28 Şubat 2013 Perşembe

Büyüksün Willard Wigan...

Willard Wigan İngiliz bir heykeltraş.. Bir sanatçı..

Ancak öyle eserlere imza atıyor ki, aklınızı yiyorsunuz. Yalnızca mikroskopla görebileceğiniz eserlerini, ve neden bu mikro boyutlarda eserler çalıştığını ise şöyle ifade ediyor;

"5 yaşındayken "Okuma Bozukluğu" (Disleksi) ile mücadele etmem gerekti. Siyahtım, okumada yetersizdim. Öğretmenlerim beni hep aşağılıyordu. Kendimi küçük ve aptal hissetmemi sağladılar. Ben de onları küçülttüm. Öğretmenlerimin ve çevremdeki her şeyin en küçük heykellerini yaptım."

Bu muhteşem bir örnek bence. Kimsenin, en yakınınızdaki insanın bile asla size bir şeyi yapamayacağınızı söylemesine izin vermeyin. Çünkü insanlar kendi yapamadıklarını başkaları da yapamasın isterler. Kendileri hayallerine ulaşamayınca başkaları da ulaşamasın ki, kendilerini normal hissetsinler. Asla bir başkasının sizi, başarısızlıklarını kapatan bir örtü olarak kullanmasına izin vermeyin...

Saygılar Willard Wigan...



27 Şubat 2013 Çarşamba

Gençliğe Hitabe'yi Okumak Suç!!!

22 Şubatta Meclis Başkanı Cemil Çiçek'e fahri doktora verilmesini protesto etmeye çalışan bir grup öğrenciden S.G., protesto etme amacıyla salon dışında ATATÜRK'ün "Gençliğe Hitabesi"'ni okuduğu için kaldığı Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı yurttan atılmış ve aldığı burs kesilmiş...

Ne denebilir ki? Gelmiş geçmiş tüm hükümetler içinde eleştiriye en tahammülü olmayan, eleştirilme fikrini bile hazmedemeyen tek hükümet olduklarını biliyorduk ama bu nedir ya? Nasıl bir şeydir? Gençliğe Hitabe'den rahatsız olduklarına göre, orada Atamızın bize verdiği nasihatlardan gocunuyorlar ve o nasihatlerde kendilerinden bir şeyler buluyorlar...

Ben böyle saçmalık görmedim! Noldu şimdi? O öğrenciyi yurttan attınız, bursunu da kestiniz noldu? Tatmin oldunuz mu? İçinizden "Oh nası koydum!" falan da dediniz mi? Ben sizden bunu da beklerdim...

26 Şubat 2013 Salı

Gitmek...

Bir kış sabahı gitmek...

Tüm mantıksızlıkları, koşturmacaları, anlamsız mücadeleleri; hiç bir ödülü olmayan, hatta sonunda hayatının avuçlarından damla damla döküldüğünü ve yol boyunca sadece birazdan güneşte kuruyup yok olacak izler bıraktığını anladığın yarışları geride bırakıp yanına hiç bir şey almadan gitmek...

Nereye olduğunu, nelerle karşılaşacağını, nasıl hayatta kalabileceğini bilmeden... Yalnızca gitmek...
Sabahın sisli havasında yavaşça soluklaşmak ve sahnenin dumanı arasında kaybolurcasına silinmek...
Kendi hücrelerini gerçekten hissederek yaşadığın hücreden firar etmek... Güneş yüzünün bir yanını yakarken diğerini tren camının soğukluna bırakmak, ne kadar amaçsızca görünse de yaşadığını hissetmek...

Böyle nefes almak çok zor. Ve unutuluyor zamanla... Arada bir nefes almak için, yarış atı olmadığınızı fark edip, durup hayatı dışarıdan seyretmedikçe unutuluyor. Sonrasında oksijen makinesiyle bile alamıyor insan o nefesi... İçinde bulunduğunuz o tren kaçıyor...

25 Şubat 2013 Pazartesi

Sevim Koş Katil Geldi!

Yaşım ya 10 ya 11... Bir pazar günü...

