19 Nisan 2013 Cuma

Baba'yı Anlamak...

Babamla ne zaman tartışsak, kavga etsek, "Bir gün baba olduğunda, ev geçindirdiğinde anlarsın..." derdi. Ergenliğin ateşiyle kulağımda bir çizikti tabi bu laf.. İşlemiyordu bile. Ama bugünlerde babamın ne söylemek istediğini anlıyorum sanırım. Şuan evlilik hazırlıklarıyla boğuşuyorum. Haziranın 30'unda düğünüm var beklerim :) Bir ev kurmanın, geçindirmeye çalışmanın zor olduğunu tahmin ediyordum tabiiki az çok ama tahminimden bu kadar farklı ve stresli olabileceğini düşünmüyordum. Evet, mutlka düğün hazırlıklarının stresi de buna eklenmiştir ama yine de bir ev geçindirme sorumluluğu bambaşka bir şeymiş. Daha tam içine girmeden söylüyorum bir de bunu. Babam 4 kişilik bir aileyi yıllarca hiç bir şeyi eksik etmeden, kimseye muhtaç olmadan geçindirdi ya? O David Copperfiel'lar efendime söyliyim Dynamo'lar falan yalan.. Gerçek sihirbaz, gerçek kahraman babammış. Ben şimdi bile "ulan faturalara ayıracak bir şey kalıyor mu?" ya da öğle yemeğini işte yersem ordan da şunu kısarım diye hesap yapıyorsam, babam demekki nelerinden vazgeçmiş bizim için... Saygılar Kenan Yanık...

17 Nisan 2013 Çarşamba

Kadının Adı Yok...


Söze nerden başlayacağımı bilmiyorum.. Ama artık insanlıktan çıktığımızı biliyorum. Bugün rastladığım bir haber bir çok açıdan tokatladı beni. Yine kadına uygulanan şiddet haberiydi ve ilk tokat artık bu haberleri normalmiş gibi gördüğümüzü fark etmemle geldi. İkincisi ise haberin kendisi..

Kimse kusura bakmasın kişilerden bahsederken hak edilen sıfatı kullanacağım.. Ahmet E. adındaki orospu çocuğu, 3 çocuk annesi eşi M. E.'ye inanılmaz işkenceler etmiş.. Hobi olarak resmen.. Hadi Ahmet orospu çocuğu, yapmış.. Peki yargı? Kadın o kadar çok yere başvurmuş ki.. Olaya bakan ilk savcı şikayetten tam 6 yıl sonra sadece "tehdit" suçundan dava açmış! Bu nasıl bir saçmalıktır? Bunun hangi kanunda yeri vardır? Kadın, sığınma evine kaçmış ve ifadesi resmen kan dondurucu.. Adam, adam değil ya lafın gelişi, kadının ellerini ve ayaklarını bağlamış, o haldeyken ölesiye dövmüş, yanan tüple kalçasını yakmış ve son insanlık dışı harekete geliyorum, önce köpeğe tecavüz ettirip sonra da kendi etmiş...

Ben ne denir, ne yapılır bilmiyorum.. Beynim durdu resmen.. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bu adam için 12 yıl  ceza isteniyormuş.. Mahkemeye gelmemişmiş, yakalama emri çıkarılmışmış.. Çok ciddi söylüyorum, idam cezasının tekrar yürürlüğe girmesini çok istiyorum.. Bu orospu çocuğu böyle şeyler yapacak, sonra 12 yıl hapse tıkacasın? Sokayım senin adaletine ben!!! Çükünden meydanda sallandıracaksın ibneyi bak bakalım noluyo ozaman...

Aranıyor...!

