27 Şubat 2014 Perşembe

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#25

Bulanıklık..

Hayatın getirdikleri sadece yüz çizgileri ve kırışıklıklar olmaz bazen. Göz tabakasında evladiyelik kısmi bulanıklıklar da miras bırakabilir. Ama kulübedeki yatakta kendime gelirken, bir su gibi yavaşça durulmaya başlayan bulanık görüntünün bu mirasla bir alakası yok. Biliyorum.

Kamyonetin kasasındaki tahtıma kurulduğum an tüm yolculuğun yorgunluğu ceplerimden döküldü ve sızdım. Uykuyla uyanıklık, sersemlikle baygınlık arasında bir yerlerde oturup beklemek ya da çoğu ameliyatta hastaların yaşadığı, anesteziyi tam olarak kabul edememe ve yapılan her şeyi hissetmesine rağmen bırakın çığlık atmayı en ufak bir tepki verememek gibi.

Beni masum bir otostopçu olarak gören bu çekirdek aile, kralın tahtın rehavetiyle sızması karşısında kayıtsız kalamayarak beni evlerine taşıyıp o gece misafir etme cesaretini gösterdi. Gözlerimi yavaşça araladığımda adamın da bir kanepede uyuyor olduğunu, kızın şöminenin başında kitap okurken, küçük çocuğun masadaki mumu yakmaya çalıştığını fark ediyorum. "Ben nerdeyim?"'le başlayan uyku sersemliği lavobada oluşan girdap gibi birden beynimin derinliklerinde çekiliyor ve bir kaç saat önce yolda otostop çekerken yaşadıklarım gözümün önüne hücum ediyor.

Gözlerimi çok az aralayarak uyandığımı fark ettirmeden ortamı izlemeye çalışıyorum. Küçük çocuk elindeki kibritle mumu yakmaya çalışırken arada bir bana bakarak kendime gelip gelmediğimi yokluyor. Yattığım yerden, kibritle oynamamasını söyleyecek bir annesinin olmayışı ne kadar üzücü diye düşünürken kendimle olan benzerliğini fark ediyorum. Tam bu sırada yattığım yerin tepesindeki kafesten bir kuş sesi geliyor. Çocukla birlikte bu sese babası da karşılık veriyor ve uyanıyor. Maça'yı düşünüyorum. Şimdi nerededir kimbilir? Çocuk kafese doğru hamle yaparken, sahnedeki repliğini unutup olayı geçiştirebilmek için doğaçlama bir hareket yaparmışçasına istem dışı hareket ediyorum ve birden odadaki tüm bakışlar üstüme çeviriliyor.

Sessizlik. Yıllardır tutulduğunuz hapishaneden kaçmak için tek şansınız olduğunu ve anahtarı almaya çalışırken, uyuyan gardiyanın burnu kaşındığı için aniden hareket ettiğini düşünün. O an konu siz olmasanız da yapılacak bir şey yok artık. Sahnedeki ustaya nazikçe bir baş selamı vererek ona taş çıkarırcasına bir doğaçlamayla sanki uykunun bir evresiymiş gibi yan tarafıma dönüp korku ve merak dolu bakışlara cevap veriyorum. Bir kaç saniye daha süren sessizlik, babanın çocuklara saatin çok geç olduğunu ve artık yatmaları gerektiğini söylemesiyle bozuluyor. Onlar yatmaya hazırlanırken ben alkış ve tebrikleri kabul ediyorum. Sağolun, beni sizler yarattınız..

Gece.

Camdan süzülen ay ışığının sesi ve arada çıkardığı küçük çatırtılarla yanmaya devam eden şöminenin kokusu geziniyor odada. Dinliyorum. Katilinizi eve alıp huzur içinde uykuya dalmanın nasıl bir duygu olduğunu düşünüyorum. Bir katilin en büyük vicdan azabı, işlediği cinayeti gören biri olduğunu fark ettiğinde başlarmış. Çünkü yılların türlü getirilerinin kapatamadığı ve içten içe kabul görmüş bir kural var;

"Arkanda iz bırakmamalısın."

