Sayfalar

29 Kasım 2012 Perşembe

Bugün Ne Giydirsem?(!)

Yeni bir düzenlemeyle okullara kıyafet serbestliği getirildi. Ne kadar güzel, ne kadar özgürüz değil mi? Hükümetteki badem bıyıklı kıllı zihniyetin son bombası efendim. Bu serbestliği getirmekte tek bir amaçları var fakat bunun nelere yol açabileceği hakkında hiç bir fikirleri yok. Belki de fikirleri de var ama umurlarında değil. "Bugün ne giysem" programındaki stresi ilkokul çağına taşımanın mantığı nedir? Gelir seviyesi farklı olan insanların çocukları arasında gruplaşma yaratacak bir ortam hazırlamanın mantığı nedir?

Bu yeni düzenlemeyle ulaşılmak istenen tek hedef öğrencilerin okullarda kapanmasını sağlamaktır.
Öyle güzel de zemin hazırlamışlar ki... Siz ilkokulda başı kapalı bir öğrenci görüp tepki gösterdiğinizde "E sizin çocuğunuzun da kıyafeti serbest?" diyebilecekler. Kendilerini garantiye alıyorlar bir anlamda. Ağza bal çalma resmen. "Erkek öğrencilerin saç uzunluğu da serbest"... Lutfettiniz... Saygının saç uzunluğuyla ölçülmediğini yeni anlayıp, uzun saçlı öğrencilere "Bu ne saygısızlık!" diye tepki göstermenin, cezalandırmanın saçma olduğunu yeni mi fark ettiniz? Ve bunu da amacınıza meze yapıyorsunuz?

Eğri oturup doğru konuşalım arkadaşım... Olan var olmayan var. Asgari ücretle geçinip çocuğunun okul ihtiyaçlarını kıt kanaat karşılamaya çalışan var... Sen kıyafeti serbest bıraktığında bu çocuklar "Şu ne giymiş?", "Markası neymiş" gibi aptal saptal gruplaşmalara ve birbirlerini yargılamaya başlayacaklar. Kişiliklerinin oluşmaya başladığı bir dönemde çocukları böyle bir ortama mı sokacaksınız? Olayın bambaşka bir yönü de var. Okul üniforması bir anlamda öğrenci kimliğidir. Şöyle ki; yarın okul çevresinde olumsuz bir davranışta bulunsa biri, okuldan kaçsa ve girmemesi gereken ortamlara girse, tam tersi okula girmemesi gereken insanlar girse bunları nasıl ayırt edeceksiniz? Okulda bir öğretmene gıcık olsa bir ergen ve kısmen genç gösteren bir tanıdığına şikayet etse... O da cebinde bıçak gelse okula ve öğretmeni bıçaklayıp aklısıra intikam alsa... O kişinin okula girerken öğrenci olmadığını kim bilecek? Öğretmenler; çocuklar aydınlansın diye uğraşıp, zihinlerini açmaya uğraşırken kimileri tam tersine başlarını da kapatmaya çalışıyor!

Kimse kusura bakmasın! Bir eğitim kurumuna başörtüyle girme serbestliğinin her zaman karşısındayım! Her yönüyle saçma sapan bir uygulama ve asıl amaç başka... Umarım gereken tepki gösterilir ve insanlar bu yanlışa düşmezler...

28 Kasım 2012 Çarşamba

Die Fetten Jahre Sind Vorbei (The Edukators, Eğitmenler) - 2004

Yönetmen: Hans Weingartner

Üniversite yıllarında klasik bir ev arkadaşlarıyla film izleme gecesinde tanıştım bu filmle. Zaten genlerimizde devrimci bir ruh, üzerimizde Deniz Abi'mizden kalma yeşil parka olduğundan çabucak ısınmıştık filme. Filmde çok başarılı noktalar var gerçekten fakat burda bahsedersem izleme zevkinizi mahvetmekten korkuyorum. Ama izledikten sonra yorum bölümünde üzerne konuşmak isterseniz beklerim. Üç gencin kendi arayışlarında keşfettikleri bir çok gerçekliğe tanık olmak çok güzel. Hatta bir çok gerçek tokat etkisi yaratıyor. Çok seveceğinizi düşünüyorum.

İyi Seyirler.









Filmin Fragmanı;



Ye Kürküm Ye!..

İnsanların bir başkasını kılık kıyafetine göre yargılamasına çok başarılı bir örnek. Gerçekten çok üzücü ve düşündürücü. Eskiden de böyle miydi, zamanla daha da mı arttı bu hale gelindi bilmiyorum ama insanlar ambalajdan başka hiç bir şeye önem vermez hale geldi...