Haftasonunun getirdiği mutlulukla sabahtan akşama kadar sokakta arkadaşlarla oyunlar oynanmış, gün içinde "Anneeaaee" diye avz avaz bağırarak balkona çıkması sağlanan anneden bakkal harçlığı koparılmış ve bilimum cisp, çikolata, sakız'a yatırılmış, sabahın köründe başlayan mahalle maçı hava kararınca yerini saklambaç'a bırakmış, ezan okununca anne yine aynı balkondan ya da müsaitse odanın camından eve çağırmış ve babanın eve gelmiş olması tehdit unsuru olarak gösterilmiş :), akşam yemeğinden sonra kadıncağız sanki gün içinde hiç yorulmamış gibi, salondaki kömür sobasının yanında ki kırmızı leğende anne tarafından yıkanılmış, ardından anne küçük kardeşi yıkarken rahat durmayıp oyun oynamaya çalışılmış ve tüm salon batırılmış, bir güzel totoları pataklanan iki kardeş ıslak ıslak sobanın yanında havlularla kurulanırken yenilen mandalinaların kabukları sobanın üzerine konulmuş ve  odaya hakim olan şampuan kokusuna mandalina kokusu da karışmış ve sobanın borusuna takılan askılara asılmış havlulardan sobaya damlayan suların çıkardığı cıslamaların eşliğinde pazarları iple çekilen "Bizimkiler"'in jeneriği duyularak halının üzerine yüzüstü uzanılmış...

Çocukluğum böyle geçtiği için kendimi o kadar şanslı hissediyorum ki... Bu dizi ve diğer akşamlar yayınlanan Kemal Sunal filmlerini izlemek için uyku saati konusunda annemle yaptığımız pazarlıkları halaa hatırlıyorum. Bitiş jeneriğini görmek için bile yırtınırdık. Bir tek ben mi böyle aşırı özlüyorum bilmiyorum ama Ahmet Amca'nın bakkalının girişindeki şekerli sakızların ve şekersiz falım'ın kokularının birbirine karıştığı büyük kavanozun kokusu hala burnumda...
O kavanoza doğru eğilip derin nefes alınmamış bir çocukluk yaşanmamış demektir...:)

Peki "Sevim koş katil geldi!" diye bağıran Sosyal Sarhoş Cemil Abimizle, Sabri Bey'le, Cafer'le, "Cıvık müdürüm afedersin!" diyen Abbas efendiyle hafızamıza kazınan "Bizimkiler" dizisinin müziklerinin hem muhteşem bir oyuncu hem de müzisyen olan Arif Erkin'e ait olduğunu, Arif Erkin ustanın da son zamanlarda en sevdiğimiz dede karakterlerinde karşılaştığımız kişi olduğunu biliyor muydunuz? :)



24 Şubat 2013 Pazar

Bunlara Şahit Olmaktan Utanıyorum!

Siz rahat uyuyabiliyor musunuz? Gece başınızı yastığa koyduğunuzda gerçekten hiç bir tedirginlik hissetmeden uykuya dalabiliyor musunuz? Yoksa siz de uyutma ve beyni sulandırma tuzağına kapılıp gidenlerden misiniz?

Ben çok büyük vicdan azabı çekiyorum. Atatürk'ün Cumhuriyeti ve Ülkeyi emanet ettiği, bunu da gerçekten bir görev olarak gören gençlerden biri olarak çok büyük utanç duyuyorum. Çünkü ne bunlara gerektiği gibi sahip çıkabildim, ne de çıkabiliyorum. Kendi adıma başarısız olduğumu düşünüyorum. Ama beni daha da çok düşündüren bir şey var... Ben yarın bir gün baba olacağım. Ve çocuğum aklı yetip de sorular sormaya başladığında; o gün ancak tarih kitaplarında okuyabildiği medeni ve rahat ortamda eğitim yerine neden sarıklı, cübbeli, ya da çarşaflı yobaz insanların olduğu bir ortamda eğitim gördüğünü, ortamın nasıl bu hale geldiğini, bu gerçekleşirken hiç bir şey yapıp yapmadığımı bana soracak... Nasıl? Çoğu insanın yakındığı; "Çocuğum bana bebekler nasıl olur? diye soruyor, ne diyeceğimi bilemiyorum" sıkıntısından daha farklı değil mi?