Neye inanıyorsunuz bilemem.. İster Adem'le Havva'nın bilmem kaçıncı göbekten çocuğu olduğunuza ister evrimle bir bakteriden bu günlere geldiğinize, ister hayal gücünüze kalmış diğer teorilere... Gerçek olan ve bugüne kadar deneyimlenen tek bir şey var. "Hayata bir kere geliyoruz"

"Ne için"'inini sorgulamak falan değil kesinlikle amacım. Herkesin kendine göre nedenleri vardır mutlaka. Kimi de hala nedenini arıyordur. İstekler mutlaka değişebilir.. Örneğin kimi başarı ister, kimi mal mülk, kimi kendini bir şeylere adamak ister vs... Sonuç olarak bunların hepsi kendi içsel eksikliklerimizi tamamlama adına bilinçli ya da bilinçsiz kalkıştığımız hareketler. Tek bir arayış dışında. "Huzur."

Bence temelde herkesin ortak arayışı bu. Çünkü böyle olmasaydı sanırım bazı insanlara çok saçma gelen durumlardan bazı insanlar mutlu olamazdı. Örneğin; hayatın tüm hareketliliğinin ve bokunun olduğu İstanbul'un curcunası bazısı için vazgeçilmezken, Ege'de bir sahilde sabahtan akşama kadar kendi halinde takılıp bahçesiyle ilgilenen adam için saçmalıktan ibaret. Bu arada o sahilde oturan adam her kimsen sana burdan selamlar.. Kimi şehrin göbeğinde olmak, akşam dışarı çıktığında ışıkların kalabalığın içinde boğulmak; kimi de ormanın yakınında olmak, dışarı çıktığında doğanın sessizliğin içinde kaybolmak ister. Ama aranılan tek şey Huzur...

Bana kalırsa; sabaha kadar projeyi yetiştirmeye çalışıp, ihaleyi alabilmek için stresten sağlığını kaybeden zengin iş adamında, sabah yandaki kafeden aldığı bir fincan çorbayla içini ısıtıp, rahat rahat sokaktaki köşesine yayılan evsizin yaşadığı huzurun kırıntısı bile yok...

15 Nisan 2013 Pazartesi

Sizin Yapacağınız Organizasyonun Ben...

Biraz geç oldu biliyorum.. Ama hem anca vakit bulabildim bunu yazmaya hem de zaten bu kadar aceleyi gerektirecek değeri kendilerine bile vermiyorlar. Geçen akşam televizyonda Türkiye Müzik Ödülleri vardı. Çoğu zaman çok acımasızca eleştirilir bu tarz gecelerin organizasyon bölümü ama bu kez gerçekten sonuna kadar hakettiler eleştiriyi. Sonra çıkar ağlarlar neden Türkiye'de doğru düzgün organizasyon olmuyor ya da neden Uluslararası bir organizasyon Türkiye'de gerçekleştirilmiyor diye. Arkadaşım, sen daha yayın mantalitesinden, bir organizasyonun nasıl yapılması gerektiğinden bihabersin.

2 tane sunucusu vardı yanılmıyorsam gecenin. Biri lisanslı sunucularımızdan Öykü Serter'di, diğerinin adını bilmiyorum gerçekten. Güya röportaj yapacaklar geceye gelen konuklarla. Yayın masasında kim vardı çok merak ediyorum. Ya da yönetmenliğini kim üstlendi bu programın... Öykü yanından biri geçerken onu çağırıyor gel röportaj yapalım diye, hatta aralarında geyik yapıyorlar ve tüm sesler yayında.. Diğer eleman yakalamış bir ünlüyü sıranın kendisine gelmesini bekliyor, kulaklıktan soruyor içeri; "Bu arkadaş neye adaydı? Ha en iyi çıkış yapan.. ok." Bu da bizde yayında. Hayır ya bu bilerek yapıldı o yayın masasındaki tarafından, ya da siz gerçekten hiç bir boktan anlamıyorsunuz.