26 Kasım 2012 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#6

Her zaman böyle mavi bir karanlığa ve seslere bulanmış halde yalnız başıma değildim. En azından bu kadar değil. Benim kadar normal biri daha bu sesleri, bu soğuk koridor taşlarını ve banyodaki anlamsız uğultuları paylaşıyordu. Ama gitti. Giderken eşyaları almak ne garip... Bana kalan yalnızca bir tarafı kırık çekyat, sadece TRT-1'i gösteren çük ekran televizyon ve kavga ederken kullanmaya çalıştığımız saygı çerçevesi...

Kapının üzerindeki gözetleme deliğinden belli aralıklarla ışık sızıyor içeri. Odak noktası gözbebeğime denk geldiğinde gecelerim daha karizmatik geçiyor. Ya da ben ancak bu şekilde avutabiliyorum aynadakini. "Yalnızlık Allah'a mahsustur" sözüne inanıp bu kadar yalnızlığın ardından kendini Tanrı sanan bir delinin gerçeği anladığındaki salya sümük haliydi aslında aynadan yansıyan. Zordur ölüme mahkum bir hastaya  ya da bir idam mahkumuna öleceğini söylemek. Her ikisi de bilir aslında neler olabileceğini ama yine de yüzlerini kapattıkları ellerinin, parmaklarının arasından izlemeye devam ederler... Ölüm. Belli bir yaşıma kadar ölümün nasıl koktuğunu ve ne renk olduğunu düşündüm. Yıllarca bir çok düşüncemin değişmesine, beklentimin beni yanıltmasına tanık oldum ama emin olduğum bir şey vardı... Ölüm asla kırmızı değildi.

Bazen neden hep koridorun aynı yerini kullandığımı sorguluyorum. Çünkü yer değiştirmek rahatlatır insanı. Yastığın soğuk tarafına denk gelip ferahlamak gibi. Ama ferahlayamıyorum. İçimde bir karanlık. Gol attığında göstermek için formasının altındaki t-shirt'e sevdiğinin adını yazan ancak hiç bir zaman gol atma fırsatı yakalayamayan bir defans oyuncusunun hüznü ve kulaklarımda Sadri Alışık'ın "Bu da mı gol değil?" feryadı...

Gece uzun, gece yalnız, gece karanlık...

Uyumuyorum.

25 Kasım 2012 Pazar

İnsanda Biraz Şans Olacak...

Hani televizyonda kanal kanal gezerken hiç bir şey bulamayıp sıkıntıdan patlarız ya? Tam o an bir kanalda çok sevdiğimiz bir programa ya da film'e denk geliriz ama son saniyeleridir ve biter... İnsanda biraz şans olacak hocam. Çok istemiyorum, o ütopik olur zaten. Ama bu kadar da üst üste gelmez ki...

Geçen akşam iş çıkışı eşimle telefonda konuşuyoruz... Süper Loto'nun devrettiğini ve ikramiyenin çok büyük olduğunu anlatırken bir biletçinin yanında geçtiğimi fark ettim. Dedim ki "Hatun oynasak mı?" Çünkü artık belli ki illa bir yerden para çıkması lazım ki istediklerimizi yapabilelim. O da gaza geldi ve "Hadi oynayalım dedi." İkimiz de Kadir Gecesi doğma ihtimalini yarım puanla kaçırıp muhteşem şanslı insanlar olarak dünyaya geldiğimiz için, bir baktık ki o devreden loto çoktan çekilmiş, talihlisi kayseri'ye yatırım yapmaya başlamış bile... Satıcı adam da dalga geçer gibi hatta "Aldın mı?" der gibi kazı kazan uzattı elime... Oynamayız çıkmaz, Oynamaya yelteniriz çoktan çekilmiştir... Bu kadar şans olur mu ya? Eşimden bir örnek her şeyi çok net ortaya koyuyor... Üniversitede imza kağıdı dolaşırken sana sıra geldiğinde tükenmez kalem biter mi ya? Hani sokaktaki elektrik kablosuna sıralanan kuşların altında 7/24 bekleyim sıçtırsak kafamıza yine bizden bi bok olmaz. Kalem tükendi oğlum düşün...

Hayırlısı tabi her şey...

24 Kasım 2012 Cumartesi

Ve Renkler Kanıyor...

Bir çocuğun hayalini esir edemezsiniz. Bir çocuğun hayaline paha biçemezsiniz. Ve bir çocuğun hayalini yok edemezsiniz...

"Bu sabah güneş neden gelmedi?" diye sorar ve onların üzerine yağmur gibi bomba yağdıran savaş uçaklarını masal kahramanına dönüştürüp anlatmak düşer annesine. Televizyonlarında akşam yemeğinden sonra tok karna izledikleri bir ketçap reklamı değildi etrafındaki ağzından kan damlayan insanlar. Ve yerleri belli olur diye hiç bir zaman gözlerinden daha renkli bir uçurtması olmadı o'nun.