Bana sunulan bu iyiliğe yapılacak bir terbiyesizlik gibi görünse de, yattığım yastığı babadan sonra kızın yüzünden de yavaşça çekerken keşke kurallara bu kadar bağlı biri olmayabilseydim diye düşünüyorum.  Ve o an tüm vücudum kasılıyor, fark ettiğim şey beni olduğum yere çiviliyor. Göğsüne bastırdığı oyuncak ayısıyla çocuk beni izliyor. Bunun olmaması gerekiyordu.

Yavaşça ona doğru dönüyor ve görüş mesafesine inebilmek için ona doğru yaklaşarak çömeliyorum. Yaşadıklarına bir anlam veremeyecek kadar toy zihni buz tutmuş halde dudaklarından bir soru dökülüyor;

- Peki kuş?

Hayatım boyunca, hiç bisikletim olmadığı için diğer çocukların bisiklete binişini ve annemin babam tarafından öldürülüşünü izlerkenki gibi nadir anlarda gözlerim doldu. Çocukla birlikte kuşun kafesini de alarak dışarı çıkıyoruz. Kafesi açıp kuşu salıverirken bana bakıyor. Gözlerini benden hiç ama hiç ayırmıyor.

Kamyonete binip oradan uzaklaşırken, ateşe verdiğim kulubenin önünde durup kımıldamadan bana bakan çocuğun akşamdan beri yakmak için çabaladığı mumları gözlerinde görüyorum. Yanıyorlar.

Onda soytarının çocukluğunu görüyorum. Keşke hiç uyanmasaydı. Ama işte..

Merhamet böyle bir şey…

23 Şubat 2014 Pazar

Ben Deli Değilim Vol#1

Çok tuhaf takıntılarım var. Yani şimdi takıntı da demeyelim de.. Çok da şey yapmamak lazım. Sinema eğitimi aldığım zamanlardan kalma olabilir. O zamanlar bir filmi bir kaç kez izledikten sonra tam anlamıyla hissedebiliyorduk. Hatta bazılarımız artık tamamen tekniğe odaklandığından bu yetilerini de kaybetmişlerdi. Çünkü ilk izleyişimizde hikayeden çok ışığa, kullanılan tekniklere ya da açık aramaya odaklanıyorduk. Daha sonra tekrar izlersek eğer, o zaman konu nedir ya da duygusu nedir diye bakıyorduk. Bu belki de benim bahanem. Çünkü itiraf etmem lazım ki çok küçük yaşlardan itibaren şöyle bir durum var. Gelelim takıntıma yani;

Atıyorum bir yeşilçam filmi mi izliyorum? Sahnede kim olduğu önemli değil. Arka planda bir çocuk mu oturuyor ya da çekimden haberi bile olmayan biri kareye mi girmiş? Başlıyorum onu düşünmeye.. Kimdi? Napardı? Nasıl yaşadı? Nasıl bir hayatı oldu? Sevildi mi? Bir kadın tarafından şöyle sağlam bi kalbi kırıldı mı? Ya da bir filmde göründüğünü o kadının kalbini kazanmak için kullandı mı? Ya da garibim o filmde göründüğünden haberdar mıydı? Hatta film çok eski değilse şuan ne yapıyordur? Gibi gibi…

Başlıyorum filmden kopup bu soruların içinde yüzmeye. O kadar güzel hayaller kuruyorum ki. Yazıyorum da yazıyorum.. Kimini çok mutlu edip, kimini de acıların çocuğu yapıp o filmde göründüğüne pişman ediyorum.