Ne diyeceğim ona? Böyle olması gerektiğini mi? Yaratılan korku imparatorluğundan dolayı kimsenin sesini çıkarmaya cesaret edemediğini mi? Etraftaki herkesin "Paşaları bile sorgusuz sualsiz içeri alıyorlar sen kimsin ki sus sesini çıkarma" diyerek kendince nasihat verdiğini mi? Sonra bir başka soru gelecek... Baba suçu neymiş ki o Paşaların? "Yavrum henüz bir suçları yok ama bir gün mutlaka olur diye içeride tutuluyorlar" mı diyeceğim? Bunlar olurken kimse tepki göstermiyor mu dediğinde, "İnsanlar dizi izlemekle, parasına göre talipleriyle birbirini eşleştirmekle meşguller mi diyeceğim? Hadi yırttım kendimi bir şekilde bunları söyledim ona. Peki ona; "Tüm bunlar olurken, Atatürk'ün tüm mirası hiç edilircesine satılıyor, kendi düzenleri adına bir tehdit olarak gördükleri Askerlerimiz, Komutanlarımız hiç bir kesinleşmiş iddia olmaksızın içerde tutuluyor, Terör örgütü PKK'nın "Bebek Katili" başı Apo'ya; geçtim idam edilmesini, ağır şartlarda bir ceza verilmesi gerekirken, hiç bir şey olmamış gibi bir de ülke sorunlarıyla ilgili fikir danışılmaya gidildiğini, adam yerine konduğunu, bunca yıldır kaybettiğimiz şehitlerimizin ailelerinin, geride bıraktığı çocuklarının gururuna tükürüldüğünü nasıl anlatacağım?

Açıkçası ben bilmiyorum... Ama ATATÜRK sevgisini yüreğimin en derininde taşıyorum ve çocuğuma aşılayacağım ilk şey bu olacak. En azından bunu yaparak Ata'ma olan borcumu bir nebze ödemiş olurum belki...

23 Şubat 2013 Cumartesi

Hiç Bir Şeyi Küçümsemeyin...

Denge'ye en güzel örnek Doğa'dır. Adaletliliği tartışılır ama kesinlikle muhteşem bir dengeye sahiptir. Hayatımızda önemsiz olarak gördüğümüz ne varsa aslında bu dengeye hizmet ediyordur ama biz farkına bile varmıyoruz. Önemsememeye devam ediyoruz. Ta ki o önemsemediğiz detay ortadan kalkıp, tüm dengenin, yapının sarsılmasına yol açana dek. Buna örnek olabilecek çok başarılı bir performans paylaşmak istedim sizinle. Sonuna kadar izlemenizi tavsiye ederim. İyi seyirler...



22 Şubat 2013 Cuma

Alpay İzer

Bunu herkes söyler ve bu kadar çok söylendiği için anlamını yitirmiş gibi görünür ama; gerçekten de Yeşilçam'ı Yeşilçam yapan "İsimsiz Kahramanlar"'dır. Yan rollerde kariyerlerini sürdürüp, çoğu insan tarafından başarılı olamadıkları düşünülse de aslında en önemli görevleri üstlenmektedirler. Yan rol olarak düşünülen karakterler, hikayenin en önemli parçasıdır aslında. Tamamlayıcıdır, yemeğe tat veren baharattır...

Alpay İzer'de değeri yeterince anlaşılmamış ve genç yaşta aramızdan ayrılmış bir Yeşilçam emekçisi. İsmine aşina olmadığınız ama görür görmez birçok film sahnesiyle hatırladığınız yüzlerden. 1944 yılında Erzurumda doğan İzer; tiyatroya Bursa Halk Evi'nde adım atar ve ardından Dormen Tiyatrosuna katılır. İstanbul Belediyesi Konservatuarının Tiyatro bölümünden mezundur. Dormen Tiyatrosunun ardından yeni kurulan Ali Poyrazoğlu Tiyatrosuna katılır. Sinema'ya adım atışı ise Erotik-komedi türünde bir film olan Gariban Şakir ile olur. Ancak izleyici ona Kemal Sunal filmlerindeki genellikle dolandırıcı ağırlıklı rollerden hatırlar. 20 Ekim 1989 yılında ise henüz 45 yaşındayken akciğer kanserine yenik düşerek aramızdan ayrılır.

İdil'im Mutlu Yıllar...

Bu yazıyı yayınlamayı kendime bir borç biliyorum. Bu saçmalığa, bu mantıksızlığa, bu diktatörlüğe bir başkaldırıysa bunu yayınlamak, evet başkaldırı. Bu, yayınlayabilecek sayılı kişilerden olduğu düşüncesiyle Yılmaz Özdil'e gönderilmiş bir mektup, bir babanın isyanıdır. Daha çok insana ulaşması gerektiğini düşündüğüm için naçizane katkıda bulunmak istedim. Ben böyle bir acıyı tasvir edemiyorum. Bir an önce kavuşmanız dileğiyle...

Sevgili kızım, İdil’im...