Bir de üstüne basa basa tüm gece dillendirdikleri bir şey var ki; o da artık "Kral Tv Müzik Ödülleri" değil "Türkiye Müzik Ödülleri"Ymiş adı. Ulan içerik, mantalite değişmedikten sonra adını "Mahmut Abi Şen Kardeşler Müzik Ödülleri" koysan da aynı bok.. Daha röportaj hazırlığının bile seslerini yayına vermemeyi beceremiyorsunuz, sonra Oscar gibi, Grammy gibi konuşmanın, hatta yapılacak espirinin bile saniyesinin hesaplanarak hareket edildiği organizasyonlara bok atmaya çalışıyorsunuz. Sen daha o konuya gelmedin yavrucum.. Sen önce çarpım tablosunu bi ezberle bakim...

12 Nisan 2013 Cuma

Ölümden Sonra Hayat Devam Ediyor...

Valla haberi okuduğumda saçma mı yoksa iyi bir şey mi bilemedim açıkçası. Ama faydalı olabileceği alanlar olabilir. Özellikle tüm işini gücünü genellikle internetten yürütenler için kullanışlı olabilir. Google çıkardığı yeni uygulamayla ölümden sonra mail atmanızı sağlıyormuş. Olay da zaten öldükten sonra sanal ortamdaki hesaplar ne olacak sorusundan sonra peydah olmuş. Kişi öldükten sonra sanal ortamdaki hesplarını dert eder mi? Ediyormuş demek ki. Bu uygulama kişinin ölümünden sonra yapılacakları planlıyor, gizli belgeleri, hesapları siliyor, hatta zamansız ölüm halinde bir yere gönderilmesi gereken bir bilgi varsa mail atıyormuş. Bunun için Google'da "Zaman Aşımı" bölümü seçilerek, ölümden sonra kimlere mesaj göndermek istediğinizi ve ne göndermek istediğinizi seçiyormuşsunuz. Öldükten sonra son kez mesaj vermek yada bunu bilmeyenlere ölümcül bir şaka yapmak isteyenlere duyurulur..:)

11 Nisan 2013 Perşembe

Olsaydın Sen de Keşke...

Gözlerinizi yavaşça kapatın.. O kadar yavaş olsun ki, kirpikleriniz göz yaşınızla ıslanmış teninize değdiğinde oluşan sesi bile duyabilin. Artık karanlık. İstediğiniz renge boyayabilirsiniz. Çocuk olun mesela tekrar. Sabah gün ışığı yanağınıza vurup uyandırsın sizi ve annenizin özene bezene hazırladığı kahvaltı sofrasından bir dilim yağlı ekmek çalıp sokağa atın kendinizi. Çoktan başlamış olsun sokaktaki cıvıltı, hatta geç kalmış olun oyuna.

Çarçabuk arkadaşlarınızın arasına karışıp günün enerjisini boşaltmaya başlayın öğlen güneşi ve annenizin tembihleri başınıza geçmeden. Oyun bitince; bitmez ya, ara verilince Aysel Teyze'nin bahçesine dalın cümbür cemaat.. Ama sessizce. Mutlaka vardır her mahallede bir Aysel Teyze ve bahçesi korkmayın.. Erik çalın, elma çalın.. İçinizde bulunan doğuştan günah keçisini ağaca çıktığı an adını haykırarark ispiyonlayın ve kaçın.. Peşinizden gelip sitem ettiğinde herkes falazdan birer erik versin tatlıya bağlayın.. Öğle vaktine doğru eve çağrılın sonra... Kapıdan girer girmez apartmandaki komşuların dedikodu sesleri kulağınıza, annenizin onlara yaptığı türk kahvesinin kokusu burnunuza çarpsın. Doğruca elinizi yüzünüzü yıkamak için banyoya yollanın ki bir de annenizin eli çarpmasın.