Ama bir yandan da şeytan detayda gizlidir. Hele ki filmin konusu beni cezbetmemişse çok daha eğlenceli geliyor böyle yolculuğa çıkmak. Örneğin en üstteki karede Şener Şen'in arkasındaki tepenin üstünde oturan "kırmızılı kız"'ın hikayesi.. İlgi çekici değil mi sizce de? Kimdir, nasıl bir hayatı var? Şuan ne yapıyor? Sonra Sadri Alışık'ın arkasındaki insanlardan istediğinizi seçin :) Serbestsiniz. Onlara istediğiniz geleceği yazıp hayal kurabilirsiniz. Gerçeğini merak ederek tabi. Mesela sağındaki askerin gerçek askerliği nasıl geçti acaba? Ya da kaçtı mı askerden? Nereli mesela? Veya tam Sadri abi'nin kafasının arkasında kalan yüzünü göremediğimiz genç.. :) Bu kadar gizemli bir hayatı oldu mu gerçekten? Peki Kemal Sunal'ın parasının eksikliğinin sendikalı olmayışından kaynaklandığını öğrendiği sahnede ampul gibi kameraya bakan yağız delikanlı :) Sende bizdensin şöyle geç.. Neler yaptın neler ettin acaba bu filmden sonra. Sen de kardeşlerine bakmak zorunda olan ve keşfedilmek için her bulduğu boş vakitte türkü yakan bir inşaat işçisi miydin? Ya da hiç alakası olamayan, sadece oradan geçtiğin için set ekibi tarafından seçilip oraya konan bir figüran mıydın? Ya da siz nasıl düşünmek isterseniz..

Bu takıntımı çok seviyorum. Bazen beni yorsa da ya da girdiğim hayalden zor uyansam da çok seviyorum. En azından elimden geldiği kadar gölgede kalanlara da haklarını teslim etmişim gibi geliyor.

Son olarak; Hababam Sınıfı serisindeki şu sahneyi hepiniz hatırlarsınız..

Damat Ferit bakıcısı İzmir'e kaçtığı için bebeği okula getirmek zorunda kalıyordu ve hepimizin annesi Hafize ana ona annelik yapıyordu. Onu kucağına aldığında bile hepimiz o bebeğin artık güvende olduğu hissine kapılıyorduk bir şekilde.

Damat Ferit'in güzel bebeği şuan ne yapıyordur sizce? :) Neyse.. Sizi de bu şekilde yormamalıyım sanırım. Ama lütfen!

Ben deli değilim.

22 Şubat 2014 Cumartesi

Bam Teliyle Tedavi...

Müzikle yakınlığınız ne derecedir bilmiyorum. Ya da bir enstrumanla. Bugün size "Ud"'la ilgili enteresan bir konudan bahsedicem. Bir çok insan "Aaa ud bi başka abi" der. Bunun sebebi diğer enstrumanlardan farklı olarak ud'un ayrı bir yakınlığı vardır. Öncelikle eş dostla dertleştiğimiz, demlendiğimiz sofraların yarenidir ud. Belki de bu nedenle bir sırdaş ya da eş dost gibi yakın hissederiz bilinç altımızda. Ama şimdi size bu hissiyatın daha bilimsel olduğunu anlatmaya çalışıcam;

Filozoflar zamanından da önce keşfedilmiş ve o zamanlarda gelişmeye başlamış bir enstruman ud. O zamanlar ud'un 4 telli olmasıyla ilgili müzisyen filozofların şöyle bir teorileri, uygulamaları var;

Pythagoras'ın Kosmos anlayışının da yansımalarının görülebileceği bu teoriye göre ud'un tel sayısının ne daha çok ne daha az olmayıp 4 olmasının nedeni doğa kanunlarına uygun hale getirmeye çalışmak ve ud'u inanılan ilahi gücün yaradış kanunlarına mümkün olduğu kadar yakın hale getirebilmekmiş.

Daha açıklayıcı ifade etmek gerekirse, o dönemde ud'un tellerine verilen isimlerle inceleyelim;

Zir teli: Ateş'i simgelemektedir ve nağmesi de onun sıcaklığına eş değerdir.
Mesna teli: Hava'yı simgelemektedir ve nağmesi de havanın nem ve yumuşaklığına eş değerdir.
Misles teli: Su'yu simgelemektedir ve nağmesi de suyun yaşlık ve soğukluğuna eş değerdir.
Bam teli: Yer'i simgelemektedir ve yerin ağırlık ve kalınlığına eş değerdir.