Bu doğum gününde de yanında değilim. Esaretim başladığında yürümeye yeni başlamıştın, 15 aylıktın. Bugün 22 Şubat, üç yaşını bitiriyorsun. 21 aydır babalık yapamadığım için senden özür diliyorum.

Maalesef çok erken tanıştın, hiç tanışmaman gereken hapishane yollarıyla... Gece yarıları annenin kucağında otogara taşındın, otobüs koltuklarında uyuklayarak bilmediğin mesafeleri teptin, sabahın köründe Hasdal kapılarına geldin, hepi topu bir saat kokunu içime çekebileyim diye, saatlerce bekleştin. Ne de çabuk tükeniyor o sayılı 60 dakika... Sana bunları yaşattığım için özür diliyorum.
*
Uzuuun ayrılık günleri ve alt tarafı bir saatlik görüşmeler nedeniyle, her seferinde adeta yeni baştan tanıştığımız için... “Sen de bizimle gelsene” dediğinde, gülümseyerek “yakında” dediğim için... Ve, artık sanırım sen bile bildiğin, çoktandır “sen de gelsene” demediğin için... Senden özür diliyorum.

Ne diyebilirim ki sana bebeğim... Balyoz diye bir dava var, 3 Kasım 2002 seçimi bile yapılmadan önce, ben daha üsteğmenken, dijital belge hazırladığımı iddia ediyorlar; ortada henüz seçim yokken, ortada henüz kazanan yokken, ortada henüz hükümet yokken, henüz kurulmamış hükümeti yıkmaya teşebbüs ettiğimi öne sürüyorlar mı diyeyim? Üstelik, o dijital belgenin sahte olduğunu bilimsel olarak ispatladığım halde, imzam olmadığı halde, bilgisayarımda olmadığı halde, aleyhimde tanık olmadığı halde, görüntü-iletişim kaydı olmadığı halde, 16 sene hapis verdiler mi diyeyim? Uğruna canımızı vermeye hazır olduğumuz vatanımızda esir olduk mu diyeyim? Bunları bu yaşta anlayabilmen elbette mümkün değil... Yaşı anlamaya müsait olduğu halde, anlamazlıktan gelenler adına, senden özür diliyorum.
*
Büyüyeceksin, dünyayı tanıyacaksın; kendi ordusuna yapılan bunca saldırıyı, böylesine kayıtsızca seyreden başka bir memleket göremeyeceksin kızım... Ailelerimizden sanki vebalıymış gibi uzak durdukları, bulaşıcı olmasından korktukları, neme lazım filan diyerek arayıp sormadıkları, bizimle beraber eşlerimizi, çocuklarımızı da yaftaladıkları, yalnızlığa mahkûm ettikleri için... Senden özür diliyorum.
*
Bu mektubu, belki köşesinde yayınlar diye Yılmaz Özdil’e gönderiyorum. Çünkü, bu davaların sanıkları yazılıyor ama, mağdurları yazılmıyor. Bu davaların gerçek mağdurları, çocuklarımız... Toplumun, en azından bugünlük kendi çocuklarına sarılırken, bu gerçeği yüreğinde hissetmesi adına yazıyorum.
*
Canımın içi...
Doğum günün kutlu olsun.
Telafi edemeyeceğimiz, asla geri gelmeyecek bu kıymetli günlerde seni omuzlarımda gezdiremediğim, sarılamadığım, öpemediğim, masal okuyarak uyutamadığım, uyumanı seyredemediğim, saçını okşayamadığım, büyümene şahit olamadığım, kavuşacağım günü çaresizliğin sabrıyla beklediğim... 630 gündür olduğu gibi, bugün de babalık yapamadığım, yapamıyor olduğum için özür diliyorum.

Seni canından çok seven baban,

Ayhan

21 Şubat 2013 Perşembe

Dünya'nın Efendileri...

Oldum olası önyargılı insanlardan nefret etmişimdir ve kendimde fark ettiğim buna yakın eğilimleri de törpülemeye çalışmışımdır. Ve eğitim seviyesi ne olursa olsun, ya da gelişmişlik düzeyi açısından neyi kıstas alırsanız alın halaa bu "önyargı"'lardan, bu zihniyetten ve getirilerinden kurtulamadık.

