20 Temmuz 2014 Pazar

Allah Hepinizin Belasını Versin!

Bu temennim birçok kesime bu akşam... Öyle sinirliyim, öyle delirmiş durumdayım ki. "Benim ülkem kimin elinde ne hallere geldi.."'den girip "Bu kadar gerizekalı nasıl olabilir ki insanlar?"'dan çıkabilirim bir solukta bu akşam...

Daha önce bu minvalde bir çok iç dökmelerim olmuştur ama artık zerre anlam veremiyorum ne boktan bir hale geldiğimize. İstanbul'u bilenleriniz bilir. Çok güzel, bir okadar da lanet şehir... Bu akşam metrobüsle Zincirlikuyu'ya gediğimizde gözlerimize inanamadık. Beşiktaş'a kadar trafik kilitlenmiş durumda ve saat 01:00. Daha da açıklayıcı olmak gerekirse gecenin körü...

Neyse dedik bindik bir dolmuşa.. Kaza olmuştur dedik.. Hatta üzüldük Allah yardımcıları olsun dedik.. Belki biz de olabilirdik dedik bir tutam da şükrettik... Ama baktık ki işin rengi çok farklı. Bir gram ilerlemiyor trafik ve iki yanımızdan sülük kılıklı yaratıklar geçiyor. Bilmeyenler için hemen sülük kılık nedir açıklamak istiyorum. Sakallarını aklından uzun seviyeye getirmiş, şalvarlı, cübbeli, kadınlar içinse simsiyah çarşaflara bürünüp, olmayan kafasına bir şerit bağlamış sülük kılıklı yaratıklar demek. Peki ne için gecenin bu saatinde toplanıp yol kapatmış bu insanlar? İsrail'in Filistin'e müdehalesini protesto ediyorlarmış. İsrail konsolosluğunun önünde toplanmışlarmış...

Olayın derinine inelim biraz... Tiplere baktığınızda kafayı yersiniz.. 15-16 yaşında çocuklar, bu yaş grubundan 40'lara 50'lere kadar kadınlı erkekli gruplar ve 70 yaş ve üzerindekilerden herkesi görebilirsiniz. Küçücük çocuğunun elinden tutmuş onu panayır alanına götürürcesine sürükleyen kapalı kadınlar... Bu neyin kafasıdır? Gerçekten soruyorum! Bu kadar "Gerizekalı" olabilmek için nasıl bir yol izleniyor? Böcek kadar beyni olmayan, insan olarak görmeyip ölse su vermeyecek kadar saygı duyduğum yaratıklar! Ne zannediyorsunuz? Neye hizmet ettiğinizi ya da ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Bu şekilde yolu kapattığınızda, orada tekbir çektiğinizde Filistin'e yardım mı etmiş oldunuz? Bu mu?

Daha açıklayıcı gidelim.. Dolmuş gıdım gıdım ilerlerken yanımızdan bu şekilde giden insanlara bakarak aşağı yukarı portreyi çizdik zaten. Dolmuş içinde bu saçmalığı eleştirel konuşmalar yapılmaya başlandı ve insanlar tepkilerini göstermeye başladı. O sırada yanımızda başka bir minübüs durdu ve içinde ellerinde Filistin bayrakları kafalarında şerit bir sürü tip.. Bizim dolmuşun en önünde oturan kadın dayanamadı ve bağırdı;

"Ne kadar ödediler size? Ne kadar para verdiler?"

Adam "Ne dedin anlayamadım" diyebildi sadece. İşine gelmedi çünkü.. Çünkü o kadar belli ki yine belli ücret karşılığında oraya toplanan ve sebebinden zerre haberi ya da bilgisi olmayan bir güruh olduğu.. Ve kimin işi olduğu..

Yol kenarında Filistin bayrakları, üzerine erdoğan'ın resminin basıldığı atkılar satan insanlar.. Bu gerizekalıların toplanışını fırsata çevirmeye çalışanlar.. Yani bir asalak üzerinden beslenmeye çalışan başka asalaklar.. Dolmuş değil serengeti düzlüğünde safariye çıkmış inceleme ekibi bildiğin..

