29 Ocak 2013 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#14

Gözlerinizi kapatın... Sessizliği ve karanlığı hissedin... Göz kapaklarınızın altındaki karanlık küstah bir mürekkep gibi yayılsın tüm ışığın üzerine. Gece, idam mahkümunu infaza götürmeye gelen bir gardiyanın kendinden emin tavırlarıyla teslim alsın sizi... Artık özgürsünüz...

Düşünün... Özgürleştiğiniz bu anda, evinizin defalarca kilitlediğiniz kapısının dışarıdan, yavaşça, polis barikatını aşamayacağını bildiği halde orada can vermenin kutsallığının farkında olan bir devrimci edasıyla zorlandığını düşünün... Maça'yla birlikte patikaya ilk adımımı atıyorum ve kalp atışlarım göğüs kafesimi aynı tavırla zorluyor. Yıllar sonra çıplak ayaklarla ormanı yürüyerek geçmek, hissetmek, lütfedip bir tören bile yapılmadan sessizce doğal ortamına salıverilen bir hayvanınkinden farksız benim için. Maça için... Bilmiyorum...

Küçükken akılımı kör eden, hayatımın seyrinin değiştiği anda bile zihnimde dönen "Dünya'nın Merkezine Seyahat" çıkabileceği en ironik biçimde karşımda şimdi. Bu kitabı okuyan her çocuk gibi bir gün bu seyahate çıkma fantezim yerini lunaparkta öğrendiğim bir gerçeğin kollarına bırakırken mırıldanıyorum... 15 derece... Kollarınızı yana açarak 15 derece geriye yattığınızda neresinde olursanız olun Dünya'nın merkezi olduğunuzu, lunaparkta gece çöktüğünde doğan krallığında öğrenen ben, her şeyini kaybettiğini kabullenemeyen ve elinde gururdan asasıyla kendine yalan söylemeye devam eden bir kral gibi kendi geçmişimin merkezine seyahate çıkıyorum...

Ama bu defa yalan değil... Omzumdaki yol arkadaşımın siyah gözyaşı kadar berrak her şey...

İstanbul... Yaşanmayı bekleyen günahların şehri. Yıllar önce bindiğimde de boğazın saçlarını tarar gibi dönüyordu vapurun pervaneleri ama hayatımda ilk kez biniyordum metroya. O nedenle gecenin 12'sinde vagonda benimle birlikte yalnızca üstü çıplak, altında yırtık pantolon ve kafasında sarı-lacivert-kırmızı-siyah dört kollu şapkasıyla bir soytarının, en uç tarafta kapalı gözlerini bana dikmiş oturuyor olmasının normal olup olmadığını bilemiyorum... Ya da tesadüflerin ne renk olduğunu...

Belki çocukluktan kalma bir takıntı belki sonradan...

Konuşmaya başladığı an ele verir insan kendini. Bu nedenle hiç konuşmayan her zaman tekinsizdir.
Hayvanlarla girilmesi yasak olan bir yere omzumda gardiyanımla girmenin gerginliğine, kapalı gözlerinin ardından sizi izlediğine emin olduğunuz bir yabancının sessizliğinin korkusu ekleniyor.

Biliyorum. Beni dinliyor...

28 Ocak 2013 Pazartesi

Fütursuz Bilgiler Vol#7


Yeşilçam'ın en önemli filmlerinden "Selvi Boylum Al Yazmalım"'daki; Kadir İnanır'ın canlandırdığı "İlyas" ve Türkan Şoray'ın canlandırdığı "Asya"'nın oğulları "Samet"'i gerçekte iki başarılı oyuncu olan Perihan Doygun ve Bilal İnci'nin kızı Elif İnci'nin canlandırdığını biliyor muydunuz?

24 Ocak 2013 Perşembe

Historia de la Musica (Müziğin Tarihi)

Müzik tarihinin çok eğlenceli bir şekilde, çizim tekniğiyle anlatıldığı başarılı bir video. Umarım beğenirsiniz.

İyi Seyirler :)



23 Ocak 2013 Çarşamba

Çoh Toz Birihti... Çoh Toz Birihmeseydi Eyiydi...

Artık bazı cümleler o kadar anlamını yitirdi ki, "Bir tarih kül oldu." hiç bir şey ifade etmemeye başladı. Dün Galatasaray Üniversitesi'nin Beşiktaş sahilindeki eski binası kül oldu. Yukarıdaki haberci tabiriyle "Bir tarih kül oldu." Biz millet olarak salağız. Gerçekten salağız. Hiç bir değerine gerektiği gibi sahip çıkamayan, yeterli önlemleri alamayan, felaket başa gelince de götümüzden uydurduğumuz bahanelerin arkasına sığınmaya çalışan salaklardan oluşan bir milletiz!

Dün akşam televizyonda izlerken sinir krizi geçirdim. Yayına önce İlber Ortaylı bağlandı. Kendisini çok severim. Yanan binada kendisinin adını taşıyan bir kütüphane olduğunu ve bazı kitapların çok değerli olup, kopyalarının bulunmadığını, dolayısıyla artık hiç bir yerde bulma şansımızın kalmadığını ifade etti. Bu eserlerin böylesine bir ahmaklık ve ihmal sonucu yandığına mı yanarsın, yoksa günümüz teknolojisinin kullanılmayıp dijital ortama aktarılmadığına mı?...

Daha sonra yayına bağlanan hödük iyice çileden çıkardı. Adını hatırlayamıyorum sinirden. Ama "Uzman" sıfatıyla bağlandığını çok net hatırlıyorum. Muhteşem "Uzman"'ımızın sıçtığı tespit ise şu şekilde;

"Bu tarz tarihi ve ahşap binalarda yılların birikimi olan büyük miktarda toz bulunuyor. Ve belli bir süreden sonra bu toz barut etkisi yapabiliyor."
Yani? Yanisi bizim suçumuz yok, toz olmayaydı eyiydi...