Öğlen uykusuna yatırılın sonra. İstemeyin hiç. Ama yatırılın. İlerde ofiste sabahlayacağınız iş temposunda o günlerin kıymetini anlayacağınızı bilmeden yatmamak için direnin.. Yorgun düşüp uyuyakalın sonra. 2 saat sonra bir komşu kahkasıyla uyandığınızda sokaktaki maç başlamak üzere olsun. Uyku sersemi ilk golü kaçırdığınız için kızsın arkadaşlarınız size. Ama bilsinler yetişmek isterken maça merdivenlerden koşarken giymeye çalıştığınızı ayakkabılarınızı.. Hatta 1-2 basamak yuvarlandığınızı.. Ama aranızda kalsın..

Kim daha yüksek sesle annesini çağırabilecek diye basbas bağırın ve balkona çıkartın sinirlendirdiğiniz annenizi.. Sabahtan akşama kadar boka batmış tipinizi görünce sinir falan kalmayacaktır zaten merak etmeyin. Sonra "Bozuk para var mı?" diye miyavlamaya başlayın bozuk para olduğu halde daha fazlasını vereceğini bildiğiniz annenize.. Arkadaşlarla abur cubur partisi yapın sonra.. Abur cuburun dibine vurun, kafanız gazozdan çakır keyif olsun.. Aşağı mahallenin çocuklarıyla didişin ve cipsine hatta taso'suna maç yapın.. Kazanırsanız eğer mahallesinin onurunu ayaklar altına alınmaktan kurtaran askerler gibi, elinizde cips paketleriyle göğsünüz dik gelin mahallenize.. Havanın kararması yada ezan okununca ezandan daha çok mahallede adınızın yankılanması sizi yolunuzdan döndürmesin. Annenizdir merak etmeyin.

Havanın kararması pek çok anlama gelebilir ama bir çocuk için saklambaça uygun koşullar oluştu anlamına gelir unutmayın. Yorgun düşene, yorgunluktan annenizin kızmalarını, "Babana söyliycem"'lerini duyamayacak hale gelinceye kadar oynayın.. Aynı yere saklanmayın ama.. Olmaz öyle..

Ve Sonra.. Sonra eve gelin.. Yıkasın sizi anneniz.. Ya da kendiniz yıkanabiliyorsanız aferin.. Süzülsün bacaklarınızdan tüm günün eğlence tozları. Çamur ya da kir değil onlar asla.. Yıkanın ki yarın yine kirlenmenin tadı, anlamı olsun.. Sonra dünyanın en güvenli yerinde yastığa koyun başınızı. Yaşayın.. Bunları yapamayan çocukları, belki de her şey yolunda gitseydi sizin gibi olacak olan, sizinle bu güzellikleri paylaşabilecek olan, çocuk mantığıyla bakkaldan alınanlar 3'e bölünecek diye düşünseniz de hayatınıza tahmin edemeyeceğiniz güzellikler katabilecek ölü doğan kardeşinizi düşünün.. Onun için de yapın bunları...

Açın gözlerinizi.

10 Nisan 2013 Çarşamba

"Emek Yoksa Ben de Yokum!

Uzun zamandır gündemi dolduran gerizekalı haberlerin arasına belli aralıklarla serpiştirilen ve medyanın çok da destek vermediği bir konu bu. Tarihi Emek Sineması'nın kapatılmaya, yıkılmaya çalışıldığını duymuşsunuzdur. Şuan gelinen nokta aslında gerilemenin, acizliğin bir göstergesi. Neden gerileme önce dilim döndüğünce onu anlatayım;

Tarihte binlerce örnek bulabilirsiniz... Bir devlet, bir uygarlık düşünün. Düşünün ki kültürel hiç bir değerine sahip çıkmıyor, Sanat eserlerini adab yerlerinin görünüp görünmemesine göre değerlendiriyor, işine gelmeyen heykeli "Ucube" olarak nitelendirip yıkıyor, para kapısı olarak gördüğü tarihi binaları ise avm'ye dönüştürüyor ya da yıkıyor... İşte bu tarz devletler asla ve asla gerilemenin elinden kurtulamazlar. Bir ülkeyi değerli kılan sanat eserleri, tarihi dokusu, mirasıdır. Adı üstünde "Miras". Yani atalarından sana kalan. Yak diye yık diye değil, koru, insanlara sun diye...