Ud'un telleri bu şekilde doğanın 4 farklı temeline indirgenip, tellerin hissettirdikleri bu temellere eş değer görülüyormuş. Gelelim filozofların bu tellerin yarattığı hissiyatı açıklayışlarına;

Zir nağmesi: Safra salgısını arttırıp kuvvet ve güçlendiriyor,
Mesna nağmesi: Kan salgısını arttırıp kuvvet ve güçlendiriyor,
Misles neğmesi: Tükürük salgısını arttırıp kuvvet ve güçlendiriyor,
Bam nağmesi: Sevda salgısını arttırıp kuvvet ve güçlendiriyormuş.

Bu nağmeler biraraya getirilip notalarda şekillendirildikleri zaman, büyük hastalıkların iyileşeceği ve hastanın acısının azalıp dinebileceği düşünülüyormuş.

Gelelim bugüne. Günümüzde de dünyanın bir çok yerinde müzikle tedavi uygulanmaktadır. Ve Amerika'nın en gelişmiş akıl hastanesinde en üst seviyedeki hastaların tedavisinde "ud" kullanılmaktadır. Üniversite öğrencisiyken o hastanede kullanılan müziklere ulaşmış ve bir kopyasını almayı başarmıştım ancak çok üzgünüm ki aldığım kopya bugün elimde değil. Bir gün tekrar ulaşabilirsem mutlaka paylaşacağım. Ama en azından Türk ud virtüözü Fatih Ahıskalı'nın perdesiz gitarı ve kendine has yorumuyla "Arap Kaprisi"'ni paylaşmak istiyorum. İyi dinlemeler, rahatlamalar :)





21 Şubat 2014 Cuma

Akşam Arınması..

Gözlerinizi kapatın.. Işık varsa ortamda, kapatın. Bugün çok zor geçmiş olabilir, bugün hayatınızdan bezmiş olabilirsiniz, ya da bu zamana kadar tüm bunları biriktirmiş olabilirsiniz. Bu şarkıyı açın, gözlerinizi kapayın ve bırakın akıp gitsinler…



20 Şubat 2014 Perşembe

Fütursuz Bilgiler Vol#11 - Küçük Prens


Okuduğum ve unutamadığım; hayatımda en güzel izlerden birini bırakan "Küçük Prens"'in;
Şuana dek 140 milyon'dan fazla sattığını, her yıl yaklaşık 2 milyon satmaya devam ettiğini, toplamda 250 farklı dil ve lehçeye çevrildiğini, kitabın yazarı Saint-Exupéry'nin "Mükemmelliğe, yazıya eklenecek hiçbir şey kalmadığında değil, yazıdan çıkarılacak hiçbir şey kalmadığında ulaşılır." sözünden yola çıkarsak, kitabın yazıldığı ilk halinin yaklaşık 1000 sayfa olduğunu, kitaptaki tüm çizimlerin yazara ait sulu boya çizimler olduğunu, kitabın New York'ta bir otel odasında yazıldığını ve ilk olarak 1943 yılında basıldığını, kitapta sözü geçen gül'ün yazarın eşi Consuleo'yu, gezegenlerin her birinin de bir ülkeyi simgelediğini, kitabın çıkış noktası olan çölün Saint-Exupéry'nin 1935'te bir uçuşu sırasında düştüğü ve bir şekilde kurtulmayı başardığı Sahra Çölü olduğunu, 2. Dünya Savaşı sırasında 31 Temmuz 1944'te Akdeniz semalarında havalanan yazardan bir daha haber alınamadığını, 1998 yılında Marsilyalı bir balıkçı'nın yazara ait bilekliği bulması üzerine yapılan araştırmalarda 2004 yılında Marsilya kıyılarında uçağın enkazının bulunduğunu, ölümünden 65 yıl sonra bir alman pilotu Hors Rippert'in, yazarın kullandığı uçağı düşürdüğünü itiraf ettiğini, "İçinde kim olduğunu bilseydim ateş etmezdim." dediğini, kitabı Türkçe'ye çevirenler arasında Ahmet Muhip Dıranas, Cemal Süreya, Tomris Uyar ve Selim İleri gibi önemli edebiyatçılarımızın olduğunu, ilk çevirisi 1953 yılında Ahmet Muhip Dıranas tarafından yapılan kitabın günümüze kadar 102 farklı Türkçe baskısının olduğunu, küçük prens'in yaşadığı gezegenin adının, 1993 yılında keşfedilen 46610 numaralı asteroid'e verildiğini,  Fransa Euro'ya geçmeden önce 50 Frank'ın üzerinde Küçük Prens ve Saint-Exupéry'nin resimlerinin olduğunu, Japonya'nın Hakone kentinde bir Küçük Prens müzesi olduğunu, Güney Kore'de Gyeonggi-do kentinde Küçük Prens temalı bir köy bulunduğunu, 2000 yılında yazarın doğup büyüdüğü Lyon kentinin havaalanına Saint-Exupéry adı verildiğini biliyor muydunuz? :)