Bir çocuğun masumiyetini gizleyemezsiniz. Bir çocuğu akıl almaz hırslarınıza alet edemezsiniz. Bir çocuğun gözünden boncuk boncuk dökülürseniz; KATİLSİNİZ!


23 Kasım 2012 Cuma

Duygusal Kırılma...


İçine ruh üflenmiş, bir şekilde hayat bulmuş her canlı sevilmeyi hak eder. Öyle bir video'ya rastladım ki, duygusal bir kırılma yaşadım resmen. Fazla yorum yapmak istemiyorum ama izlerseniz yorumlarınızı bekliyorum...



Ken Loach... Adamsın!

Böyle haberler duydukça artık dibe vurmuş umutlarım yeniden canlanıyor. Çünkü tabir-i caizse boka sarmış bir ortamda, kapitalizme kucak dansı yaparak yaşadığımız bir dönemde bu tarz hareketler 10 numaralı formayı hak ediyor. İçimde hala küçücük bir umut olmasını haklı çıkarıyor. Sinema tarihinin usta isimlerinden Ken Loach Toronto Film Festivali tarafından verilen "Yaşam Boyu Onur" ödülünü reddetti. Bu reddedişin sebebini ise yönetmenin resmi açıklamasından öğreniyoruz;

"Büyük bir üzüntü ile bana Torino Film Festivali tarafından layık görülen ödülü red etmek zorundayım, bu ödülü kendim ve filmlerimiz için çalışanlar adına almaktan onur duyardım.
Festivaller Avrupa ve dünya sinemasını yaymak adına büyük bir rol oynuyorlar ve Torino sinemaya olan tutkusu ve aşkı ile bunun belirgin ve iyi bir örneği olarak kendini göstermektedir.
Ancak şu anda ciddi bir sorun söz konusu, konu bazı hizmetlerin şirketlerce dışarıya ihale yoluyla verilmesi ve düşük ücretli işçilerin çalıştırılması ile ilgili.
Her zamanki gibi bunun sebebi daha az ücret ödemek. Bazı hizmetleri karşılamak için ihaleyi alan şirket çalışanların maaşlarını düşürüyor ve çalışan adedinde kesintiye gidiyor olmasıyla alakalı.
Bu toplum içinde çatışma yaratan bir reçetedir. Bu durumun bütün Avrupa’da mevcut olması kendisinin kabul edilebilir bir hareket olması anlamına gelmez.
Torino’da Ulusal Sinema Müzesi*’nin temizlik ve güvenlik hizmetleri Rear adlı kooperatife verilmiş durumda. İlk olarak maaşlarda kesinti yapıldı ardından çalışanlar bundan şikayetçi oldular ve böylelikle kötü davranmaya ve korkutulmaya maaruz kaldılar. Bir çok kişi işten atıldı.
Düşük maaş alanlar, zor durumda olanlar, işlerinden oldular, sebebi ise maaşlarında yapılan kesintiye karşı çıkmalarıydı.
Pek tabii ki bizim için başka bir ülkede neler olduğunu anlayabilmek pek de kolay değil, kendi ülkemizden farklı çalışma şartlarının olduğunu da hesaba katarsak, ancak bu temel etkenlerin açık olmadığı anlamına gelmiyor.
Bu noktada hizmetleri ihaleye vermiş olan yapı bu duruma göz kapayamaz, her ne kadar bu kişiler bu hizmeti bir dış kooperatif aracılığı ile gerçekleştiriyor olasalar bile kendisi için çalışan kişilere karşı sorumlu olmalı.
Müzenin bu durumda çalışanlar ve onların bağlı oldukları sendika ile iletişime geçmesini, işten çıkarılan çalışanların tekrar işe alınışını güvence altına almasını ve hizmetleri dış kooperatiflere verme fikrini bir daha düşünmesini bekliyorum.
Toplumun zayıf olan bireylerinin sorumlu olmadıkları bir iktisadi buhranın faturasını ödemesini doğru bulmuyorum.
Bu konuyla ilgili ‘Bread and Roses’ adlı bir film gerçekleştirdik. Nasıl olur da kendi hakları için mücadele eden ve bu sebepten dolayı işlerinden olan çalışanların dayanışma çağrısını duymazlıktan gelirim?
Bu ödülü kabul etmek ve bir kaç küçük eleştiri ile durumu geçiştirmek zayıf ve iki yüzlü bir davranış olurdu.
Beyaz perdede belirli bir duruşa sahip olup öte yandan diğer ortamlarda faklı tutumlarla bu duruşa ihanet edemeyiz.

Bu sebeple her ne kadar derin bir şekilde üzgün olsam da bu ödülü red etmek zorundayım."

