31 Ekim 2012 Çarşamba

Çünkü Delirmek Güzeldir...

Çok küçüktüm...

Nerden duydum bilmiyorum ama "Aydede Aydede senin evin nerede?" şarkısını duymuştum bir kere ve kafamda şimşekler çakmıştı. Aydede... Eğer bildiğimiz Ay'a Aydede adını takıyorsanız; bulunduğu yaşın doğası gereği otu boku sorgulayan, kafasında binbir türlü kurgulayan bir çocuğu, Ay'da yaşayan bir adam olduğunu, bunun sakallı bir dede olduğunu, yatmadan önce çıplak gözle bile onu görebileceğini düşündüğü için suçlayamazsınız.

Uzun süre Dolunay'a baktığımı hatırlıyorum. Okadar uzun bakardım ki artık gçzlerim kamaşmaya, şaşılaşmaya ve dolayısıyla görüntü bulanıklaşmaya başlardı. Tabi benim o anki über hayalgücüm ve insan ötesi çocuk zekam bu durumu gerçekten Ay'da yaşayan biri olduğu, ve hatta onun hareket ettiğini gördüğü şeklinde yorumlardı. Aynı sabah göz doktorundaki muayene esnasında küçük e harfini göremeyen ben Ay'da yaşayan sakallı adamı görebiliyordum. Evet yapabiliyordum bunu.

Belki biraz ileri gitmiş olabilirim ama yatağımın kenarına sıkıştırdığım iç içe geçmiş bir çift çorabı telsiz niyetine kullanarak onunla iletişime geçebileceğimi düşünürdüm. (Evet belli bir yaşıma kadar bu çorap muhabbeti devam etti.) İlk telsizim kullanılmış bir çoraba denk geldiğinden bir süre sonra koku beni rahatsız etmiş ve o an gözümün önündeki sis perdesi aralanmış, gerçeği görmüştüm... "Ay pis bir yerdi"... Belki de Aydede'den kaynaklanıyordu, geçmiş gün yalan olmasın...

O yaşlarda başladım sanırım aklımı kaybetmeye. Ama bu kayıp halk tabiriyle aptallık değil. Delirmek, farkındalığın başlamasıyla olur çünkü. Tarihin en bilinen akıl hastalarına bakıldığında aslında normalden çok daha fazla zeki oldukları görülür. Belki de bu aşırı yüklenmeden kaynaklıdır kayışın kopması. Ama asla kötü bir şey değildir bana göre.

Örneğin az öceki çocukluk hareketi. Yatağın yanına çorap sıkıştırıp Aydede'yle konuştuğunu idda eden bir çocuğa deli demezler. "Maşallah hayal gücü de pek genişmiş", "Fazla çizgi film izliyor galiba sizin çocuk" minvalinde laflar eder konu komşu. Ama ya çocuk kendisine o çoraptan cevap geldiğini düşünüyorsa? İşte ozaman daha farklı olur sanırım. Ben bunu kimseye söylememiştim tabii. Çünkü hem çizgi film izlemenin yasaklanmasını istemiyordum hem de konuşulanların belli bir mahremiyeti olmalıydı.

Hayal gücümün böylesine geniş olmasını çok seviyorum ama çoğu zaman zararı dokunmuştur ve korkutmuştur beni. Bugün halaa düşünürüm çizgi filmi aşağılayanlar acaba bir karesini bile çizebilirler mi diye. Ya da onu da geçtim, ne kadar zor bir şey olduğunun farkındalar mı acaba? Ben halaa izlerim ve çok büyük keyif alırım. Şimdi diyeceksiniz ki Aydede şarkısını duyunca böyle triplere giren bir çocuk, Casper'ı izlediğinde ne olmuştur... Bu konuda konuşmak istemiyorum...:)

Ama bizim çocukluğumuzda izlediğimiz çizgi filmler şimdikilere bin basar bunu söyleyebilirim. Keşke şimdiki çocuklar da bizim kadar şanslı olsa ve o muhteşem çizgi filmlerle büyüyebilse...