Biz milim milim ilerledikçe sinirlerimiz geriliyor.. Tabi konsolosluk önünde nasıl bir manzarayla karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Yaklaşık 1 buçuk saat sonra konsolosluk önüne ulaştığımızda görüyoruz ki meydan hiç de panayır yerinden farklı değil! Hiç bir hakkı ya da izni olmadığı halde yolu kapatan büyük bir gerizekalı güruh.. Hoparlörlü seçim arabasının üzerine çıkıp bu toplanan gerizekalı güruhu azdırıcı konuşmalar yapmaya çalışan biri.. Köfte ekmek tezgahları.. Bildiğin şwnlik alanı...

Ama içlerinden birine sorsan niye burdasın diye? Bu yaşanan olaylarla ilgili düşüncelerini söyle diye.. İki kelam edebilecek ne beyne ne de yetiye sahip embesil sürüsü..! Ulan şurda kaç ay önce Soma'da senin kendi vatandaşın katledildi.. ona sesin çıktı mı? Yok! Gezi Parkı için senin aydın gençlerin can siperane savaştı.. Haklı mücadelesi için kaç masum çocuğu şehit verdi.. Kılın kıpırdadı mı? Yok.. O kıl kıpırdamaz çünkü göt kılısınız siz doğru!

Kendi ülkende kan gövdeyi götürür sesin çıkmaz, başkası için ağıt yakıp kendini paralamaya can atarsın. Bu demek değil ki ben İsrail'in yaptıklarını savunuyorum. Kimse Filistin'de yapılan insanlık dışı duruma tepkisiz kalamaz. Ama konumuz bu değil. Konumuz daha ne için nefes aldığı konusunda bile silme cahil yaratıkların bir bok yaptıklarını zanedip haksız yere insanları mağdur etmesi..

Konsolosluk önüne geldiğimizde inanamadığım bir diğer manzara 2 tane Toma'nın park etmiş olduğu ve önünde polislerin kendi aralarında muhabbet ediyor oluşu oldu.. Dolmuştan doğru bağırdı insanlar... "Görevinizi yapın! Yolu açın! Kapatmalarına nasıl izin verirsiniz!" diye.. Aldıkları cevap tam da polise yaraşır şekildeydi.. "Çevik kuvvete söyle bana ne söylüyosun!" Bunu söyleyen de trafik polisi...

Nasıl izin verdiniz orada toplanan insanlara? Tomalarınızın suyu mu kesildi? Onlar toplanınca müdehale gerektiren ya da tehdit unsuru oluşturan bir durum yok da, doğa ve insanlık için zararsızca tepkisini dile getiren gezinin güzel insanları toplanınca mı var? Kimin ne hakkı var yolu kapatmaya? Benim hastam olsa ve o orospu çocukları yüzünden hastaneye yetiştiremesem? Ölse yolda?

İşte bu haldeyiz artık.. Türkiye Cumhuriyeti burası.. Önce Suriyelilerin, çok yakında da Filistinlilerin dilenci yüksek lisansı yapmak için yerleşeceği, bazı çevreler tarafından oy alma potansiyeli olarak görüldüklerinden hiç bir şekilde müdehale edilemeyecek insanların ülkesi artık.. Çocuğuna Filistin bayrağı alıp elinden sürükleyerek olay mahaline koşan kadın.. Bir 29 Ekim'de aynı duyguyla kşmazsın. Senin olmayan beynine eşşekler sıçsın..

Kullandığı otomobilde, alanda selfie çekmek için kıçını yırtarken kullandığı ceğ telefonunda İsrail'in parmağı olduğunu bilemeyecek kadar akıl yoksunu beyinsiz yaratıklar. Bu gecemi ve geleceğe dair tüm umutlarımı mahvettiniz. Allah hepinizin belasını versin!

4 Temmuz 2014 Cuma

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#27

"Hepsi senin yüzünden..."

"Senin yüzünden.."

...