Emad Burnat 3. Dünya Ülkelerinden biri olarak görülen, bu şekilde iğrenç bir şekilde nitelendirilen Filistinli bir meslektaşım. Bir Yönetmen. Bu pazar gecesi 85. Oscar Ödül Töreni gerçekleştirilecek ve Emad Burnat "5 Broken Cameras" filmiyle belgesel kategorisinde bu yarışmaya aday olmayı başarmış bir yönetmen. Ancak o kadar acınası ve terbiyesizce bir hareketle karşılaşıyor ki, yazarken nefretim her tuşta biraz daha artıyor. Eşini ve çocuğunu alarak Los Angeles'a uçuyor. Fakat burada tabiri yerindeyse "tipten kaybediyor." Akademi Ödülleri için geldiğini Havaalanı görevlilerine ve polis'e bir türlü kabul ettiremiyor. Elinde davetiyesi olmasına rağmen görevliler yaklaşık 1 saat sorguya çekiyor ve Filistin'e geri göndermekle tehdit ediyorlar. Tehdit'e bakar mısınız? Sizi zaten yaşadığınız yere göndermekle tehdit ediyorlar... Düşünün, onlara göre o kadar iğrenç bir yer, öylesine bayağı ki bu; bu bir tehdit unusuru...

Sonunda başarılı bir belgeselci olan Michael Moore devreye giriyor ve polislere kendisinin adını ve telefonunu vermesini söylüyor. Ardından Emad ve ailesi serbest bırakılıyorlar. Bu olay derinine inildiğinde daha o kadar acınası durumlarla dolu ki... Düşünceye bakar mısınız? Eğer Filistin gibi bir yerde yaşıyorsanız, ya da oralıysanız siz sanatla uğraşamazsınız, bir şeyler başaramazsınız... Düşünce bu...

Ama doğrusu ve insanların kavramakta güçlük çektiği ise bana göre şudur;

Bir kömür madeninde elmas olabilirsiniz. Parlamanız ve farkedilmeniz için aydınlanmanız yeterlidir. Nerede olduğunuzun, ne koşullarda yaşadığınızın bunu değiştirecek kadar bir önemi yoktur. Başarı da su gibi mutlaka yolunu bulur...

Tebrikler Emad Burnat...

18 Şubat 2013 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#17

Yukarıdaki bölmeye yapıştığı için bir türlü delikten aşağı düşmeyen bir kum tanesi zamanı durdurabilir mi? Peki ters çevrildiğinde bir anlığına da olsa zamanın ötesine mi geçer? Hangi açıdan baktığınıza göre değişebilecek durumlar gibi, göğüs kafesimi parçalarcasına çarpan kalbim de kelebek etkisi yaratarak dünyayı yerinden oynatabilirdi... Belki...

Koridora çömelip kompartıman kapısına yaslanarak nefes almaya çalışırken; bir anda cam kırıkları gibi dağılan cesaretimden biraz toplayarak içeri tekrar bakabildiğimde Soytarı'nın oturduğu koltukta sadece yanan bir mum olduğunu gördüm. Diğer vagon ve kompartımanlardan insanların koşup gelmesi ve işlediği cinayetlerin üzerime kalmasıyla, diğer kırık parçaları da toplayıp oradan uzaklaşmam arasında yukarıdaki kum tanesi kadar hassas bir denge vardı.

Tekrar ayağa kalkmak, iki ayağımla dünya'yı itmek kadar zor. Gözüm halaa mum ışığında. Çocukluğumdan beri aydınlık bir ortamda rahat hissedemedim kendimi. Anneme dair hatırladıklarım da yaşımın küçüklüğü dolayısıyla loş ışığa mahkum oldular. Hayatıma dair annemin çeşitli ısrarlarından biri olan "yatmadan önce dişlerini fırçala" nasihati hayal gücümü besleyen loş ışıkta düşlerimi fırçalamaktan öteye gidemedi...

Nefesim düzene girmeye başlıyor. Kendini hazır hissedip; yanıldığını arenada boğa'yla karşılaşınca kabul etmeyi gururuna yediremeyen bir matador gibi hissediyorum. Ama ne Maça'nın nerede olduğunu bilmemem ne de trenin hareket halinde oluşu, bir an önce buradan gitmem gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.

Bir tane daha... Sadece bir sert düşüş daha. Kendime söz veriyorum başka yok. Kendimi kandırmak için bulduğum "Hem belki yıllardır hissettiğin sürekli düşüyormuş hissi de yok olur" bahanesi az da olsa işe yarıyor ve yüzümü gidiş yönüne vererek kendimi rayların hücrelerine bırakıyorum. Kendimi çok önceden törpülediğim için, kanayan dizlerim ve ellerime rağmen bu düşüş ben de bir acı uyandırmasa da, soğuk çeliğin üzerindeki yuvarlanmam son bulduğunda yakaladığım bir anlık görüntü beni beynimden vuruyor...