30 Ekim 2012 Salı

Babaanne Evi Kokusu...

Etrafımda "Nerde o eski bayramlar..." diye mırıldanan bir büyük bulamadığımda sessizce şöyle mırıldanırken buldum kendimi; "Nerde o eski bayramlar..."

İlkokula giderken ya da hadi sizi kırmıyayım ortaokul olsun, bir an önce büyümek için can atardım. Benden bir nesil büyüklerin akşam belli bir saatte kapı önünde muhabbet etmeye gitmesi bile sanki büyülü bir dünyaları varmış gibi çekici gelirdi. Sanırsın çok büyük bir gizemi barındıran çılgın bir parti... Çoğu insanın da böyle düşündüğüne eminim. Belki insanın doğası gereğidir eskiye özlem bilmiyorum ama eski dönemler nedense hep daha iyiymiş gibi geliyor.

Bayram ritüelleri var ailemin. o kadar değerliymiş ki bunlar, geçen gün kuzenimin bir yorumuyla fark ettim. Biz her bayram sabahı ailenin erkekleri bayram namazına giderken annem, babaannem sırtımızı sıvazlayarak bizleri yolcu eder. Gelenekmiş bu. Bu bayram eşim yolcu etti beni ilk defa. Biz döndüğümüzde babaannem lokmaları dökmüş, kahvaltıyı hazırlamış olur. Bu yaşıma kadar bir kere bile kendi evimizde bayram sabahı kahvaltı yaptığımızı hatırlamam. İyi ki de yapmamışız. Bambaşka bir atmosfer olur çünkü. Kalabalıkta her şey daha lezzetlidir ya...

Kuzenim de bu bayram bunları nasıl özlediğinden bahsetmiş. Ben yapabildim ama eskisi gibi değil yine de... Eskiden kimsenin başka işi olmuyor, kimse bayram sonrasına iş yetiştirmeye çalışmıyor hatta bayramda bile çalışmıyordu. Eskiden hepimiz aynı şehirde, zorlasan 1-2 mahalle uzaklıktaydık. Hele çocukken... Babaanne evindeki kahvaltıdan sonra çay eşliğinde dedenin ufak tefek anılarıyla harmanlanmış nasihatleri dinlenir, o yaşta bizi biraz da olsa sıkan bu muhabbetten kurtulunca kuzenlerle arka odada çeşitli oyunlar oynanırdı. Yastıkların ortasını çukurlaştırıp ata binmeyen yoktur sanırım?

Eve gelen misafirlerin yanında kıkırdaşmalar, evde daha fazla zapdedilemeyip sokağa dökülmeler ve kapı kapı dolaşıp bayram harçlığı yarışına girmeler... Toplanan harçlıklar sanırım en güvenilir banka olarak düşünüldüğünden mahallenin bakkalına yatırılırdı... Ya da öyle görünüyordu en azından...

Hele bir de kurban bayramıysa daha da atraksiyonlu... Sabah erkenden kurban kesme işini halledip aradan çıkarmak isteyen dedemin aceleci tavrı ailenin kadınlarını aradan çıkarırdı resmen. Bitmek bilmez leğen, sünger, bıçak istekleri... Bizim açımıza dönersek eğlence burda başlıyor. Biz o yaşta sanki çok güzel bir şeymiş gibi deli gibi bir merakla kesimi izlemeye çalışıyoruz. Annemler bunu engellemeye çalışıyor, Babamlar "erkek çocuk o bırak görsün, öğrensin" diyor. Biz balkonlardan sarkıp bir şeyler görmenin mücadelesini veriyoruz. Sonra karar açıklanıyor ve babamlara yardım ediyoruz. Ben ve kardeşim o kırılma noktasından sonra her bayram kesimin çeşitli safhalarında önemli görevler üstlendik. İyi oldu mu? Evet. Ama bazı açılardan hayır. Bence küçük bir çocuk için o görüntüler ağır. Her ne kadar dini bir gerek olarak görülse de o yaşta bir zihin için sadece vahşet ifade ediyor.