Ken Loach
21 Kasım 2012


*Ulusal Sinema Müzesi aynı zamanda Torino Film Festivali'ni organize eden kurumdur.

Sendika.org
Çeviren: Murat Çınar


Yönetmenle ilgili detaylı bilgiye aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz;

http://www.imdb.com/name/nm0516360/
http://tr.wikipedia.org/wiki/Ken_Loach

22 Kasım 2012 Perşembe

Saam Gaang Yi (3 Sıradışı) - 2004

Yönetmenler: Fruit Chan, Takashi Miike, Chan-wook Park

Memleketim Zonguldak'ta o zamanlar sadece 1 tane sinema vardı ve oraya sanat filmi olarak tabir edilen hiç bir film gelmezdi. Bir gün arkadaşımla sinemanın önünden geçerken daha önce fragmanını ya da başka herhangi bir tanıtımına rastlamadığımız bu filmi gördük. Merak edip girdik ve hiç şaşırmadığımız üzre salon bomboştu. 1-2 kişi belki... Filmden çıktığımızda bizim oralara yanlışlıkla geldiğine inandığımız filmden aşırı derecede etkilenmiştik. Öncelikle söylemeliyim ki Uzak Doğu Sineması'nı sevmeyenlerdenim. Ama bir kaç filmle birlikte bu filmin yeri ayrı. Film sizi korkutmuyor, germiyor, sadece rahatsız ediyor. Ve çok başarılı bir biçimde rahatsız ediyor. Bunu yaparken insanların saçma sapan takıntılarına da çok güzel giydiriyor. Uzak Doğu Sineması'nın 3 farklı korku yönetmeninin birbirinden bağımsız 3 filmi. Her biri aşağı yukarı 40'ar dakikalık ve etkisini uzun süre üzerinizden atamayacağınız cinsten...

İyi Seyirler...


Filmin Fragmanı;




Bir Uykusuzun Rüyası Vol#5


Tik tak tik tak... Hayatımdaki en istikrarlı şey saat sanırım. Beni utandırırcasına hiç kendini ve üslubunu bozmadan yıllardır buralara kadar geldi. İnsanda biraz da şans olacak ama. Çoğumuz diğer spermlerle yaptığımız yarışı kazanmanın rehavetine kapılıp mücadeleyi bırakıyoruz. Belki de bundandır başarının istikrarsızlığı...

Etrafım benim gibi yaşamdan elini eteğini çekmiş, pistteki dansı kenardan izleyenlerle dolu. Ben bir parktaki bank nöbetçisi, nöbetçi kızkulesi muhafızı, gece sona erip, son kişi çığlık attığında, dönmedolabın altındaki eğlence kırıntılarını temizleyen lunapark temizlikçisiyim. Pistte olmasa da çoğunuzun aksine rüzgarla dans edebiliyorum. İşimi yaparken hem de. İnsanların haykırdıklarını, kendilerine bile söyleyemedikleri itiraflarını fısıldıyor rüzgar kulağıma. Tüylerim diken diken...

Evimi, sesleri özledim. Belki de bu nedenle eğlenemiyorum. Çikolata fabrikasında çalışan biri için kakao ya da çikolata krizi ne ifade ediyorsa eğlence de benim için o... Katılamıyorum. Tüm haftanın zihinsel yorgunluğunu buradaki çeşitli oyuncaklarla atmaya çalışan insanların arasında karışamıyorum. İşin mutfağında olduğum için çarpışan arabaların çarpışmalarındaki yapmacıklık gülümsemelerimdeki sahiciliği örtüyor bir dantel gibi. Benim ödediğim bedel de bu. Dövüş pistine en güzel açıdan bakan bir beleş tepedeki bankta oturan en hevessiz izleyici. Aşağıdaki hayatta birbirini parçalayan, kan görmekten zevk alanları izlemekle cezalandırılan...

Ne güzel söylemiş Mazhar abi? "Üzerime yüreğimden başka bir muska takmadan..." Çoğumuz tembelliklerimizi saklayacak maskeler, korkularımızı bağlayabileceğimiz uzunlukta hurafeler arıyoruz. Yaptığım şey hala sesleri dinlemek. Sesleri yaşamak. Tanrı tarafından uykusuzlukla cezalandırılan birinin uyku için muska takmasına nasıl da gülüyolardır yukarıda... İnsanların planları Tanrı'yı gülümsetirmiş.

Evimdeyim. Sırt üstü buz gibi taşına uzandığım koridorum gözümde tütüyor. Uzanıyorum. Soğukluk ruhumla buluşuyor. Gözümden bir damla yaş süzülürken donuyor yanağımda. Koridor sessiz... Koridor gürültülü... Özlemişim...

21 Kasım 2012 Çarşamba

Haydi Erkekler Savaşa!