Ulan Dünya'nın her yerinde binlerce tarihi yapı var! Adamlar gözleri gibi bakıyorlar tarihi değerlerine! Onlarda birikmiyor ozaman toz öyle mi? Demek ki bunun bir çözümü var?

Ulan aklınıza hiç bir şey gelmiyorsa, böylesine aptal bir bahanenin arkasına sığınmaya çalışacak kadar acizseniz, bari 2 kadın tutaydınız da bi tozunu aldıraydınız binanın!!! Bir de utanmadan sanki bir halt edilmiş gibi bilgi veriyor haber kanalları! "Şuan karadan 45, denizden 5 itfaiye aracı söndürme çalışmalarına müdehale ediyor!" "Tam 45 araç sevgili seyirciler, bu duyarlılık için tebrik ediyoruz..."

Allah belanızı versin be! Duyarlılıkmış... Ne büyük iş başardınız ya... O duyarlılığın zerresini o tarih kül olmadan göstereydiniz eyiydi!

22 Ocak 2013 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#13

Maça.

Adı buydu. İlahi bir güzellikte parlayan tüyleriyle; sakince, gözlerini gözlerime dikmiş omzumda durup bana bakarken, göz bebeklerinde görmüştüm bu sembolü... Talihimin vücut bulmuş ve her an hayatımla kumar oynamaya hazır bekleyen gardiyanı...

Gözlerimden gelip geçen bir saniyelik korkunun tek karşılığı gagasındaki alaycı bir gülümsemeydi. Korkumun sebebi ne gözlerimin içine sakince bakışı ne de tavrı... Korkumun sebebi beynimin dar sokaklarında algımın surlarını yıkan gerçeğin uğultusu... "Beni Tanıyor."

Hayatımızı yaptığımız ya da başkalarının bizim adımıza yaptığı seçimler belirliyor. Kader... Kaderimiz önceden yazılmış mıdır yoksa sonbahar rüzgarında başıboş bir yaprak gibi oradan oraya sürüklenir miyiz? Kimbilir? Belki de önceden yazılmış olan kaderimiz sonbahar rüzgarında başıboş bir yaprak gibi oradan oraya sürüklenmektir... Tüm bunlar beynime hücum etmişken hafif hafif çiselemeye başlayan yağmurun altında omzumda Maça'yla ormanın derinliklerinde farklı yönlere giden iki yolun ayrımında duruyorum.

Gözlerimi kapayıp yüzümü göğe çeviriyor ve ellerimi açıyorum... Çocukluğundan bu yana etrafındaki insanlar tarafından kendisine "çatlak" muamelesi yapılan bir çocuğun tek avuntusudur o çatlaktan içeri sızan yağmur damlalarının getirdiği ferahlık... Ruhun bulandığı kinden arınması...

Bir seçim yapmam gerekiyor... Babamdan öğrendiğim tek şey; bir ilüzyonist çabukluğuyla kulağımın arkasından çıkarttığı parayla attığı yazı-tura sonucu yaptığı tercihlerle hep beni yenmesinin göz yanılması olmadığıydı. Bir büyükkanneden kızına, ondan da torununa geçen manevi değeri terbiyesiz bir yüzük gibi babama da dedemden kalan demir parayla kendi şansını yaratıyordu. Şimdi sıra bende...

İki tarafı da Tura olan dede yadigarı ağır çekimde daha da hızlanmış olan yağmur damlalarını tokatlayarak dönerken birazdan kazanacağımı bilmenin rahatlığıyla gözlerimi açıyorum. Önümde uzanan bir yol ayrımı yerine tek bir yol var artık...

Yaptığım seçim Maça'nın gözlerini bulutlandırıyor. Kapkara gözleri ve simsiyah tüyleriyle kararmaya başlayan havada daha haklı ve karizmatik görünse de omuzlarımda hala saf bir kibri ve dedemi temsil ediyor...

Başlıyoruz...


21 Ocak 2013 Pazartesi

Fütursuz Bilgiler Vol#6

 

Azerbaycan'da filmin orjinal dili ne olursa olsun mutlaka dublajlı yayınlanma zorunluluğu olduğunu, yalnızca Kemal Sunal filmlerinin Türkçe yayınlanabildiğini, hatta bu durumun ülke meclisinde tartışma konusu bile olduğunu, bunun Kemal Sunal'a olan saygıdan ötürü yapıldığını biliyor muydunuz?

Prova Zayiatları Vol#2



18 Ocak 2013 Cuma

Gördükleriniz, Size Gösterilenler...

Reklam sektörü dünyanın en ilginç iş sektörlerinden biri bence. Okulda reklamcılıkla ilgili aldığımız derslerde de hocalarımız çok ilginç örnekler anlatırlardı ama birazdan sizinle paylaşacağım gibi bir örnek daha önce hiç görmemiştim ve böyle bir şeyin farkında değildim. Bilinçaltı biz uyurken bile çalışan bir şey. Ve biz farkında olmadan bir çok şeyi toplayıp, yine farkında olmadan kullanmamızı sağlayan bir şey. Hem çok ilginç hem de (biraz amerikan sineması repliği olacak ama) yanlış ellere geçtiği taktirde çok tehlikeli.

Aşağıda reklam dünyasıyla ilgili yapılmış bir araştırma var ve izlerken şaşıracağınızı düşünüyorum. Bilinçaltınızı nelerle doldurduğunuza dikkat edin...:)

İyi Seyirler.