Halaa babaannemin evine girer girmez o babaanne evi kokusu, o rutubet çarpar burnuma... O kokuyla birlikte tüm anılar hücum eder, önce onlarla bayramlaşırız... Kuzenimle sözleştik. Seneye bir şekilde ayarlayıp tekrar çoluk çocuk birlikte geçiricez bayramı. Kahvaltı sofrası fotoğrafını oluşturacağız... Hem belki yastığa da bineriz...

28 Ekim 2012 Pazar

Benim Küçük Veronica'm...

Hayatımda iz bırakan ve belli bir süre kitlenmemi sağlayarak düşündüren nadir cümlelerden birine bir filmde rastlamıştım. Filmin adını hala hatırlayamamama rağmen o cümle ve sahne hiç bir zaman aklımdan çıkmadı;

"Eğer tam anlamıyla dibe vurduysanız, işler yalnızca iyiye gidebilir."

Tam anlamıyla dibe vurmak sayılmasa da kötü bir dönem hatta çok kötü bir an'da çaldı kapımı koca gözlüm... Benim küçük Veronica'm. En beklenmedik ve alakasız zamanda aklınıza gelen ve herkes dışında bir tek sizi heyecanlandıran bir fikir gibi. Yaşar Kurt'un "Ninni"'sinde söz ettiği gibi "Ormanda yürüyorduk... Masal kitapları gördük... Ağaçlara asılmış." kadar anlamlıydı sözcüklerimizin birbirine temas ettiği o an. Uzun süren baş ağrılarımı, yeni fikirlere gebe bir aklın doğum sancıları olarak görenlerdenim ben de. O gece Veronica doğdu. Benim küçük Veronica'm. Başımın ağrısı hafiflediğinde aralayabildim gözlerimi ve onu gördüm. Gözümün kamaşmasını söylediği sözlere yordum önceleri. Ancak bunların ağdalı birer sözcük değil de gerçek hisleri olduğunu anladığımda cebindeki güneş parçasını farkettim. Kendini yazarak anlatabilme ve bunu çok iyi kullanabilme karşılığında ormandaki büyücüye güneşten bir parça sözü vermişti. Fakat sözünü tutmuş olmasına karşın yine de bir parça kendine ayırmış ve büyücüden çalmıştı. Sözler büyülüdür. Sözlerin etkisidir büyü zannettiklerimiz. Yine bu etki değil miydi Veronica'nın büyücüden bir parça güneş çalmasını sağlayan? Yine aynı sözlerle çalmamış mıydı kalbimi? Ve kaçıp gitmemiş miydi beni yeni baş ağrılarına gebe bırakarak? Ve yine gitti kadınım. Yeniden. Hala hırsız, hala ona aitim, ve ona ait olacağım. Bundan şikayetçi değilim çünkü hırsız kadar çaldırandadır biraz da suç. Ve çünkü ben çağırmıştım onu baş ağrılarıyla. Ama bu son Veronica'm. Bu son. Artık baş ağrısı yok. Gidersen yine de, ben masal kitapları toplamaya devam edeceğim ağaçlardan. Hem de kalpsiz bir söz büyücüsü olarak.

Bir daha gitme.

Benim küçük Veronica'm.

23 Ekim 2012 Salı

29 Ekim'de Cumhuriyet'e Doğru Bir Adım

Hani diyoruz ya "biz farkında olmadan değişiyor her şey" diye... Hani rakı sofralarımızda önce ülkeyi, vakit kalırsa dünyayı kurtarırken "ülke çok kötüye gidiyor" başlığı altında toplanıyoruz ya?... Ben artık kesinlikle bazı şeylerin alttan alttan, hissettirilmeden değiştirilmeye çalışıldığına inanmıyorum. Belki hala bazı sofralarda 3. kadehten sonra her şey daha toz pembe görünüyor olabilir ama şuan siyah'ın en sinsi tonu'nu yaşıyoruz hep birlikte... Ama hala gözleri bu karanlığa alışamayıp göremeyenler mevcut sanırım.