Acizliğe gelince... Kapitalizme her gün bir "Küçük İşletme"'nin daha boyun eğdiği-eğdirildiği bir dönemde yaşıyoruz. Mantar gibi her köşe başında biten alış-veriş merkezleri, kendine has dokusu olan "Dükkan" kavramını yok etmek üzere. İnsanlar artık sosyalleşmeyi avm'lere gitmek olarak algılamaya başlamış. Ve bu avm'lerde tekelleşen sinema salonları, Emek Sineması gibi çok önemli bir tarihe ve öneme sahip sinemaların sonunun gelmesine ön ayak olmuş. Aslına bakarsanız istense bunun önüne geçilemez mi? Tabi ki geçilir. Ama Emek Sineması, yıkmak isteyen kişilerce artık politik bir olaya dönüştü. Karşıt düşünenler içinse bir direniş sembolü. Ben açık seçik ifade etmek gerekirse direnişçilerden yanayım. Az mı geldi avm'lerdeki sinema salonlarınız? Godamanlarınızın arabalarını park etmek için daha mı çok katlı otopark yerine ihtiyacınız var?
Çekin o pis ellerinizi Emek Sinemamızın üzerinden!

Kendisini seversiniz ya da sevmezsiniz bilemem ama Türkiye'nin en bilindik sinema eleştirmenlerinden Atilla Dorsay çok güzel bir tepki göstererek, "Emek Sineması'na kazma vurulduğu gün ben de gazeteciliği bırakıyorum" dedi ve sözünü tutarak bugün yazılarına son verdi. Bu tabii ki çok üzücü bir durum. Ancak artık bazı somut tepkiler gerekiyor. Bir çok sanatçı bununla ilgili mektup göndermiş Başbakana... Onu da yapın evet ama daha somut şeylere ihtiyacımız var. Emek Sineması yıkılmamalı. Bu amaç uğruna sesini duyurmaya çalışan insanlara bile tazyikli su sıkılıyorsa, yıldırılmaya çalışılıyorsa zihniyet olarak ne kadar geri gidildiği açıkça ortada sanırım.

Ne kadar üzülsem de teşekkürler Atilla Dorsay...

9 Nisan 2013 Salı

Nostalji Vol#2 - Ciklet Kavanozundaki Cennet Kokusu...

Bazen dün sabah ne yediğimi hatırlamakta güçlük çekerken, çocukluğuma dair yığınla abuk sabuk görüntü var hafızamda. Aslında abuk sabuk değiller. Sadece bana sempatik gelen ve başkası için hiç bir şey ifade etmeyecek görüntüler. Yaşandığı an çok komik olan ama birine anlattığınızda kısa bir sessizlik yaratan anılar gibi. Nedenini bilmiyorum ama sanırım koku hafızasıyla ilgili bu. Sizi etkileyen bir durumda o an çalan müzik ve ortamdaki koku hafızanızın bir çekmecesine ilişiyor mutlaka ve seneler sonra aynı müziği ya da kokuyu duyduğunuzda üşüşüyor zihninize...

Örneğin çocukluğumda Bakkal Ahmet amca vardı. Dükkanın önündeki yola gömülü parlak bir borunun üzerinden atlayarak dükkana girebilirdiniz ve dükkan ahşap bölmelerden oluşurdu. Şekerli ve şekersiz cikletleri karıştırıp koyduğu büyük kavanozun içine kafamı sokup derin bir nefes almayı o kadar severdim ki, bazen bakkala gidelim diye tutturmamın tek sebebi bu olurdu. O zaman ki mantığıma ve saflığıma göre eğer cennet diye bir yer varsa kesin o kavanoz gibi kokuyordu. Ve "Ciklet" demek "Sakız" demekten her zaman daha samimi gelmiştir bana...