Kaynak: www.onedio.com






19 Şubat 2014 Çarşamba

18 Şubat 2014 Salı

Kısa Film: Paradox - 2006

Yönetmen: Jeremy Haccoun

Sevdiğim bir kısa film Paradox. Filmlerle ilgili çok fazla spoiler vermeyi sevmiyorum ama sonunda sizi şaşırtabileceğini söyleyebilirim. Tribeca film festivalinden ödüllerle dönen film 2006 yapımı olmasına rağmen 2013 yılında da ödül almaya devam etmektedir. Umarım beğenir ve yorumlarınızı paylaşırsınız.

İyi seyirler.















Ben hiç ellerimi kirletir miyim?

Geçtiğimiz günlerde Emel anamız televizyonda bir programa konuk oldu. Şunu çok samimi söyleyebilirim ki ben bu kadar güçlü bir kadın görmedim. Helal olsun.. Cüneyt Özdemir'di onu konuk eden. Biraz ironik bir durumdu aslında. Gezi direnişi sırasında üç maymunu oynayan, hatta üç penguen'i oynayan medya kuruluşlarından birinin günah çıkarma çabası gibiydi. Bu durum zamanında gösterdikleri yanlış tavrı düzeltir mi? Tabii ki hayır. Ancak Emel Korkmaz'ın çıkıp içindekileri dökmesi ve bazılarına bir güzel söylenmesi gerekenleri söylemesi anlamında bence çok iyi oldu. Ki ben yine Cüneyt Özdemir'in gereken soruları soramadığını düşünüyorum. İki de bir "Duygularınız neler?, Her şeyden sonra ne düşünüyorsunuz*" gibi bana göre kalınmaması gereken genellemelerin içinde kaldı.

Ve Emel ana.. O kadar zorlanıyordu ki konuşurken.. O kadar güzel tarif ettiki yetiştirdiği evladını ve akıbetini.. Onu dinlerken üklenin geldiği nokta ve tepeden tırnağa çarpıklaşma, ete kemiğe bürünüp vücut buldu zihnimizde.. Çeşitli morluklar ve çatlaklarla..

Son cümlesi linç edercesine güzel ve haklıydı;

"Onlara saldıracağımı düşündüler. Ben Ali İsmail gibi bir evladı yetiştirdiğim bu ellerimi onlara sürüp kirletir miyim hiç?"



17 Şubat 2014 Pazartesi

Anlayamazsınız…(!)

Konudan haberdar mısınız bilmiyorum. Ama bazı şeyler çok değişti Türkiye'de. Benim de ucundan yetiştiğim, anne babalarımızın çocukluğundaki dönemlerde böyle değildi bu ülke. Mutlaka vardı zenginliğiyle övünen, bunu insanların gözüne sokarcasına yaşamaya çalışan insanlar ama bu kadar seviyesiz ve dğersiz değildi kavramlar.. Bir edeb, adab, ayıp vardı. En önemlisi de sonuncusu.