Bu sabah nispeten olumlu sayılabilecek bir haberle uyandık... Artık ne kısa dönem, ne uzun dönem askerler operasyonlara gönderilmeyecek, sadece profesyonel askerler gönderilecekmiş. Bildiğim kadarıyla acemi birliklerinde aldıkları eğitim çok az olduğundan kısa dönemler bir kaç yıldır zaten operasyonlara gönderilmiyordu. Uzun dönem askerlerimizin eğitimi bile dağlarda savaşmak için yetersiz aslında. Pkk'lı orospu çocukları o dağları karış karış avcunun içi gibi biliyorken biz 3-5 ay eğitimle askerlerimizi oraya savaşa gönderiyorduk. En azından bu yeni düzenlemeyle milletvekili ya da bakan çocuklarının kayırılması sonucu sadece gariban analarının gözyaşı dökmesi biraz olsun azalır diye umuyorum. Ama benim derdim başka...

Her zaman savunduğum bir şey var. Eğitim çok ama çok küçük yaşlarda başlar ve belli bir süreden sonra yırtınsanız da bazı şeyleri değiştiremezsiniz. Bu nedenle yapılması gereken, getirilmesi gereken çok önemli bir uygulama var bana göre. Bir çocuk "Oyuncak Tabanca"'yla oynarsa, ondan barış beklemeyin. Silah namına ne varsa oyuncak olarak yasaklanmalı. Bir çocuğun oyuncak silahla oynaması ne demektir ya? Şiddet eğilimine olanak sağlayan, bilinç altında oluşturan, şiddeti öğreten unsurların en önemlisi. Çünkü "Çocuk oynarken öğrenir." Bu evrensel bir kuraldır. Reyting uğruna, biraz daha para kazanma uğruna televizyonlarda yayınladığınız şiddet barındıran tüm içerikler elektrik süpürgesini gölgede bırakırcasına o çocukların hepimizinkinden taze beyinleri tarafından çekiliyor ve siz bir kaç yıl sonra aynı çocuğu bir gazetenin 3. sayfasında karısını bilmem kaç yerinden bıçaklamış halde ya da Flaş Tv'nin herhangi bir programında görebiliyorsunuz. Var mı öyle yürekli olan? Var mı çıkıp oyuncak silah ne varsa yasakladım diyebilen? Yiyen?

Biz böyle bir toplumuz çünkü. Çünkü biz ne düğünleri doğru düzgün kutlamasını, ne de bir maç galibiyetine sevinmeyi becerebiliriz. Sevincimiz ne oranda büyükse zaiyatımız da o oranda büyüktür bizim. Ölürüz biz sevinirken... Öldürürüz. Çünkü Türküz biz. Ne de olsa At, Avrat, Silah ekolünden geliyoruz. Ne demekmiş silahsızlanmak, barış...

Bugün duyduğum bir haberse beni daha da mutlu etti. Fethiye ve Bodrum'da yapılan bir uygulamada oyuncak tabancasını getiren çocuğa kitap veriyorlarmış. "Oyuncak silahı getir kitabı al" kampanyasıymış. Bugüne kadar daha güzel bir kampanya duymadım. Her ilde olması gerekiyor. Acilen...

Bilmiyorum bir gün görebilir miyim böyle bir uygulama ama eğer gerçekten isteniyorsa, yalnızca güzellik yarışmalarında aptal sarışınların hedefleri olarak bildirdikleri bir şey değilse "Dünya Barışı", eğiterek, ve çocukla başlayarak ulaşılabileceğini düşünüyorum. Ben askerlik dışında elime silah almadım. Ve çoğu insanın aksine bununla GURUR duyuyorum...

  

20 Kasım 2012 Salı

Le petit Nicolas (Pıtırcık) - 2009

Yönetmen: Laurent Tirard

İnsanların olduklarından farklı görünme çabalarıyla dalga geçen ve aynı zamanda bunun saçmalığını da vurgulayan eğlenceli bir Fransız kara mizah örneği. Filmlerle ilgili spoiler vermeyi sevmiyorum. Ama gayet keyifli zaman geçirebileceğinizi söyleyebilirim. Çocuklarla film çekmenin zorluklarını çok iyi bilen biri olarak, böylesine bir kadroyla başa çıkmayı başarmış ekip alkışı hak ediyor bence. Ve çocular... Çok doğal ve güzel oyunculuk sergilemişler...

İyi Seyirler...