Kum saati kırılıyor...


16 Şubat 2013 Cumartesi

Seni Çok Özledim Kemal Abi...

Halaa bırakamadığım bir alışkanlığımdır. İşin aslı bırakmayı da istemediğim... Ne zaman evde yemek yiyecek olsam mutlaka eski bir türk filmi açar öyle yerim. Ve çoğunlukla da Kemal Sunal filmleri olur bunlar. Kemal Sunal, Münir Özkul, Adile Naşit, Halit Akçatepe...

Bu isimleri kendi ailesindenmiş gibi samimi görmeyen yoktur sanırım. Sanki aynı evde yaşadığımız abimiz, ablamız, akrabamız kadar yakındır yarattıkları karakterler bize... Ama nedense Kemal Sunal hep daha farklı bir yere oturuyor. O daha bir başka sanki... Çocukluğumuzun en güzel anılarına şahitlik eden, bize öğrenmemiz gerekenleri en eğlenceli biçimde öğreten ve yıllar geçtikçe daha seyrek görüşebildiğimiz ama aramızdaki bağ asla sarsılmayan, uzakta yaşayan dayımız gibi...

Ölüm şekli içimi en çok acıtan insandır Kemal Abi. O kadar mütevazi bir insandır ki; kimse rahatsız olmasın, organizasyon sekteye uğramasın diye kendi rahatsızlığını bile dile getirmeyip, daha uçak havalanmadan uçak korkusuna yenik düşerek kalp kriziyle aramızdan ayrılmıştır. Zeki Alasya'nın, kendini "sanatçı" sanan bir çok insanın dile getiremeyeceği mütevazilik ve farkındalıkla söylediği bir şey var; "Kemal hepimizden ilerideydi. Kim ne derse desin." Bu egosuzluğundan ötürü gözümde daha da büyüdü Zeki Alasya...

Kemal Sunal'la ilgili güzel bir belgesele rastladım. Sizin de hiç sıkılmadan izleyeceğinizi tahmin ediyorum. İyi Seyirler...




12 Şubat 2013 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#16

Maça'yla karşılıklı susuyoruz... Kompartımanda yalnızca trenin tünele girdiğinde yankılanan tıkırtıları ve camdan süzülen ay ışığı var... Bir boşluktan süzülen ışıklar hayatımın hiç bir evresinde peşimi bırakmıyor. Yalnız olduğunuzdan emin olduğunuz halde takip edildiğiniz hissini kanıtlarcasına bizim vagonu takip eden diğer vagonlarda da ölüm sessizliği var...

Ölüm sessiz değildir. En azından benim bugüne dek şahit olduklarım bana bunu öğretti. Kulak çınlamasından muzdarip doktor kapısını aşındıran insanlar, hayatlarının bilmedikleri çok önemli bir evresinde zihinlerine kazınan bazı olayların hayatlarına fon müziği gibi eşlik etiiğinin farkında değiller. Ben bana ait olmayan tiz bir çığlıkla yaşıyorum. Bana ait olan sadece klasik müzik...

Babama dair içimde beslediğim anılardan çözünürlüğü en yüksek olanı, sebebini hatırlamadığım bir hatadan dolayı karanlık banyoya kilitlenerek "Seni fareler yesin" denmesiydi. Benim çığlıklarımın duyulmaması, vicdanlarının sesinin bastırılması için bulunan çözüm ise Mozart. Mozart'ın besteleri hiç bir zaman annemin benim çığlıklarım karşısında piyanonun başında çaresizlikten gözyaşı dökmesini gerektirecek kadar duygusal olmamıştır. Ama öyleydi...

Ben bu düşüncelere dalmışken, Maça beni korkudan şıçratarak yerinden fırlıyor ve karanlıkta parlayan kanat genişliğiyle kompartıman kapısından çıkıyor. Bense bu anlık korkunun geçmesini beklerken Maça'nın karanlıkta kanat çırpışını neden ağır çekim gördüğümü düşünüyorum. Uykudan aniden uyanmış olmanın verdiği sersemliği üstümden silkeledikten sonra peşinden koşuyorum. O benim tek yol arkadaşım...