17 Ocak 2013 Perşembe

Mutlu Yıllar Khalesim...


Hayatım... Güneşim, Yıldızım, Işığım...

17 ay önce değdi bakışlarımız birbirine.. "Acaba"lar, "Olur mu ki?"ler, "Öyle uzaktan uzağa nasıl olur ki"ler... Bu düşüncelerle paketlemiştin duygularını. Ve ben açtım o paketi aşkım. Yırttım attım. "İnan" dedim bana.. Telefon ahizesine yaşam destek ünitesiymiş gibi bağımlı olduk sonra. Çünkü seni ülkenin diğer ucuna aldılar yanımdan. İlk görev yerine gitme isteğini ben senin için sokaktaki bir yabancıyken vermiştin ve devlet seni "Madem hevesli, yeni bir öğretmensin; Ozaman doğru doğuya!" diyerek Van'a atamıştı. Ben yırttım attım ama sen önceleri belli bir süre atmadın o ambalajı biliyorum. Gittiğinde olur da yürümez ve bir aksilik olursa diye yaralarını da sarmak için sakladın onu. Ama baktın ki olmuyor, sen dünya'nın öbür ucuna da atansan bırakmıyor seni bu adam, sen de attın o ambalajı... İyi de yaptın.

Ben askere gittim sonra. O travmayı atlatabilmemein tek sebebisin bebeğim. Doğunun o ücra köşelerinde kimseye anlatamadığımız sıkıntıları, karanlıkları yaşarken ışığım, güneşim, khalesimdin... Hala da öylesin. Sen olmasaydın ben orada delirir öyle gelirdim aşkım. Senin desteğinle atlatabildim zorlukları. Sonrasında sıra ben de. Seni oradan kurtarabilmek için, sana oralarda destek olmak için ben çabalıyorum. Devlet için en önemli kurum olduğu iddia edilen "aile" yine devlet tarafından bölündü ve biz biraraya gelemedik. Ama o da olacak bitanem. O günler de gelecek. Işığım güneşim khalesim...

17 benim hayatımda tesadüfleri olan bir rakam. Ortaokulda numaram bu olduğu için bir hocamın başlattığı akıma diğerleri de katılarak beni adım yerine bu numarayla çağırırlardı. Ve 17 ay önce tanıtığım khalesim, 17 Ocak'ta bugün doğdu. İyi ki doğdu, iyi ki inandı bana... Biz birbirimize sözler vermiştik. Bir daha doğumgünümüzü birbirimizden uzakta geçirmeyeceğimize dair. Üzülme bitanem. Elimizde değildi evet ama sana yemin ediyorum bitanem.. "Bir daha benden uzakta hiç bir şey kutlamayacaksın..."

Seni çok seviyorum Aşkım.. Canım.. Bitanem.. Kadınım.. Her şeyim.. Işığım.. Ruhum.. Ömrüm.. Huzurum.. Güneşim.. Khalesim..

İyi ki doğdun, İyi ki varsın ve İyi ki benimsin AŞKIM.. Birlikte nice yıllara...


16 Ocak 2013 Çarşamba

Cennetten Dışarı...


Gitmek lazım bazen... Ne varsa bırakıp, hatta tüm düşünceleri bırakıp sadece yürümek lazım... Herkes hayatının bazı dönemlerinde bunu düşlemiştir mutlaka. Belki 3. kadehten sonra, belki en sinirli anında, bir yağmurdan sonra ya da şarkıda Sezen Aksu "Geri Dön" demeden önce... Ama çok azımız bunu eyleme dökebilmiş ya da deneyebilmiştir. Çünkü zordur hayattan sıyrılıp dışarı çıkmak. Bir kere çıktıktan sonra dönememe ya da aynı bulamama riskini alamaz herkes...

2 Pulitzer Ödüllü bir gezeteci Paul Salopek. Ve şimdi o buna cesaret ediyor... Hayatının tüm yıllık izinlerini kullanarak 7 yıllık bir seyahate çıkıyor. Seyahat ilk insanların ortaya çıktığı iddia edilen Etiyopya'dan başlayacakmış. Büyük göç yolunu takip ederek Mısır'dan Arap Yarımadasına, oradan İran'a Pakistan'a ve Hindistan'a devam edecekmiş. Bering Boğazı'ndan Kuzey Amerika'ya geçip oradan da Güney Amerika'nın en güneyinde 33.800 km'lik yürüyüş sona erecekmiş. Gazetecinin bu yürüyüşünün amacı "Out of Eden: The Walk" belgeseli. İnsanlığın doğuşundan itibaren izlediği göç yolunu takip ederek medeniyetin gelişimiyle ilgili bir belgesel yapmak. Şimdiden çok merak ediyorum ama söylenene göre malesef 7 yıl kadar beklememiz gerekecek...

15 Ocak 2013 Salı

O Gemi Bir Gün Gelecek...

Leyla ile Mecnun... Hayatımın belli dönemlerinde çok başarılı dizilere denk geldim. Çocukken pazar akşamları banyo yaptıktan sonra "Bizimkiler", cuma akşamları yemekten sonra "Süper Baba", perşembe akşamları "İkinci Bahar" ve bunun gibi bir kaçı daha... Leyla ile Mecnun çoğu insan tarafından sadece absürt bir komedi dizisi olarak görülebilir. Ama kesinlikle öyle değil. Çok sevdiğim bir söz var;

"Ağlamasını bilmeyenin kahkasından bi bok olmaz"

Dizinin 1. sezonunun final sahnesini nerdeyse her gün açıp izliyorum. Terapi gibi bir şey oldu benim için. İşin tuhafı dizinin izleyicisi de değildim ve bir arkadaşım tavsiye etti bu sahneyi. İnsanın boğazında bir düğüm bırakıyor izlerken ve izledikten sonra da... İsmail Abi... Kesinlikle bir tez konusu. Halaa okuyor olsaydım mutlaka tezimi bu başarılı karakter üzerine yazardım. Az sonra sizinle paylaşacağım sahnede İsmail Abi'nin "Babam var babam" deyişine dikkat edin. Bunu demeden önce verdiği es. O kısa sessizlik bile o kadar yıkıcı ki...