Karun kadar zengin olabilirsin. Ama çok açık söylüyorum adam olamamışsın sevgili iş adamı. Çünkü hem ayıp, edep nedir bilmiyorsun; hem de çocuk, düzgün bir birey yetiştirmekten bi habersin. Dediğim gibi çok zengin olabilirsin ama 13 yaşında bir çocuğa 100 bin euro'luk tekne hediye etmenin o çocuğa iyilik olduğunu düşünecek kadar da aptalsın. Geçtim işin gelir adaletsizliği kısmından. Zenginin malı fakirin çenesini yorar durumlarından.. Yetiştirdiğin çocuk üzerinde yaratacağın psikolojik sorunların farkında bile değilsin. Ki şimdiden meyvesini vermiş. Duygularını soran muhabire "Anlayamazsınız" diyor. Bunu istediğiniz kadar o an ki çocuk heyecanına verebilirsiniz. Ama ben ne o kelimede aşağılama olmadığına, ne de sonrasındaki teatral ağlamanın samimiliğine inanıyorum.

Bu ülkede okuma hevesi gözlerinde parlayarak gönderilen 1 kurşun kalem için dünyanın tüm samimi sevgisiyle sizi kucaklayan çocuklar varken, oğluna böylesi bir hediye vererek çok iyi ebeveyn olduğunu düşünen kodamanlar ve onların hiç bir şeyin değerini bilmeyen (bilemeyecek olan) çocuklar da var. Bilemeyecekler çünkü bir şeyler için mücadele etmelerine gerek olmayacak. Ve bu nedenle hiç bir şeyin değeri olmayacak.

Ama yine de biz anlayamayız.. Çocuk doğru söylüyor…



Nostalji Vol#7 - Sevgili Lego...

Çocukluğum çok güzel zamanlara denk geldi benim. Hatta daha da eski zamanlarda yaşamayı; 68 kuşağındaki gençlerden olmayı bile isterdim mesela. Bizim zamanımızda bu dijital işler yeni yeni başladığı için çoğunlukla zamanımızı kendi icad ettiğimiz oyunlarla sokakta ya da evde legolarla oynardık. Geçtiğimiz günlerde küçük bir kızın Lego şirketine yazdığı mektuba rastladım. Ve bu zamana kadar hiç o açıdan düşünmediğimi fark ettim. Kız mektubunda özetle; üretilen lego konseptlerinin neredeyse hep erkek çocuklarına yönelik olduğunu ve kızlara uygun konseptler istediğini dile getirmiş. Böylesine samimi ve masum bir isteği gayet medeni bir şekilde mektupla dile getirmesi bence çok güzel olmuş.. Buyrunuz mektubun tam metni…

"Dear Lego company:
My name is Charlotte. I am 7 years old and I love Legos, but I don’t like that there are more lego boy people and barely any Lego girls. Today I went to a store and saw Legos in two sections, the pink girls and the blue boys. All the girls did was sit at home, go to the beach, and shop, and they had no jobs, but the boys went on adventures, worked, saved people, and had jobs, even swam with sharks. I want you to make more Lego girl people and let them go on adventures and have fun, ok!?!"

Thank you.

From Charlotte.


7 Şubat 2014 Cuma

Le Ballon Rouge (Kırmızı Balon) - 1956


Albert Lamorisse'in 1956 yapımı kısa filmi "Le Ballon Rouge", "En İyi Özgün Senaryo" dalında Oscar ödülü alarak kısa film kategorisi dışında başka bir kategoride ödül alan ilk film olma özelliğini taşıyor. Diyalogsuz bir film olarak da bu ödülü alan ilk film olan "Kırmızı Balon" Cannes Film Festivalinde de Altın Palmiye kazanmıştır.



6 Şubat 2014 Perşembe

Paha Biçilemeyen Mutluluk..

Medyada mutlaka denk gelmişsinizdir. Bir kaç gün önce; bir japon çocuğun ilk kez yağmur görüp şaşırdığı video düştü sosyal medyaya.. Çocuğun yüzündeki o mutluluk, o şaşkınlık hiç bir şeyle kıyaslanamaz…



İzleyiciler Eklentiniz Çalışmıyor mu? Okuyun :)

Merhabalar..