Filmin Fragmanı;



Bir Uykusuzun Rüyası Vol#4

Tüm gün sokakta çiçek satmış bir kadına, akşam eve döndüğünde kocası tarafından çiçek verilmesi kadar ironik şuan hayatım... Ya da yerdeki parkeler... Hepsi birbirine benziyor ama duvar dibine denk gelenlerden ziyade hep belli bir güzergahı kullanıyoruz. Ortadakiler yılların izini ve göz kenarlarındaki kırışıklıkları taşırken kenardakiler ilk günkü kadar taze ve masum. Masum çünkü kimse banyodan çıplak ayaklarla çıkmak zorunda kalıp duvar dibindeki bir parke yüzünden kayıp düşmemiştir. Ben bile... Herkes doğuştan şanslı olmuyor...

Hava ve oda karanlık... Apartmana biri girdiğinde otomatik olarak yanan ışığın dış kapınınn üst camından yaydığı hüzme haricinde hiç bir ışık yok. Akşam saatleri, iş çıkışı. Apartman girişinin en hareketli olduğu saatler benim için bu ışık oyunundaki toz dansının akşam seansı anlamına geliyor. Perde ve gözlerim açılmak üzere. Işığa denk gelen her bir toz tanesinin başına buyruk hareket etme ihtimali her zaman etkilemiştir beni. Ama bunun boş zamanlarımda üzerine düşündüğüm bir şeymiş gibi görünmesini istemem. Başlı başına bir iştir bu. Her haftasonu evi temizlemek ya da 3 haftada bir mutlaka duş almak gibi...

Ses röntgencisi olduğumu farkettiğim ve bunu kabullendiğim yıllardan bu yana sesler hep rahatsız etmiştir beni. Günün belki de tek hareketli saatinde apartman trafiğini dinleyerek başka hayatlara tanıklık etmek, dahil olmak... Yalnızlığı bastırma ya da giderme yollarının 1001 türlüsünden yalnızca biri... Bir çeşit meditasyon... Gözlerini kapat, odaklan, rahatla, dinle... Dünya senin etrafında dönüyor şuan. Hisset. Boş vakitlerimde kendimle çelişiyorum. Uykumun olduğu ama uyuyamadığım zamanlarda. Mahremiyet bakımından karşı pencereyi gözetlemekten altta kalır yanı var mıdır sesi dinlemenin? Kafamda sadece sorulardan oluşmuş 1001 gece masalları... Hem de bu saatte...

Küçükken de annemin altın günlerinde havada asılı duran dedikodu sesleriyle uykuya dalardım. Zaman geçtikçe hayat acımasızlaşıyor, acıtıyor demek ki sesler uyku kaçıracak kadar. Oysa zaman her şeyin ilacı derler. Kimse son kullanma tarihinden bahsetmez. Ben de öyle...

Şşşşt... Gösteri başlıyor...

19 Kasım 2012 Pazartesi

"An" - Kısa Fim (2003)

Yönetmen: Aydın Ketenağ

Üniversite yıllarında karşılaştığım ve o dönemden beri ara ara izlediğim, sevdiğim bir kısa film. "Ümit Ünal'a bir saygı duruşudur" şeklinde bir dipnot'u var filmin. Savaşın hayatımızı ne ölçüde etkilediği, hayatımızda, yaşantımızın şekillenmesinde ne kadar yer ettiği hakkında çarpıcı bir film olduğunu düşünüyorum. Umarım beğenirsiniz ve savaşla, öfkeyle, nefretle ilgili düşünceleriniz değişir...

İyi Seyirler...

                
An - 1. Bölüm




An - 2. Bölüm




An - 3. Bölüm




18 Kasım 2012 Pazar

Mavi Çizgili Atkım...


2011 yılının şubat ayında kitapseverlerle buluşan "Mavi Çizgili Atkım" kitabının yazarı, aynı zamanda  fil mizi kısa film grubu'nun da üyesi Emrah Özdemir, yarın TÜYAP'ta düzenlenen İstanbul Kitap Fuarı'ndaki imza gününde okurlarıyla buluşacak. Tanıyanlara, henüz tanışmamışlara ve tanışmak isteyenlere duyurulur... Kış temasını içeren kitabıyla kış'a hazırlanmanızda size yardımcı olacaktır...

17 Kasım 2012 Cumartesi

Fütursuz Bilgiler Vol#2

Türk sineması'nın dehası olan Ertem Eğilmez'in sinemamıza kazandırdığı "Hababam Sınıfı" klasiğinde bir türlü yazılı yoklama yapmayı başaramayan "Paşa Nuri"'yi hepimiz hatırlıyoruz. Peki, sınavı yaptırmamak için ağlayarak şamatayı başlatan Halit Akçatepe'nin, bir türlü yazılı yoklama yapamayıp kendini sürekli omuzlarda bulan "Paşa Nuri"'nin yani Sıtkı Akçatepe'nin öz oğlu olduğunu biliyor muydunuz? Bu konuda daha detaylı bilgi edinmek isteyen sinema severlerin  TRT yapımı olan "Ertem Eğilmez" belgeselini izlemelerini şiddetle tavsiye ederim. Ertem Eğilmez'in Türk Sineması'na katkısını daha iyi anlamak adına çok başarılı bir çalışma olmuş...