Ve Mecnun'un bakışı...

Üniversitede bize ilk öğretilen, "sinema yapmak istiyorsanız anlatmayın, gösterin." oldu. Ve bu sahnede  Mecnun'un el sallamaya başladıktan sonra İsmail Abi'ye bakışını sayfalarca yazsam o etkiyi yaratacak şekilde anlatamam. O kadar başarılı. Bu güzel projede yer alan arkadaşlarımı bir kere de buradan tebrik ediyorum. Umarım siz de beğenirsiniz.

İyi Seyirler...


13 Ocak 2013 Pazar

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#12

Çamaşır makinesinin kapağındaki girintiye kafamı dayayıp makinenin dönüşünü izlemek çocukluğuma dair hatırladığım nadir güzelliklerden... Özellikle sıkma ve kurutma bölümü... Annemin ve tüm arkadaşlarımın ısrarına rağmen en sevdiğim oyun, en büyük eğlencem, her şeyden önemlisi hayal dünyama açıldığına inandığım bir geçitti karşımda dönen ve deterjanın büyüsüyle bembeyaz görünen yuvarlak...

Yola çıktığımdan beri karnımda dönüyor. Yürüyorum... Kış uykusundan uyanan bir ayının aylar sonra yeniden güneş ışığını görmesiyle gözünde oluşan bulanıklık ve alışma süresi, yıllar sonra gündüz dışarı çıkmam ve her şeyi geride bırakıp yola adım atmamla kıyaslanamaz...

Doğa'nın uyanışıdır ilkbahar... Tüm canlılar için yenilenme... Bense sonbaharın orta yerine attım yıllar sonra adımımı. Kaderin çok farklı bir mizah anlayışı var. Güldürürken süründürüyor. Yol kenarlarına dökülen sarı-turuncu-kırmızı yapraklar, uzun zamandır beklenen bir misafiri karşılayan coşkulu kalabalık gibi sessizce beni selamlamak için muazzam bir sıraya girmiş. Asfaltın kesik kesik çizgilerine özen göstererek aralarından geçerken, yeniden yola çıktığım için beni selamlamalarıyla, çıktığım yolculuk için beni uğurlamaları arasındaki ince çizgiye basmaya çalışıyorum. Çocukken herkesin en az 1 kere denediği duvarın üstünde düşmeden yürümeye çalışmak gibi. Kollarım açık... Dengesizim...

Yola intikam için çıktığıma önce kendimi inandırmam gerekiyor. Ama omuzlarımda kendime yüklediğim böylesine ağır bir yük varken bile, önümde uzanan sarı otlarla bezenmiş uzun açıklıkta yürürken, aslında sarışın bir adamın saçlarının arasında gezindiğimi farzedebilecek kadar çocuğum hala... Tüm bu oyun, üstü sarmaşıklarla kaplanmış bir tabelanın isteksizce işaret ettiği yol ayrımını farketmemle sona eriyor. Güzel şeyler hep kısa sürmüyor mu zaten? Yol ayrımının başında cesaretimin gelmesini bekliyorum. Halbuki birlikte çıkmıştık evden. Bu kadar gecikmemesi gerekirdi.

Kendimle savaşırken omzuma bir karga konuyor. Simsiyah... Karanlık... Güzel...

Bunun da bir hayal olduğunu kendime ispatlamak için gözlerimi kapayıp içimden 5'e kadar sayıyorum. "Sakın korkma! Gözlerini açtığında bunun aslında olmadığını göreceksin."

Gözlerimi açıyorum.

Karga da 5'e kadar saymış...

11 Ocak 2013 Cuma

Fosil Zihniyet!

Ben artık o kadar yoruldum ki... Etrafımda "Cemaatçi" görmekten, İnsanların inançlarını sömürüp onlardan faydalananlardan, yobazlardan, bilimin ışığından uzak bir şeylere körü körüne inananlardan, araştırmayanlardan, inandıkları din'in bile ilk emri olan "oku" emrinin aksine hiç bir şey okumayıp, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlardan, bunların gün geçtikçe artmasından, Ulu Önder'in ışığında ülkeyi ileriye taşımaya çalışan insanlardan daha fazla görünmelerinden ya da namusluların da namussuzlar kadar cesur olamamasından, sapık ve gerici zihniyetlerin giderek yayılıp toplumu bunun normal olduğuna inandırmasından yoruldum. Öyle ki artık midem bulanıyor. Her gün daha da fazla...

Günlerdir çeşitli üniversitelerde "Fosil Sergisi" açılıyor. Ve bir grup bilinçli öğrenci bu sergide boy gösteren şarlatanlara karşı çıkıyor, engelliyor. Bu kez de Selçuk Üniversitesinde açılan sergiye öğrenciler yine tepki göstermişler. Adamın tipinden akıyor konuyla uzaktan yakından alakasının olmadığı ve bilgisizliği, cahilliği... Masada oturuşuna dikkat etmenizi istiyorum. Saygısızlık buradan bile belli oluyor. Öğrencilerden biri 2 milyon yıl öncesine ait yaban eşşeği fosili bile bulunmuyor derken bu cemaatçi şarlatanlar 75 milyon yıl önce bulunduğunu iddia ettikleri yaban eşşeği fosilini sergiliyorlar. Hiç bir belgeleri hiç bir dayanakları yok. Böyle insanlara inanmayın. Bu örümcek kafalılara prim vermeyin. Yarın bir gün bir yerde bu sergiye rastlarsanız tepkinizi gösterin, sorgulayın! Sizinle dalga geçilmesine izin vermeyin...