Bu sabah gördüğüm haber beynimden vurdu beni. G3 mermisi gibi döndü durdu içerde ve iz kaldı. 29 Ekim'de yürüyüş yapmak Başkent'te yasak. Bu ne demek? Bu nasıl bir şey? Nasıl bir zihniyet Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ün sayesinde elde ettiğimiz Cumhuriyet Bayramımızı yürüyüşlerle, Çeşitli etkinliklerle kutlamamızı kısıtlamaya çalışır? Hangi zihniyet bundan rahatsız olur? Bu değerlere hiç bir saygısı olmayan, Bu "değerlerin" değerinin farkında olmayan, ülkeyi kendi emellri doğrultusunda cehalete ve karanlığa sürükleyen zihniyet rahatsız olur. Eskiden bu tarz değişimleri tepki toplamamak adına alttan alttan yapan bu örümcek kafalar baktılar ki meydan boş, baktılar ki bu toplum hiç bir şeye gerektiği gibi tepki göstermez, gösterse de yeni bir yarışma programı ya da dizi yayına girer ve unuturlar; demek ki o kadar da çekinmeye gerek yok diyerek tam güç verdiler motorlara...

Okullarda sabahları okuduğumuz andımız yasaklanmaya çalışıldı önce. Sınıflarda asılı duran Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK posterleri faşist bulunarak kaldırılmak istendi. Müfredattan ATATÜRK inkılapları çıkartıldı. Seçmeli Kur'an dersleri getirildi. Ama dikkat, "zorunlu seçmeli". Seneye "zorunlu"... 19 Mayıslar Stadyumlarda yapılmasın dendi sonra... Bunlar gerçekten bir gidişat ifade etmiyor mu gerçekten çok merak ediyorum. O kadar üzülüyorum ki Atamın emanetinin geldiği duruma...

Ve bugün...

Başkentte 29 Ekim yürüyüşü yasaklanıyor, İstanbul'da da her yıl yapılan "Cumhuriyete Bağlılık Yürüyüşü" için Kadıköy Belediyesi Bayrak süslemesi yapmak istediğinden Büyükşehir Belediyesiyle gerginlik yaşanıyor. Sebep? Bayraklarla süslemek istediği için. Bunların hepsi BAHANE! Bildiğin teker teker Cumhuriyet'e ait tüm değerleri yok etmeye çalışıyorlar. Ama ne olacak? 2 gün. Sadece 2 gün yankılanacak ve sonra Kuzey Güney yada O Ses Türkiye konuşulacak... 2012 Bütçesinden 3 milyar 891 milyon alan Diyanet işlerine 2014 için 4 milyar 604 milyon kaynak ayrılmış! Nasıl? Süper di mi? E ama adamlar da haklı canım... O kadar yeni imam geliyor... Aç mı kalsın adamlar?

Sözün özü; Bu yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramında Katılacağınız yürüyüşlerde atacağınız her adım Cumhuriyete doğru atılmış, atılacak bir adımdır. Herkesin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını şimdiden kutlarım.

18 Ekim 2012 Perşembe

Malesef Normal...

(Yazıyı okurken dinlenilebilecek şarkı önerisi: Duman - Dibine Kadar)

Bir insan bu kadar şanssız olabilir mi? Ya da bir nesil? Çünkü komple bir neslin benim gibi düşündüğüne inanıyorum artık. Biz şanssızız. Bizden sonrakileri zaten konuşmayalım. Üzülelim sadece. Dünyaya gelinebilecek en kötü zamanda gelmedik mi? Bırakın teknolojiyi falan bir kenara hocam... Yaşanılabilirliğe, saygıya bakın.