Bu sadece sıradan bir örnek. Mahallede bir olay mı oldu? Ya da benim hayatımda? Ben nedense olayla birlikte abuk sabuk detay görüntüleri de hatırlıyorum. Örneğin Ahmet amca'dan aldığımız çekirdekleri çitleyerek komşu kavgasını mı izliyoruz diğer çocuklarla? Hepsini sorguya çekin.. Kavgayı ballandıra ballandıra anlatırlarken kazayla bana sorsalar o esnada karşı balkondaki bir enteresanlığı anlatıveririm...:)

Ama çok özlüyorum. Normal bir insanın nostalji özleminden kat kat fazla. Geçmişe bağlı yaşanmamalı tabii ki ama ben kopamıyorum ve ne zaman eskiler konuşulsa böyle detaylar at koşturuyor beynimde. Hani tost yerken önce iki kenardan da birer ısırık alırsın da tam ortada löp bir yer kalmışken bir arkadaşın gelip "Bi ısırık alayım mı lan" diyerek orayı götürür ya? İşte bu acıyla kıyaslanabilir geçip giden yılların acısı..:)

8 Nisan 2013 Pazartesi

Üç Omuzla Yaşamak...

Bir dostu olacak insanın... Belki iki. Üç? Kısmet... Ama dört değil asla. Bölünmeyecek verebileceğin değer, sevgi ya da kendinden ne katabiliyorsan.. Ama olacak.. Olmalı.

Binlerce tanıdığın, arkadaşın olacağına bir tane adam gibi dostun, kardeşin olsun yeter derler. Hiç haber vermeden gecenin köründe kapısına gittiğinde, yarın işe gitmesi gerektiğini ve iş yerindeki uykusuzluğunu değil de senin derdini ve ne yapabileceğini düşünecek; sen hiç bir şey anlatamasan da o sadece anlayacak.. Senin ilacının bazen sıcak bir çay bazen ağlayabilecek bir omuz, bazen sarılıp "Hepsi Geçecek" denmesi olduğunu bilecek. Çok şey mi bu? Evet, hem de öyle çok şey ki... İşte buna sahip birileri varsa etrafınızda, o insanlara imrenebilirsiniz. Çünkü çok zenginler. Tahmin bile edemeyeceğiniz kadar.

Bunu yakalamayı başarabilen, hayattaki gerçek şanslı insanların sırtı asla yere gelmez işte. Konu asla para değil. Hiç bir zaman da olmadı. Teknolojinin gelişmesi, hayat standartlarının değişmesi her zaman iyi anlama gelmiyor. Sosyal ağların çoğalmasını insanların daha sosyal yaratıklar olmaya başladığına yoranlar... Çok tatlısınız..

Ama bilmiyorsunuz ki bugün tapılan tüm bu sanal dünya insanları sadece yalnızlaştırıyor. Kaçımız çocukluk arkadaşlarımızla hala aynı yerde yaşama şansını elde edebildik? Kaçımız çocukken birlikte kurduğumuz hayalleri hatta kopardığımız defne yaprağı üzerine tükürüp verdiğimiz sözleri tutabildik? Kaçımız çocukken paha biçemediğimiz peçete koleksiyonundan şuan daha da değerli olan dost koleksiyonumuzu dağıtmadan bugüne gelebildik?

Günün sonunda, tüm fırtına dindiğinde, gün batımına karşı rakını yudumlayabileceğin; bir bakışıyla yüreğindeki sıkıntıyı kazıyıp atacak, sen tam "ah" çekerken onu bir şarkının girizgahı sayıp devam edecek, "Yapma ben bilmem"'lerinin üzerini "Biz biliyoruz da mı söylüyoruz"'larla kapatacak, gözünde yaşın, yemeğinde tuzun, rakında buzun, böyle güzel insanların var mı?