Hayat Akıp Gidiyor...


Hayat parmaklarımızın arasından akıp gidiyor. Avcumuza aldığımız suyun hepsini içemiyoruz. Öyle bir ritme kapıldık ki insanların artık kendilerine ayıracakları vakitleri yok. Sabahın köründe trafiğe takılmamak için yollara dökülüyor, akşam fiziksel ve zihinsel yorgunluklarla aynı trafik işkencesini çekerek kafeslerimize dönüyoruz. Hayat bizi sıkıştırıyor... Hele bir de İstanbul'da yaşıyorsanız zaten bir güne 24 saat yetmiyor... Bu konuyla ilgili çok güzel bir araştırma yapılmış ve görür görmez paylaşmak istedim;

‎"Adamin biri Washington metro istasyonunda yere comelir ve kemanini calmaya baslar; soguk bir ocak ayi sabahidir. 45 dakika boyuca 6 Bach calar. Cogu insanin ise gitmek icin hareketlendigi bu yogun saat suresince 1100 kisinin istasyonun icinden gectigi hesaplanir.

Uc dakika gecer orta yasli bir adam muzisyenin caldigini farkeder. Yavaslar, bir kac saniyeligine durur ve sonrasinda aceleyle ilerler yapacaklarindan geri kalmasin diye.

Bir dakika sonra kemanci ilk bir dolarlik bahsisinin alir; bir bayan parayi kemancinin onune gecerken atmis ve hic durmadan yoluna devam etmistir.

Bir kac dakika sonra birisi dinlemek icin duvara yaslanir saatine bakar ve tekrar yurumeye baslar. Besbelli adam isine gec kalmistir.

En cok dikkat eden ise uc yasinda bir cocuktur. Annesi alelacele cekistiriken kendisini durup kemanciya bakar. Sonunda annesi kuvvetlice cekistirir cocugu ve cocuk surekli arkasina bakarak yurumeye baslar.Bu olay diger bir cok cocuk tarafindan tekrarlanir,fakat istisnasiz tum ebeveyinler cocuklarini yurumeye devametmeye zorlar.

Kemancinin 45 dakikalik gosterisi boyunca sadece 6 kisi durup bir sure bekler. 20 kisi kendisine para verir, sonra yine normal bir sekilde yurumeye devam ederler. 32 dolar toplar kemanci. Gosterisi bitipte etrafa sessizlik hakim oldugunda hic kimse farketmez bile.Kimse alkislamaz yada tanimaz.

Kimse az once dunyadaki yazilan eserler arasindaki en essiz parcayi 3.5 milyon dolar degerindeki kemaniyla calan bu kisinin dunyanin en yetenekli muzisyenlerinden Joshua Bell oldugunu farkina varmaz.

Bu olaydan iki gun once biletlerinin ortalama 100 dolar oldugu konserin biletleri yok satmistir.

Bu gercek bir hikayedir. Joshua Bell in bu metro istasyonunda kimligi belirsiz bir sekilde verdigi konser Washinton Post tafafindan algilama,zevk ve inanlarin onceliklerini kapsayan sosyal arastirmanin bir parcasi olarak tertip edilmistir.

Ozet olarak : Ortak bir cevrede, uygunsuz bir zamanda guzelligi algilayabiliyormuyuz? Durupta bunu takdir ediyormuyuz? Bir yetenegi beklenmedik bir icerikte tanimlayabiliyormuyuz?

Bu arastirmadan edinelecek muhtemel sonuclardan biri sudur : Eger dunyanin en unlu muzisyenlerinden birinin dunyada yazilan en iyi eserlerden birini calarken onu durupta dinleyecek bir dakikamiz bile yoksa, acaba daha neler kaciriyoruz hayatta?

Kaynak: Knowledge of Today
Ceviri: Ozan ÖztÜrk

10 Ocak 2013 Perşembe

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#11

Göz kapaklarım yıllardır kullanılmamış gibi tozlu ve ağır... Tüm gözyaşlarımı emercesine yapışan çapakların küçükken korktuğum gecelerde annemin beni rahatlatmak için anlattığı "Sandman"'in uyumam için gözlerime serptiği kum olmadığı gerçeğini kabullenmeye başladım. Yine de bir tarafım buna hep inanacak...

Hani zor bir gecenin sabahı uyuyakaldığınız yerden doğrulduğunuzda kendinizi sebepsizce iyi hissedersiniz ya? Uyandığınız yer alabildiğine uzun bir çayır, gökyüzü yeşil, çimenler mavidir... "Günaydın" demek için saten bir örtü hissi veren rüzgar yanağınızı okşarken yalnızca kan izinin kuruduğu yer acır ya? Sonrası karanlık... Ama kesinlikle kırmızı değil...

Karanlık bölümünde oturduğum koridor... Dış kapının gözetleme deliğinden vuran ışığın hüzmesiyle aydınlanan duvarım... Tanıdığım en yakın yabancıların hayatlarını dinleyerek dünya tutmasını engellemeye çalıştığım banyom... Veda etmek kime ya da neye olursa olsun zor. Ama bazen seçenek bırakmıyor insan kendine. Tüm şıkları işaretliyor ya da D seçeneğine "Hepsi" yazıveriyor...