Evet eski zamanlarda da buna benzer ortamlar yok muydu? tabii ki vardı ama en azından parmakla sayılıyordu. O da var böyle şeyler de diyebilmek için. Ben halaa anlayamıyorum gerçekten. Ülke, ortam bu kadar boka sarmışken nasıl halaa sineye çekiliyor her şey ya da nasıl halaa görmezden gelebiliyor insanlar? Durum tam anlamıyla BOK! Bir yerde bir sorun mu var? "O tarafa bakmazsak o sorunu da görmemiş oluruz ve dolayısıyla bu durumdan sorumlu olmayız" anlayışı tüm millete yayılmış durumda hocam hayırlı olsun. Dün metroda trenin gelmesini bekliyoruz örneğin. Duvardaki ekranda güncel haberler veriliyor. Hakkari de 2 askerimizin şehit olduğu haberi çıktı ve etrafımda ki insanlar bir an bile muhabbetlerini kesmeden devam ettiler geyiklerine. bu haberi okurken hem de. Tepki gösterenlerin durumuysa daha vahim... "bugün 2 şehit varmış.." Nasıl ya? Alıştın mı? Bu nasıl bir tepkidir? Nasıl bi normalleştirmedir? Ben gerçekten o kadar iğreniyorum ki şuan bu dönemden... Bir 100 yıl erken doğmayı bile tercih ederdim.

6 tane öğretmenimiz daha kaçırıldı bugün? Adama bunu söylüyorum, bana verdiği cevap;
"Ama bırakılmışlar 1 saat sonra." Ha sorun yok yani ozaman? Bu mu? Senin beynini... Orospu çocukları ellerini kollarını sallaya sallaya okula gelip, işçi pazarından seçer gibi sen gel sen gel öğretmenleri kaçırıyorlar! Sen nasıl bir ülkesin ya? Buna nasıl göz yumabiliyorsun? Bu nasıl olabiliyor ya? Sonra? 1 saat sonra bırakıyorlar öğretmenleri. "Bakın biz istediğimiz an sizi böyle dağa kaldırabiliriz işte" mesajını vererek. Ardından gelen haber;

"Bölgede geniş çaplı operasyon başlatıldı." Noldu yüreklerimize su serpildi di mi?

Kimse kusura bakmıycak o kadar iyi biliyorum ki o haberleri. Siirtte askerlik yaparken gördüm ben askerimize verilen değeri. Bugün litresi 5 lira olan benzine endeksli askerimize ölçülen biçilen değer. Çatışma çıkan bir karakoldaki asker sayısına göre destek helikopter kaldırılıyor, çok yakıyor çünkü! Akşamları dizileri izlerken salyaları akanlar o salyalarda boğulursunuz inşallah! Böyle bir medya, Böyle bir otosansür olmaz olsun! Girin mesela hürriyetin sayfasına hala gangnam style... Hem de trilyon tane versiyonuyla! Yok di mi başka sorunumuz, işimiz gücümüz? Az önce paylaşmış biri, cicişler denilen gerizekalılar "tangam style" gibi kendilerine gayet yakışan bir versiyonuyla gündemi yakalamaya çalışmışlar. Yok Atilla Taş'ı yok Doğuş'u... Hemen taklidini yapın geç kalmayın...Bu kadar ucuz işte artık. Ahlaktan mı bahsettiniz pardon?

 Böyle eleştirince de tek savunmaları, "Ülkede böyle sorunlar var diye eğlenceli şeyler olmasın mı?" Ulan sen abuk sabuk o eğlence dediğin zırvalıkla kendini tatmin etmekten başka bir şey yapmıyorsun ki? Ne sorunlarla ilgilenmen adam gibi... Ne eğlence anlayışın... Ekrana çıkıp götünü açmanın çağın gereği olarak görüldüğü bir dönemin, kimse kusura bakmasın içine edeyim ben! Uzaydan atlasın elin adamı sen "dur buna da bi kulp bulayım diye kıçını yırt, dalga geçmeye, eleştirmeye çalış! Ulan sen hala başörtüsüyle, kılla, tüyle uğraşıyorsun... Sen halaa saçma sapan dini sömürülerden beynini temizleyememişsin, kalkmış uzanamadığın ciğerle billur geçmeye çalışıyorsun... Sen o klasmanda bile değilsin!

2 tane orospu çocuğunun, devletin öğretmenini dağa kaldırmasının normal karşılanmayacağı bir dönemde yaşayabilme umudunu taşıyan herkese sevgiler & saygılar...