Babamın nefes alıp verişi hızlandıkça sesi azalıyor, çatallaşıyordu ve annem altında direndikçe onu daha çok sıkıyordu. Aklını kaybedip, tutunduğu tek cümleyi ağzından köpükler saçarak tüm hiddetiyle haykırışını, annemin boğazına sarılışını, gecenin sürprizini bozmamak için kardeşimle saklandığımız yerden izlerken kaskatı kesilmiştim. Yapabildiğim tek şey ellerimle kardeşimin gözlerini, ağzını kapatmak ve kafası mengeneye sıkıştırılmış; gözleri az sonra koluna girecek şırıngaya kilitlenen bir kobay maymunu gibi annemin gidişini izlemek zorunda kalmaktı.

İzledim.. Gözümü kırpmadan.. Kırpamadan.. Annemin direnci kırılıp kolundaki son derman da yere yığılıncaya kadar, yüzündeki o tedirgin tebessüm ve gözlerimdeki gözleri soluncaya kadar izledim...

...

Daha henüz güne uyanmamış ormanın sabah ayazında aynı kaskatılıkta buldum kendimi.. Uzun süre bağlı kalmış gibi hissediyordum ve hemen hareket edemedim. Etrafımda dün gece yanan ateşten kalan ve hala tüten duman dışında hiç bir hareket yoktu. Yaşlı adam gitmişti ve orman resmen uyuyordu. Yaşlı büyücü gerçekten var mıydı yoksa kurtarımcım sandığım mantarların kurbanı mı oldum bilmiyorum ama ben ilk seçeneğe inanmayı seçtim.

Felekten çalınan ve tanımadığınız bir evde son bulan, deliler gibi içip farklı boyuta geçtiğiniz bir gecenin sabahında, yerde yatanların üzerine basmamaya çalışarak tuvaletin yerini bulmaya çalışan biri gibi sendeleyerek ilerlemeye çalışıyorum uyuyan ağaçların arasından. O geceden kalmaya eş değerde bir miğde bulantısı ve sanki önümdeki yolun gittikçe kararmaya başladığıyla ilgili garip bir his var içimde.

Sanki ilerledikçe ışık azalıyor ve kulağımda fısıltılar...

Sanki dün geceki ihtiyar hemen arkamda kulağıma hala bir şeyler fısıldıyor. Kendimi davet edilmediğim halde geldiğim, ne kız ne de erkek tarafından olduğu anlaşılamayan bir düğünde gibi hissediyorum. Eğer mantarlar bana hala oyun oynamıyorsa onun evindeydim ve en az sürekli dedikodu yapan alt komşu kadar isteniyordum.

Bu saçma sapan düşüncelerle bulduğum aralıklardan yol yapıp yürümeye çalışırken birden bir açıklığa çıktım. Hani gece yatağınızda yatarken karabasan önce ayaklarınızdan yakalar ve hissedersiniz yukarı doğru çıktığını.. Yavaşça önce bileklerinizden tutar. Elleri soğuktur. Karanlık bir bulut gibi küstahça yayılır üzerinizde. Yukarı doğru çıkmaya devam ederken nefesinizin daraldığını, bunaldığınızı, bir sis gibi tüm vücudunuzu kağladığını hissedersiniz.. Sonra aniden yerinizden fırlarsınız ve dağılır o bulut. Son adımımı şuursuzca atmamla birlikte, sanki orman ananın karnında bulunan geniş bir açıklığa çıkıyorum. Nefes aldığımı hissediyorum ama yatakta doğrulup bağırmaya çalıştığınızdaki gibi sesim çıkmıyor.

Açık alan korkum olmamasına rağmen içinde tuhaf bir korku hissediyorum. Açıklığın ortasında duran bank kendimi toparlamak için bana anavatan gibi görünse de hala çok anlamsız görünüyor. Banka oturduğumda ormanın yavaş yavaş uyanmaya başladığını hissettiren sesler kulağımdaki fısıltıları biraz olsun bastırıyor. Karşımdaki üç patikanın aslında tek patika yol olduğunu ve başım döndüğü için böyle gördüğümü bilmeden ortadakini seçip bir de üstüne seçim yapmış olmanın kararlılığıyla yoluma devam ediyorum. Kısa patika beni hiç yabancısı olmadığım bir manzaraya çıkarıyor.. Terk edilmiş bir tren istasyonu...

Bekliyorum..