Son haftam; olmayan hattına bağlı olmayan kablosuyla yıllardır salonun köşesinde paslanan telefona gelen aramaya kendimi inandırmaya çalışmakla geçti. Bazen hala tartışıyoruz. Ama o gün geldi. Büyükbabamın ölüsünün aksine gülüşü ve kibiri çürümemiş. Daha da keskinleşmiş ve hiç bir şey söylemeden, telefonun ahizesine gülümseyip nefes alıp verişiyle beni rahatsız edebilecek kadar başarılı halaa. Ama... O gün geldi. Her şeyi geride bırakmam gerekiyor. İçimde, uyandırmaktan korktuğum bir seri katil... Sessizce bukadar yıl o günü beklerken çalan telefona uyanan yalnızca ben değildim...

Yola çıkıyorum...

Geçmişime kalkan son otobüsü kaçırdım...

Uyumuyorum...

Yürüyorum...

8 Ocak 2013 Salı

Karlar Düşer, Düşer Düşer Ağlarım...

Benim eşim öğretmen... Bir sınıf öğretmeni. Bir insanın eğitim hayatındaki en önemli basamak olan ilkokulda, yarının yöneticilerini, bilim adamlarını, sanatçılarını, aydınlarını yetiştirmeye çalışan, emek veren eğitimcilerden biri... En iyilerinden biri...

Ben eşimden ayrı yaşamak zorunda bırakıldım. "Eş Durumu" dolayısıyla atama hakkı elde etmemize rağmen mantıksız hiç bir işi olmayan devletimiz, İstanbul'da öğretmen açığı olmadığını belirterek eşimin atamasını yapmadı ve toplumun yapı taşı aileyi böldü. Ama bunlar yetmiyor. Yetmiyor çünkü eşimin yaşadığı ortamda elektriği yok... Suyu donmuş. Benim ısıtamadığım elleri de... Aylardır köy yolları kapalı kardan. Hasta oluyorlar, doktor yok. Doktora gidecek yol? Yok. Korku? Terör? Sefalet? Mağduriyet? Var. Hem de tüm imkanlarıyla hizmetimizde...

Ama tüm bunlar yine yetmiyor. Dün tüm tv kanalları ana haber bültenlerinde İstanbul'a yağan kardan sanki kıyamet kopmuşçasına bahsettiler ve ülkenin gündemi, tek sıkıntısı bu oldu bir anda. Neden? Çünkü İstanbul... Eşim Van'da İran sınır köylerinden birinde yaşamaya çalışıyor. O ve onun gibi oradaki bir çok vatandaşımız... 2 metre kar var, hayat durmuş vaziyette... kaç haftadır hangi haberde bununla ilgili tek bir başlık duydunuz? Duyamazsınız. Çünkü oradakiler insan değil. İstanbul dışında olunca meteoroloji haberi, İstanbulda olunca Son Dakika!... Leventte kuaföre gitmek için süs köpeğiyle evinden çıkan kokonanın karşıdan karşıya geçmeye çalışırken topuğunun kara batması sonucu yaşadığı dram ülkenin yüreğini sızlatıyor çünkü. Adaletinizi s... sizin...!

7 Ocak 2013 Pazartesi

Atatürk'ü Anlamak...

Barack Obama'nın Savunma Bakanlığı'nı teklif ettiği Cumhuriyetçi Chuck Hagel'in bir sözü takıldı gözüme;

"Atatürk 20. Yüzyılı'ın en önemli liderlerinden biridir. ABD'de ki çocuklar böylesine büyük bir liderle ilgili hiç bir şey bilmiyorlar. Atatürk okullarda okutulmalı ve tarih kitaplarının bir parçası olmalı."

Bu sadece güzel bir hareket olarak görülebilir ama bence çok daha vahim bir tabloyu ortaya çıkarıyor. Elin Amerikalı'sı olarak gördüğümüz siyasetçinin Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'le ilgili düşüncelerine, yaklaşımına bakın; bir de bizim başımızdaki yobazların zihniyetine bakın... Adamlar daha da tanıtılmalı, öğretilmeli diye düşünüp söylemlerde bulunurken, bizdeki beyinsizler okul kitaplarından daha ne kadar çıkartabiliriz, ATATÜRK'le ilgili daha neleri azaltabilirizin derdindeler. Ezelden beri adamlar bizi bizden daha iyi tanıdılar ve bizim değerlerimizin bizden daha çok farkında oldular. Yazık...

4 Ocak 2013 Cuma

Bu Da Size Kapak Olsun!

Tam 3 Yıl önce Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi muhteşem bir proje başlattı ve pet şişelerin mavi kapaklarını toplamaya başladı. İnsanları bu konuda bilinçlendirdi. Bu hareket hem doğanın temiz tutulması adına hem de bugüne kadar yaklaşık 400 ton kapak sayesinde 1600 engelli insanın tekerlekli sandalye sahibi olması adına çok önemliydi. Hala da öyle. Ama bugün bence çok talihsiz bir açıklama yapıldı ve Fakülte Dekan'ı Prof. Dr. Celal Artunç Üniversitelerinin bu tarz projelerle değil de bilimsel araştırmalarla anılmasını istediklerini belirterek projeyi sonlandırdıklarını açıkladı.