Bir kaç gündür blogda yaşadığım bir sorun vardı. Blogun genel görünümünü değiştirdim ve bu esnada bir sıkıntı olduğunu düşünmdüm. Ama asıl sorun blogger'daymış. Blog adreslerimizin sonuna "tr" eklendiğinden bu widget böyle bir hata vermeye başlamış. Çözümü şu şekilde;

- Blog panelinizde ayarlar bölümüne geliyorsunuz
- "Yayıncılık" kısmında "Düzenle"'ye tıklayarak blog ismimizin sonuna herhangi bir harf ekliyoruz.
- "kaydet" dedikten sonra "blogu görüntüle" diyoruz ve "İzleyiciler" eklentimiz geri gelmiş oluyor.
- Daha sonra tekrar aynı yere dönerek blog adresimize eklediğimiz harfi silip "kaydet" demeyi unutmuyoruz.

Umarım düzelmiştir. Sevgiler & Saygılar… :)

5 Şubat 2014 Çarşamba

Burası Türkiye...

Nası güzel bi ülkede yaşıyoruz.. Her şey güllük gülistanlık.. Yolunda gitmeyen hiç bir şey yok.. Her şey olması gerektiği gibi…

Nasıl? Tam da medyada gördüğümüz gibi bir yaklaşım ve cümleler di mi? Ethem Sarısülüğü Gezi Direnişi sırasında öldüren polis memurunun aldığı cezanın 24 ay kıdem dondurma olması adaletin de her şey gibi tıkır tıkır işlediğini göstermiyor mu sizce de?

Ya da Van'ın köyünde ateşler içinde yanan çocuğuna yardım getirmek için her yeri arayan ancak hiç bir yardım bulamadığından çocuğunu kaybeden babanın, beyaz bir çuvala koyup sırtlanıp ölen oğlunu 16 kilometre karlar içinde yürüyerek Van'a getiriyor oluşu… Bunların hepsi normal di mi?

Keşke o babanın sırtında hissettiği yükün 10'da birini kalplerinde hissetseydi bu insanlar…


Biz Nerede Yaşıyoruz?

Bugün bu soruyu soralım kendimize.. Belki çok uzun zamandır soruyorsunuz benim gibi ama bugün hep birlikte soralım;

Gezi Parkı direnişimiz sırasında hunharca dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz'ın ilk duruşması geçtiğimiz gün yapıldı. Duruşma öncesinde olağanüstü güvenlik önlemleri alındı Kayseri'de. Hatta 2000 polis destek istendi. Neyi korumak için? Ya da durun daha güzelini soralım; Kimi neyden korumak için? Sanırsın haklılar, ortada bir suç yok, destek isteniyor. Ben oradaki polislerden biri olsaydım, o anne kucağında evladının fotoğrafıyla, haklılığıyla döverek önümden geçerken, kaldırıp da yüzümü bakamazdım utancımdan. Kadın ne hale gelmiş.. Çökmüş, erimiş.. Hakim karşısına çıkan polis memurları Ali'ye vurmadıklarını, bir kaçı da o akşama dair bir şey hatırlamadıklarını söylemiş. Ve bir karar çıkmadığı için duruşma ileri bir tarihe ertelenmiş..

Görüntülerle sabit olan bir olay hakkında karar veremiyoruz. Ne diyelim? Ali İsmail Korkmaz unutulmayacak… Aşağıdaki fragman gibi bir çok örnekle sürekli yaşatılacak…



Kısa Film: Yorgan (Bir 12 Eylül Filmi)


Caner Yalçın'ın yazıp yönettiği bu anlamlı kısa filmi paylaşmak istedim. Gerçekten çok başarılı bulduğum bir filmdir. İzledikten sonra yorumlarınızı paylaşırsanız sevinirim. İyi seyirler…




4 Şubat 2014 Salı

Nostalji Vol#6 - Münir Özkul İtalyanca Tirad


Şuan hasta yatağında zor günler geçiren usta oyuncu Münir Özkul'un ders niteliğinde bir tiradını paylaşmak istedim. Çok sevdiğim yönetmen Reha Erdem'in "A Ay" filminin bir oyuncunun kendini nasıl geliştirmesi gerektiğiyle ilgili ders niteliğindeki sahnesidir efenim…