16 Kasım 2012 Cuma

The Stoning of Soraya M. (Soraya'yı Taşlamak) - 2008

Yönetmen: Cyrus Nowrasteh

Sinema eğitiminde ilk olarak bir filmin mutlaka ve mutlaka kendi dilinde izlenmesi gerektiğini öğrenmiştik. O güne dek öyle izliyordum zaten ama orjinal dile karşı takıntım daha da perçinlenmiş oldu. Yapacak başka hiç bir işimin olmadığı, canımın sıkıldığı bir gece elime geçti bu film. O güne dek bir filmi izlerken bu kadar zorlandığımı ve acı çektiğimi hatırlamıyorum. İçiniz kanıyor ama elinizden hiç bir şey gelmiyor. Yardım edemiyorsunuz gözünüzün önünde yok edilen masumiyete. Gerçek bir hikayeden uyarlanan filmler her zaman daha değerli oluyor benim için. Freidoune Sahebjam'ın aynı isimli romanından uyarlanan filmi izlerken, sizi içine çeken hikayenin bir zamanlar yaşandığını bilmek hem ayrı bir tat katıyor, hem de özdeşleşmenizi kolaylaştırıyor. Filmle ilgili spoiler vermek istemiyorum ama çok kısa değinmek gerekirse, bölgeyi gezmekte olan bir gazeteciyi fark eden bir kadının köyde yaşanan insanlık dışı bir olayı dünyaya duyurma çabası diyebiliriz. Ancak o kadar gerçekçi bir biçimde aktarılıyor ki bu durum, gerçekten zorlanıyorsunuz izlerken. Şeriat kanunlarının kadınları insan yerine bile koymayışı; din baskısıyla, inanç sömürüsüyle karanlıkta bırakılışı ya da karanlıkta bırakılması bazı çevrelerin işine gelişi sert bir tokat gibi patlıyor suratınızda...


İyi Seyirler.

Filmin Fragmanı;



Selamün Aleyküm Kardeş, Kimlerdensin?


Bugün gazetelerde midemi bulandıran bir haberle karşılaştım. Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, doktor kardeşine 7 bin dolar maaşlı torpil iddiası için "Sağlık Bakanımıza kardeşimden bir kere olsun bahsetmişsem hep beraber yüzüme tükürebilirsiniz" demiş... Evet, söyleyeceklerim var;

Karım Van'ın İran sınır köyünde öğretmenlik yapıyor. Elektriği, suyu olmayan, 24 saat terör korkusuyla yaşamak zorunda olduğu bir yerde. Bu sene başında eş durumundan tayin yapabilmek için insan üstü çaba sarf ettik. Bu seneye kadar yürürlükte olan "İl Emri" uygulaması nedense kaldırıldı ve sadece kontenjan açılırsa atanma hakkı tanındı. Bu emir kaldırılmamış olsaydı, kontenjan olsun olmasın benim çalıştığım il'e gönderilmek zorundaydı eşim. Sonra kontenjan açılmadığını öğrendik. İstanbul'a bile açılmadı. Eylemler, uğraşlar, her defasında ufacık bir kırıntıyla yeşeren umutlar ve hayal kırıklıkları...

Sonra bir gün bizim gibi atama mağduru olan, arkadaşımız olan bir çift, belki yardımı dokunur diye Sağlık Bakanlığında çalışan tanıdıklarını aradılar. Atanmayı bekleyen elemanın Sağlık alanında da eğitimi olduğu için belki buradan bir atama, bir şans olur diye düşündüler. Telefondaki tanıdıktan hepimizi dumura uğratan bir soru geldi...

"Menzil Tarikatı'na mı üye?"

Şaşıran arkadaşlar "Ne alaka?" deyince şöyle bir gerçekle yüzleştik. Telefondaki şahıs, Sağlık Bakanlığı'na Menzil Tarikatı'nın baktığını, bu tarikatın mensubu olsaydı hiç bir sorun olmayacağını, Milli Eğitim Bakanlığına ise Nur Cemaati'nin baktığını belirtti. Yani bu ülkede hiç bir cemaate dahil olmayan, yalnızca yasal yollarla, temel haklarını kullanarak bir yere gelemeyecek mi? Şimdi soruyorum; Durum böyleyken, Tüm Bakanlıklar cemaatlere bölüştürülmüşken, hala nasıl çıkıp da "torpil yok" açıklaması yapılabiliyor? Bir de kalkıp kahramanlık yaparcasına "Öyle bir şey varsa hepiniz yüzüme tükürün" deniyor. Kimse kusura bakmasın Cem Yılmaz'ın meşhur tabiriyle "O yüzü yıkarlar! Yıkarlar derken... Yıkarlar!"