Bir kaç vagon sonra hayatımda beni tokatlamasını engelleyemediğim manzaralardan biriyle daha karşılaşıyorum. Vagonda tam 3 cesedin çeşitli şekillerde yerde yattığını gördüğümde kalp atışlarımın hızlanmasıyla görüntü bir an bulanıklaşıyor. Kendimi dizginlemeye çalışıyorum. Hayır! Şimdi olmaz!
Bir kaç kelime kendime söz geçirebildikten ve görüntü hafif netleştikten sonra, kollarını iki yana açmış, gözleri kapalı bir şekilde, yüzündeki tarifsiz gülümsemeyle metroda beni seyreden soytarıyı fark ediyorum...

Bir şeyin hayalini kurmakla gerçekleştirmek arasında asla hesaba katılmayan şeyler vardır. İçimdeki kini beslerken, yıllarca tekrar ve tekrar alacağım intikamı zihnimde seyretmeme rağmen, yıllar sonra karşılaştığım ilk ölümde dizlerimin bağının çözülüp kalbimin ağzımda atıyor olması da benim hesaba katmadığım nokta. İstediğiniz kadar planlayın. Mutlaka başka plan yapanlar da çıkıyor...

Kapıdan geri çıkıp koridorda çömeliyor ve nefes almaya çalışıyorum. Oda sıcaklığında buz kesiyor düşüncelerim. İntikam almak istediğiniz her neyse, en zor kısmı onunla yüzleştiğinizde her şeyi baştan yaşamak zorunda kalmanızdır. Koridor karanlık... Kalbimin çığlıkları kulağımda ve ayaklarımın altında binlerce fare...

İlk defa; oturduğu yerden gözlerini açarak soytarı bana bakıyor. Omzunda Maça...

10 Şubat 2013 Pazar

Geçen Gece Güneş Doğdu...

Fedakarlık... Özveri... Feragat...

Hangisini seviyorsanız onu kullanabilirsiniz. Bunlardan birini bile birazcık tanıyor olmanız bizi anlamanızı biraz daha kolaylaştırır. Biz tam 1,5 yıl bu üç kavramla yaşadık. Bu kavramlarla yaşatıldık... Eşinizin, hayat arkadaşınızın, sizi tamamladığını düşündüğünüz kişinin; elektriği, suyu olmayan, yükseklik çok olmasına rağmen ne kadar temiz olursa olsun havası terör kokan, silah sesi duyduğunda ışıkları kapatıp koridorda cenin pozüsyonunda yatmak zorunda olduğu, aylarca yolların karla kapalı olduğu ve ulaşımın imkansız olduğu bir yerde yaşamak zorunda olduğunu düşünün... Düşünün sadece...

Siz belki ailenizle belki arkadaşlarınızla, hiç biri olmasa da tek başınıza sıcak evinizde otururken, karnınız acıktığında yapacak hiç bir şey bulamasanız bile dışarıdan söyleme özgürlüğüne sahipken, eşinizin dünden kalan çorbayı ısıtmaya kalkmak için yorganın altında tüm hayatını gözünün önünden geçirdiğini düşünün... Bitaneniz orada aç yatıyor diye yemek yemediğiniz oldu mu sizin? Onu düşünürken lokmalar düğümlendi mi boğazınızda? Peki gecenin bir yarısı canınız sizi arayıp; 3 çift kıyafet, 2 yorgan ve "kar maskesiyle" yattığı halde "Üşüyorum" diye ağladı mı siz sıcaktan bunalıp yorganı üstünüzden atmışken? Bu acıyı yaşayanınız var mı? Elbette vardır bizim gibi...

Ama bitti. Bitanem geçen gece açıklandığı üzere yanıma atandı. Bu sancılı süreçte buradan başını ağrıttığım ve bana yorumlarıyla destek olan tüm bloggerlara teşekkür ediyorum. Bu sevinci de en az bize destek olurken bu üzüntüyü hissederek sizler de hakettiniz :)

Biz şimdi karımla bu fotoğraftaki gibiyiz. Bugünümüze içiyoruz. Biraz üşüdük ama, şerefinize ;)

7 Şubat 2013 Perşembe

Çok Ehliyiz Ya Biz?

Bilmiyorum daha önce üzerine düşünme fırsatınız oldu mu ama tahmin edeceğiniz üzere trafik kurallarına uyma konusunda dünyanın son sıralarda yer alan belli başlı ülkelerindeniz. Bu yayalar açısından da böyle. Ne onlar kendilerine ayrılan yolu kullanır ne de araçlar. Emniyet şeridini çakallık yapıp diğer sürücüleri enayi yerine koyarcasına kestirme yol olarak kullanan, ambulans arkasını oynadığımız oyunun jokeri gibi görüp peşine takılan bir milletiz biz. Ana yolların bile hali içler acısıyken tutup da bisiklet yolu yok diye bir serzenişte bulunmak terbiyesizlik olur sanırım...