Tüm dünyaya örnek olmuş, tüm dünyaya yayılmış bir yardım hareketiyle anılmanın neresi rahatsızlık verici olabilir ki? Böyle bir projenin devam ediyor olması senin bilimsel çalışmalarına engel mi? İnsanlar bu kadar güzel bir harekete uyum sağlamışlarken, çocuk yaşlı demeden kapakları atmayıp bilinçlenmişken projeyi iptal etmek mantıklı mı? Ayrıca bu sonu olan bir proje değil ki? Bitti mi engeller? Aşıldı mı hepsi? Yarın bir trafik kazası geçirip aynı tekerlekli sandalyeye benim, senin yada Celal Artunç'un muhtaç olmayacağını nereden bilebiliriz ki? O zaman mumla aramaz mıyız her birimiz o kapakları? Ya hala kapak toplayan ve çok güzel bir şey yaptıklarının, bir iyilik yaptıklarının farkında olan, buna inanan çocuklara ne diyeceğiz? "Artık gerek kalmadı çocuklar" mı? "O kapaklarla oyun oynayın" mı?...

Özellikle aranmanıza hiç gerek yok... Etrafınızda bu tarz bir engele sahip olan ve yardıma ihtiyacı olan insanlar var. Onların sıkıntılarını hiç bir zaman gerçekten anlayamayız. Ama Sayın Artunç; bu karardan sonra onların yüzüne nasıl bakacaksınız çok merak ediyorum. Onların gözlerindeki ifade de size kapak olur umarım...

Fütursuz Bilgiler Vol#5

Marty McFly (Michael J. Fox)'un 1955 yılına yani anne-babasının gençliğine gittiği ve annesinin kendisine aşık olduğu "Back to the Future" (Geleceğe Dönüş) serisinin ilk filminin, bu olayın yanlış anlaşılabileceği düşüncesiyle bir çok yapım şirketinin kapısından döndüğünü, zamanda seyahat ettikleri DeLorean'in önce bir buzdolabı olarak tasarlandığını ancak çocuklar için ölümcül hatalara neden olabileceği gerekçesiyle bir arabaya karar verildiğini biliyor muydunuz?

Kaynak: imdb

3 Ocak 2013 Perşembe

Portakalı Soydum...

Bugün "Şeker Portakalı"Yla ilgili haberi okumuşsunuzdur. Bir türkçe öğretmeni "Şeker Portakalı" kitabını öğrencilerine ödev veriyor. Fakat bir veli bu kitap ödev verildiği için, kitabın içinde Türk örf-adetlerine uygun olmayan ve argo bir içerik bulunduğu gerekçesiyle öğretmeni şikayet ediyor. Ve bunun üzerine bizim kültür seviyesi muhteşem(!) Milli Eğitim Bakanlığımız öğretmen hakkında soruşturma açıyor. Bir diğer örnek de İzmir'de yaşanıyor. Steinbeck'in ünlü "Fareler ve İnsanlar" kitabının bazı bölümleri İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu tarafından sakıncalı(!) bulunuyor...

İşin en ilginç tarafı bu 2 eserin de Milli Eğitim Bakanlığının önerdiği "Okunması Gereken 100 Temel Eser" listesinde yer alması. Hem öneriyorsun okunmalı diye hem de sakıncalı bulup okutan öğretmen hakkında soruşturma açıyorsun... Benim çocukluğumun en güzel ve benim için en değerli kitaplarından biridir "Şeker Portakalı".

Ülkedeki yozlaşma tavan yapmışken, televizyonlar rezalet durumdayken ve yalnızca şiddet, seks ve tüketim pompalanırken, çocuklar için hazırlandığı iddia edilen programlar bile annelerini kesen, sokak ortasında karısını bıçaklayan nesiller yetiştirmişken, 15 yaşında kız çocukları istemedikleri kişilerle evlendirilip akrabaları tarafından tecavüz edilince namuslarının kirlendiğini düşünen yaratıklar tarafından töre gerekçesiyle öldürülürken... Tüm bunların yaşandığı bir ortamda siz bu kitapta geçen kelimelere "argo" diyorsanız kimse kusura bakmasın ama bu kitap böyle bir ortam için yukarıdan indirilmiş kutsal kitap gibi kalır.

Devletin başındaki ucube zihniyetler dini sömüre dursun, sanatı engellemeye çalışsın... Yedirmezler size o portakalı!

2 Ocak 2013 Çarşamba

Ispanak, Arka Koltuk, Diş Fırçalama...

Benim gibi bir çok "Adam Olacak Çocuk"'un hayatında yer etti bu 3 kavram. 1 Şubat 1999'da bizi "7'den 77'ye" yasa boğan Barış Abi'miz öğretmişti bunları bize. Bugün aramızda olsaydı 70. yaşgününü kutlayacaktık. Onun programlarıyla büyüme fırsatını yakalayabildiğim için, o döneme denk geldiğim için çok şanslı sayıyorum kendimi. Şu an çocuk kanallarında yayınlanan tüm programları toplasanız bir tane "Adam Olacak Çocuk" etmez nazarımda. Onun yüzünden ıspanağı seven, onun sözünü dinleyip arabada hep arka koltuğa oturan ve o öğütlediği için günde en az 2 kere dişlerini fırçalayan çocuklardık biz...

Çocukken çok etkilendiğim bir detay da Barış Manço'nun yüzükleriydi. Bugün yüzük koleksiyonu yapıyor olmamın temellerini de o attı sanırım. Ve buna dair çok üzücü bir anım var;

İstanbul'a uzak bir şehirde büyüdüğüm için "Adam Olacak Çocuk" programına katılamamıştım. Ama hep istemiştim çocukken. Yıllar sonra kendi yaş grubumdan biriyle tanıştım ve onun o programa katıldığını öğrendim. Programdan sonra Barış Abi'den ısrarlar bir yüzüğünü istemiş ve Barış Abi'de onu kıramayıp çok güzel bir yüzüğünü ona vermiş. İçinde saat olan bir yüzük... Fakat malesef bu arkadaş, benim için  bu paha biçilemez hediyeyi kaybetmiş. İnsanların eşyalara verdiği değerler tabiiki değişebilir ama ben kendimi affetmezdim böyle bir şey yapsaydım...

