikalık ve etkisini uzun süre üzerinizden atamayacağınız cinsten...
Tik tak tik tak... Hayatımdaki en istikrarlı şey saat sanırım. Beni utandırırcasına hiç kendini ve üslubunu bozmadan yıllardır buralara kadar geldi. İnsanda biraz da şans olacak ama. Çoğumuz diğer spermlerle yaptığımız yarışı kazanmanın rehavetine kapılıp mücadeleyi bırakıyoruz. Belki de bundandır başarının istikrarsızlığı...
Etrafım benim gibi yaşamdan elini eteğini çekmiş, pistteki dansı kenardan izleyenlerle dolu. Ben bir parktaki bank nöbetçisi, nöbetçi kızkulesi muhafızı, gece sona erip, son kişi çığlık attığında, dönmedolabın altındaki eğlence kırıntılarını temizleyen lunapark temizlikçisiyim. Pistte olmasa da çoğunuzun aksine rüzgarla dans edebiliyorum. İşimi yaparken hem de. İnsanların haykırdıklarını, kendilerine bile söyleyemedikleri itiraflarını fısıldıyor rüzgar kulağıma. Tüylerim diken diken...
Evimi, sesleri özledim. Belki de bu nedenle eğlenemiyorum. Çikolata fabrikasında çalışan biri için kakao ya da çikolata krizi ne ifade ediyorsa eğlence de benim için o... Katılamıyorum. Tüm haftanın zihinsel yorgunluğunu buradaki çeşitli oyuncaklarla atmaya çalışan insanların arasında karışamıyorum. İşin mutfağında olduğum için çarpışan arabaların çarpışmalarındaki yapmacıklık gülümsemelerimdeki sahiciliği örtüyor bir dantel gibi. Benim ödediğim bedel de bu. Dövüş pistine en güzel açıdan bakan bir beleş tepedeki bankta oturan en hevessiz izleyici. Aşağıdaki hayatta birbirini parçalayan, kan görmekten zevk alanları izlemekle cezalandırılan...
Ne güzel söylemiş Mazhar abi? "Üzerime yüreğimden başka bir muska takmadan..." Çoğumuz tembelliklerimizi saklayacak maskeler, korkularımızı bağlayabileceğimiz uzunlukta hurafeler arıyoruz. Yaptığım şey hala sesleri dinlemek. Sesleri yaşamak. Tanrı tarafından uykusuzlukla cezalandırılan birinin uyku için muska takmasına nasıl da gülüyolardır yukarıda... İnsanların planları Tanrı'yı gülümsetirmiş.
Evimdeyim. Sırt üstü buz gibi taşına uzandığım koridorum gözümde tütüyor. Uzanıyorum. Soğukluk ruhumla buluşuyor. Gözümden bir damla yaş süzülürken donuyor yanağımda. Koridor sessiz... Koridor gürültülü... Özlemişim...
Bu sabah nispeten olumlu sayılabilecek bir haberle uyandık... Artık ne kısa dönem, ne uzun dönem askerler operasyonlara gönderilmeyecek, sadece profesyonel askerler gönderilecekmiş. Bildiğim kadarıyla acemi birliklerinde aldıkları eğitim çok az olduğundan kısa dönemler bir kaç yıldır zaten operasyonlara gönderilmiyordu. Uzun dönem askerlerimizin eğitimi bile dağlarda savaşmak için yetersiz aslında. Pkk'lı orospu çocukları o dağları karış karış avcunun içi gibi biliyorken biz 3-5 ay eğitimle askerlerimizi oraya savaşa gönderiyorduk. En azından bu yeni düzenlemeyle milletvekili ya da bakan çocuklarının kayırılması sonucu sadece gariban analarının gözyaşı dökmesi biraz olsun azalır diye umuyorum. Ama benim derdim başka...
Her zaman savunduğum bir şey var. Eğitim çok ama çok küçük yaşlarda başlar ve belli bir süreden sonra yırtınsanız da bazı şeyleri değiştiremezsiniz. Bu nedenle yapılması gereken, getirilmesi gereken çok önemli bir uygulama var bana göre. Bir çocuk "Oyuncak Tabanca"'yla oynarsa, ondan barış beklemeyin. Silah namına ne varsa oyuncak olarak yasaklanmalı. Bir çocuğun oyuncak silahla oynaması ne demektir ya? Şiddet eğilimine olanak sağlayan, bilinç altında oluşturan, şiddeti öğreten unsurların en önemlisi. Çünkü "Çocuk oynarken öğrenir." Bu evrensel bir kuraldır. Reyting uğruna, biraz daha para kazanma uğruna televizyonlarda yayınladığınız şiddet barındıran tüm içerikler elektrik süpürgesini gölgede bırakırcasına o çocukların hepimizinkinden taze beyinleri tarafından çekiliyor ve siz bir kaç yıl sonra aynı çocuğu bir gazetenin 3. sayfasında karısını bilmem kaç yerinden bıçaklamış halde ya da Flaş Tv'nin herhangi bir programında görebiliyorsunuz. Var mı öyle yürekli olan? Var mı çıkıp oyuncak silah ne varsa yasakladım diyebilen? Yiyen?
Biz böyle bir toplumuz çünkü. Çünkü biz ne düğünleri doğru düzgün kutlamasını, ne de bir maç galibiyetine sevinmeyi becerebiliriz. Sevincimiz ne oranda büyükse zaiyatımız da o oranda büyüktür bizim. Ölürüz biz sevinirken... Öldürürüz. Çünkü Türküz biz. Ne de olsa At, Avrat, Silah ekolünden geliyoruz. Ne demekmiş silahsızlanmak, barış...
Bugün duyduğum bir haberse beni daha da mutlu etti. Fethiye ve Bodrum'da yapılan bir uygulamada oyuncak tabancasını getiren çocuğa kitap veriyorlarmış. "Oyuncak silahı getir kitabı al" kampanyasıymış. Bugüne kadar daha güzel bir kampanya duymadım. Her ilde olması gerekiyor. Acilen...
Bilmiyorum bir gün görebilir miyim böyle bir uygulama ama eğer gerçekten isteniyorsa, yalnızca güzellik yarışmalarında aptal sarışınların hedefleri olarak bildirdikleri bir şey değilse "Dünya Barışı", eğiterek, ve çocukla başlayarak ulaşılabileceğini düşünüyorum. Ben askerlik dışında elime silah almadım. Ve çoğu insanın aksine bununla GURUR duyuyorum...
Yönetmen: Laurent Tirard
İnsanların olduklarından farklı görünme çabalarıyla dalga geçen ve aynı zamanda bunun saçmalığını da vurgulayan eğlenceli bir Fransız kara mizah örneği. Filmlerle ilgili spoiler vermeyi sevmiyorum. Ama gayet keyifli zaman geçirebileceğinizi söyleyebilirim. Çocuklarla film çekmenin zorluklarını çok iyi bilen biri olarak, böylesine bir kadroyla başa çıkmayı başarmış ekip alkışı hak ediyor bence. Ve çocular... Çok doğal ve güzel oyunculuk sergilemişler...