Hal böyleyken biz ne yapıyoruz peki? O muhteşem sürücülerimizi yetiştiren; herkesin yıllar öncesinden kalma kitabı bile okumayıp kopyayla geçtiği ehliyet sınavını kısaltıyoruz. Reform adı altında tabii. Neymiş? Sınav soruları yarıya indirilmiş. Sebep? Çok iyi biliyoruz o yüzden mi? Pratiğe ağırlık verilecekmiş. Fazladan bir tur daha mı atacak park etmeyi bile bilmeyen sürücü adayları? Almanya'da ki ehliyet sınavlarını duydunuz mu hiç bilmiyorum. İki tane dubanın arasına aracı değdirmeden park edemediğiniz taktirde, çok yüksek oranda not alamadığınız sürece, ilk yardım kurallarını bilmediğiniz sürece ehliyet alamazsınız... Nasıl? Tıpkı bizim gibi değil mi?

4 Şubat 2013 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#15

Tı tı-tı tık... Tı tı-tı tık...

Bir solucanın öğle yemeği olduğunuz hissini uyandıran metrodan sonra, yeryüzünde birliktelik ve liderini takip etme duygusunun en yüksek olduğu tren, yağmur sonrası açan güneş gibi geliyor bana. Dört tarafımızın tezatlarla çevrili olmasına rağmen, sıkıntılı bir yolculuktan sonra ulaştığım Haydarpaşa Garı'nın kalabalığı hiç bir izleniyormuş hissi uyandırmazken, gecenin soytarısıyla başbaşa yaptığım metro yolculuğu baştan aşağı bu tedirginlikle örülüydü...

Küçüklüğünüzde çok sevdiğiniz ve sürekli yanına gitmek istediğiniz, babanızın yakın bir arkadaşının yıllar sonra sizi hayalkırıklığı ve bir tutam burukluğa boğan göbekli ve saçlarının tepesi kelleşmiş hali gibi, Haydarpaşa'nın yanan çatısı çocukluğumun bir parçasını daha koparıp alıyor. Hatıralarınızda beslediğiniz bir kokuyu, çocukluğunuzun geçtiği evin pencerelerini açık unuttuğunuz için artık duyamamak gibi...

Yıllardır bir klasik haline gelmiş olan gar çıkışındaki merdivenlerde durup, insanın İstanbul'u karşısına alması ritüelini küstahça tersine çeviriyor ve bugünüme sırtımı dönerek geçmişimi karşıma alıyorum. İstediği kadar dökülsün saçları... Yine de tüm ihtişamı ve günahlarıyla önümde duruyor paşa. İçeri girdiğimizde Maça'nın çığlıkları yankılanıyor. Amacının tamamen benimle dalga geçmek olduğuna emin olduğum; kimine göre savaş çığlığı, kimine göre bir veda sonrası ağıt gibi görünen bu çığlıkların arasından bir ud sesi yayılıyor duvarlara. Kendinden evvel ölen eşinin yanına kalkacak treni beklerken şarkılar mırıldanan yaşlı bir adamın duvardan yansıyan nağmeleri... Yüzünde acı da olsa bir gülümseme... Çünkü insanlar büyümez. Onlar oynadıkları oyunlar değişen çocuklardır...

Numaratörden sıra alan birinin terbiyesiyle son vagonda boş bir kompartımana yerleşiyorum. Çabuk bir hareketle omzumdan cam kenarına sıçrayan Maça, dışarıda kimse olmamasına rağmen vedalardan tiksinircesine,  içerideki ölü evi sessizliği ve bizi bekleyen olayların tedirginliğinden uzaklaşmaya çalışıyor...

Diğer tüm ulaşım araçlarının aksine, trenler sizin ayrılığınızın tadını çıkarırcasına ağır çekimde başlar hareket etmeye... Ne tesadüftür ki insanların elleri yavaşça hızlanan trenin penceresinde birbirinden koparken tütmeye başlar zevk dumanları. Ama babamdan öğrendiğim bir şey daha var...

Ne annemin evlilik yıldönümünde ölmesi, ne de kardeşimle birlikte babama sürpriz yapmak için annemin o akşam hazırladığı masanın altına saklandığımızdan babamın bizi de öldürememesi... Hiç bir şey tesadüf değildir...

Tıpkı metrodaki soytarıyla yine aynı trene binmemiz gibi...