Onu çok özlüyorum... Onun programını izlemeden büyüyen nesil için çok üzülüyorum... Yukarıdaki fotoğraf daha önce çoğu kişinin görmediği, gençliğinden bir fotoğraf. Adam olacak yeni çocuklar için onun eşsiz bir programıyla onu anıyorum... İyi seyirler...




1 Ocak 2013 Salı

Yeni Yılda Kendinizi Ertelemeyin!

Her yılbaşı olduğu gibi bu yılbaşı da, bir önceki sene kullanılıp tekrar rafa kaldırılan hayaller, tozlu raflardan indirildi ve yine bu yıl için dilekler tutuldu. İnsanların bana göre tek sıkıntısı dileklerini diledikten sonra bunun için hiç bir şey yapmadan gerçekleşmesini beklemesi. Böyle olunca da bu dilekler nesilden nesile kalan, belki de torunlarımıza bile bırakabileceğimiz miraslar olmaktan öteye gidemiyor. Bir hayaliniz mi var? Hayatınızda bir değişliklik mi yapmak istiyorsunuz? 1 saniye bile beklemeyin... Çünkü elinizde "şimdi"'den başka bir şey yok...

Bilmiyorum sadece bizim toplumumuza mı özgü bu ama bizde karakteristik bir özellik olmuş tembellik. Kendimden örnek vermek gerekirse özellikle üniversitedeki öğrencilik dönemi. Hayat için en çok hayal kurulan, plan yapılan ama en çok da tembellik yapılan dönem sanırım. Millet olarak bir diğer karakteristik özelliğimiz olan "işi son dakikaya bırakma"'yla da birleşince tadından yenmez bir hal alıyor. Kendi öğrencilik dönemimden şöyle bir örnek verebilirim;


"Erkenden ders çalışmaya başlamak amacıyla sabah 09:00'da uyandım ve dedim ki, "Derse başlamadan önce şöyle güzel bi kahvaltı yapayım. iyi gelir." Kahvaltının akabinde demlenen keyif çayı ve "Ulan ne olup ne bitiyor memlekette haberimiz olsun" amacıyla ters düz edilen gazeteyle birlikte saat 12:00 oluyor. "Bulaşıklara hiç girmeyeyim şimdi çünkü ders çalışmalıyım." Geçiyorum masaya... Şimdi bir müzik açmak lazım. Açtık. Hazır müziği açarken pc'nin başına geçmişiz bir de maillere bakalım da temiz başlayalım derse. Hani kafamıza bir şey takılmasın. Nasıl olsa halledilir, daha akşama yıl var. Şu şarkıyı da dinleyeyim, şu maile de cevap yazayım derken bu msn ne ara açıldı? Benim farmville'de ne işim var lan? Oha lan saat 15:00 olmuş! Ev arkadaşımın odaya dalıp acıktığını ifade etmesinin üzerine, midemin ezildiğini fark edip "Açken zaten bir şey anlamam, yemek yer sağlam bi şekilde başlarım çalışmaya" şeklinde resmen kendimin ağzına bir parmak daha bal çalıyorum. Yemek hazırlanıyor, sofraya oturuluyor, yeme eylemi, sofra keyfi, yemek sonrası makara-geyik dakikalarının ardından, "Hacı sen bulaşığa gir ben de bi çay atayım" cümlesi telafuz edildiğinde saatin nasıl olduysa 18:30 olduğu göze çarpıyor. Haberler başlamıştır. "Açsana mösyö bi bakalım neler olup bitmiş." Saat bildiğin 20:00. O değil de fena sıkıştım... Tam da derse başlayacaktım ama böyle rahatsız çalışılmaz. Şu uykusuz'u da alayım yanıma. "Beyler ben doğuma giriyorum, rahatsız etmezseniz sizin adınızı veririm doğan çocuğa..." Evet sonunda masamdayım. Çayın altına baktınız mı? Çay hazır. Dur bari 1-2 tatlı şeyle şu çay faslını da kapatalım da öyle çalışırız. 2-3 parça not alt tarafı, birer kere okusam bile bir şeyler kalır. ( hay iç sesimi ...) Hacı bi bardak daha doldursana bana. Oha lan bu sefer sevişecekler galiba Behlül'le Bihter!. Bunlar da çok reklam veriyorlar deli gibi uzadı dizi. Hayır o değil milletin işi gücü var bağlıyorlar böyle ekrana. (canım iç sesim...) Beyler ben odama çekiliyorum. Sınava çalışacağım. Saat 22:30. Bu iş masada olacak gibi değil, yatağa uzanayım öyle okurum. "Alo? Naber hatun? Ben de seni..." Saat 00:00. Oha saat kaç olmuş! Uyku da bastırdı hafiften. Bari moda girmişken yatıyım da sabah dinç kafayla çalışırım...



Ulan sığır! Sınav zaten sabah 08:30'da! Sabah dinç kafayla çalışacakmış! Sen bu sabah da dinç kafayla uyanmadın mı hayvan herif! Kafana sıçayım senin!. Ya da dur... Sabah dinç kafayla sıçarım...!!!"

İşin özü; bu yıl hiç bir şeyi ertelemediğiniz güzel bir yıl olsun. Eğer gecenin köründe karpuz çekiyorsa canınız, gidip bulun o karpuzu...:)