15 Kasım 2012 Perşembe

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#3

Karıncalar var... Her yerdeler. Arabam ağacın üzerinde kaldı ve üstü açık olduğu için hiç bir dala takılmadan inebildim aşağıya. Ama o son dal. O son dala basmayacaktım. Tüm dünyam tepetaklak oldu ve bir karınca yuvasına düştüm. Özür dilerim hala düşüyorum. İşçi karıncaların meraklı bakışları altında tabiri caizse yuvalarını tarumar ederek ilerlerken gözlerimde bir ışık beliriyor ve dört bir yana kaçışıyorlar...

Saat gecenin 3'ü. Televizyonun karşısındaki kanepe ve burada sızma fikri her zamanki gibi Amerika'nın bir oyunu olsa da bizde de geçerli. Yastığı ortadan katlayarak kullanma fikrininse patentini almak üzereyim bu gece. Dudağıma denk gelen yerdeki küçük salya birikintisi sızalı çok olmadığını işaret ediyor. Henüz kurumamış. Fazla uzağa kaçmış olamam. Ya da uykum, olamaz...

Şuan sadece karıncalı ekranın aydınlattığı salonun ortasında uyku sersemliğiyle oturmuş, beş kardeşin ilgi yoksunu en küçükleri gibi hissediyırum kendimi. Abime bisiklet alınırken bana karne hediyesi olarak kauçuk top alınmış. Açlık. Bu sözcük hem midemdeki konseri hem de mutfaktaki kara deliği ifade ediyor. Cern'dekiler boşuna uğraşıyor. Kara delik diye bir şey var. Ama benim mutfağımda o aranılan "Tanrı Parçacığı" kadar bir parça ekmek bile yok. İlaç için yok denir ya... İlacımı da almadım. 13 gün sonra ilk defa istemsizce sızmışım. Şimdi şu kapı korku filminden fırlamışçasına gıcırdayarak aralanacak ve annem kafasını uzatıp "Antibiyotiğini saatinde almazsan hiç bir işe yaramaz" diyecekmiş gibi geliyor. Biliyorum annem bunu hobi olarak yapıyor.

Süt ve süt ürünlerinin uyku getirme iddiası benim özelimde zor günler geçiriyor. Dava açsam tazminat alabilir miyim diye düşünüyor, adamların böyle bir iddiası olmadığını, bunun da ya bir şehir efsanesi ya da yine bir anne söylemi olduğunun farkına varıyorum. Ayran yok ama düşünmek işe yarar mı ki? Gözlerim ağırlaşıyor. Hayır bu kez değil.

Uyumuyorum.


14 Kasım 2012 Çarşamba

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#2

Soğuk... Evdeki ve göğsümdeki tüm pencereler açık, banyonun zeminine oturmuş apartman boşluğunu dinliyorum... Kaç kat, kaç daire varsa o kadar hayat ve o kadar yaşam tınısı... Bodrum katının banyosunu apartman boşluğuna denk getirmek mimarın şahsi fantezisi miydi yoksa bir gereklilik mi bilmiyorum. Ama üşüyorum... Ruhum üşüyor...

Ders çalışmamı tembihlerken bile önce camı aç derdi babam. Açtım tüm camları. Havalanıyor içim. Tüm organlarım, içimde biriken tüm pislik... İçimizi de havalandırmalıyız arada. Annem görseydi betona oturma derdi açık pencereleri görmeden önce. Düşünüyorum... Babam bu uyarıyı yapmazdı sanırım. Küçükken mahalle maçında kullandığım penaltı komşunun camında patladığında da sadece "Neden?" diye sormuştu. Ben de "Öyle gerekiyordu" demiştim. Mahalledeki çocuklar arasında dönmesi olası "penaltıyı gole çeviremedi" söylentisi Nurdan Teyze'nin altın gününün orta yerine mikasa topu gönderip tüm yiyeceklerin ve ayın talihlisine verilmek üzere bir köşeye konan ganimetin darmadağın olmasından daha mı değerliydi? Evet.

Koridorun ışığı ve banyonun kapısı açık yalnızca... Üst kattaki sevgili kavgası, bir üst kattaki çocuğun veli toplatısı sonrası evdeki gerginliği hafif boğuk bir efektle banyomda yankılanıyor. Tüm bu düşüncelerimin üzerine sifonu çekiyor üst kat aniden. Ne demek istiyor? Ben hala üşüyorum... Ruhum üşüyor... Uzanıyorum. Gecenin de sesi ekleniyor yankı bulutuna... Şimdiye kadar dinlediğim en gürültülü ninni...

Gözlerim ağırlaşıyor yine...

Uyumuyorum.